Ana Sayfa BERHAVAKİTAP Yunus Develi Romanlarına Bir Bakış
BERHAVAKİTAP

Yunus Develi Romanlarına Bir Bakış

Paylaş

Yunus Develi, neredeyse kırk yıldır öykü, günlük, deneme ve nihayet romanlarıyla anlam yüklü bir yazma eylemi inşa etmek ister gibidir. İnsanlığı kurtaracak olan reçetenin bir gün daktilonun tuşlarından döküleceğine olan umut bu eylemi besler. Fakat hayal kırıklıkları, yokluklar, yoksulluklar da vardır.

Militan Kahvesi yazarın ilk romanı. Şişe dibi gibi kalın gözlükleri, sarı seyrek saçlarıyla Aydın’ın taşradan İstanbul’a, Adana otogarından Valide Atik’e uzanan hikâyesi. 

Yunus Develi, peş peşe yayımladığı iki romanıyla yaklaşık otuz yılın muhasebesini yapar. Çocukluğundan olgunluk yıllarına kadar geçen zamanı kayıt altına alır. Tarih düşülse de bir günlük değildir; isimlerin çoğu gerçektir fakat olayların gerçekliği hakkında kesin bir yargıya varamayız çünkü bir hatırat da değildir. Muhtemeldir ki yazar kurmacanın perdesinden de yararlanmak istemiştir.

Hüseyin Ahmet Çelik

Yunus Develi, neredeyse kırk yıldır öykü, günlük, deneme ve nihayet romanlarıyla anlam yüklü bir yazma eylemi inşa etmek ister gibidir. İnsanlığı kurtaracak olan reçetenin bir gün daktilonun tuşlarından döküleceğine olan umut bu eylemi besler. Fakat hayal kırıklıkları, yokluklar, yoksulluklar da vardır.

1985’te yayın hayatına başlayan İkindiyazıları’nda,ertesi yıldan itibaren günlük ve öyküleriyle yer alır. Recep Garip’in yönetiminde çıkan Yeni Sıla’nın emektarlarındandır. Nisan 1991’de son sayısını çıkaran Yeni Sıla’da öykülerin yanı sıra denemeler de kaleme alır.

İkindiyazıları, Mavera, Yeni Sıla ve Heceöykü dergilerinde yer alan öykülerin kitaplaşması uzun sürer, 2004 yılında çıkan Gece Dansları’nı yine uzun bir bekleyişin ardından Kumercin ve Frenk Havaları takip eder. Perde ve İkinci Perde kitaplarında ise daima denenen ama çoğunda isabet edilemeyeni yapar. Yunus Develi, peygamber kıssalarını paranteze alarak yaratılışı ve insanlık tarihini hikâyeleştirir. Hikâyesi olmak demek, var olmak demektir fikrine yaslanan Perde’de, renkli ve dinamik bir dille şeytana da konuşma fırsatı verilir, Kabil’e de. Tufanı suyun, yaratılışı toprağın, Adem’i meleklerin ağzından dinlediğimiz hikâyeler, literatürde benzerine rastladığımız bir tarzın -ya da niyetin- başarılı son örneklerinden biri olarak kayıtlara geçer.

Yunus Develi’nin uzun yıllar masasında yer tutan ve yakın zamanda okurla buluşan romanları ise “küçük dereceli bir memurun hikâyesi”dir aslında. Küçük dereceli memurlar, dünyanın her yerinde aynıdır. Sizi Dostoyevski’nin ya da Orhan Kemal’in kayıt altına alması sonucu değiştirmez. Derdiniz gününüz hayatla ve insanlarla boğuşmaktır. Yunus Develi’nin romanlarında da olduğu gibi. Zordur fakat yine yaşama anlam katmalı; baş belasıdır fakat yine de insandan umut kesmemeli. Ve Tanrı… “Kaybetmeye alış canım. Hayat, hep kaybedilen bir oyundur çünkü. Unutma, tek kazananı Tanrı’dır bu oyunun. Yaratır kazanır, öldürür yine kazanır.”

Militan Kahvesi yazarın ilk romanı. Şişe dibi gibi kalın gözlükleri, sarı seyrek saçlarıyla Aydın’ın taşradan İstanbul’a, Adana otogarından Valide Atik’e uzanan hikâyesi. 

1976 ile 1980 yılları arasında Yüksek İslam Enstitüsü’nde okuyan Aydın, roman yazmak istemektedir fakat kendini bir mücadelenin ortasında bulur. Roman boyunca, Müslüman grupların çelişkileri ile Aydın’ın bocalamaları aynı çizgi üzerinde ilerler. 12 Eylül sağanağının öncesinde İstanbul’daki parçalı bulutlu gökyüzünün de resmini çizer Yunus Develi, Militan Kahvesi’nde. Odak noktası ilahiyat çevresi ve İslamcı fraksiyonlardır. İsimler, kurumlar, hadiseler “gerçek yaşamdan alınmış” bir hikâyenin satır aralarında olduğumuzu hissettirir çoğu zaman. Bu yönüyle de Militan Kahvesi’ni otobiyografik romanlar arasında anmak daha doğru olabilir. Gerçi kim yazmış da kendini yazmamıştır ki.

Valide Atik’te bir yurtta kalan Aydın için militan olmak bir ideal, roman yazmak bir hayaldir. Okula gidip gelir, sınavlara girer çıkar, dostluklar filizlenir. İnsanları, fikirleri, teşkilatları yakından tanıma fırsatı bulur. Zaman geçtikçe ilişkilerdeki sığlığı, fikirlerdeki tutarsızlığı fark eder. Sakal bırakır, parka giyer, Valide Atik’teki yurdu işgal etmeye kalkışanlarla amansız bir mücadeleye girişir. Olmak istediği kişi ile olduğu kişi arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışır. Enstitüdeki dersleri boşlar zamanla. Adana’yı, şalgamı, kebabı, mahluta çorbasını özler. Yurdun çatısına çıkıp Selamsız’dan kabaran çingene müziklerini dinlerken İstanbul’u seyretmek ve Salacak’ta yürüyüşe çıkmak vazgeçilmezleri arasındadır. Aydın’ın hassas mizacı, insanlığı kurtarma derdi ve edebiyat tutkusu, ideolojik kamplaşmaların gölgesinde kalır.

80 öncesi İstanbul’un, aslında Türkiye’nin bir hülasasıdır Militan Kahvesi. İlahiyat camiası ve İslamî hareketlere içerden bir bakıştır. Bugün hâlâ nüfuz sahibi kişi ve kurumların tarihine yolculuktur. Otobiyografik roman demiştik, aynı zamanda belgesel romandır. Fakat Militan Kahvesi nihayetinde Aydın’ın idealleriyle hayallerinin çatışmasını, hayatının bir evresini olgunlaşma ve hayatın sillesini yeme penceresinden izlediğimiz bir bildungsromandır.

Militan Kahvesi’ni okurken kuşkuya kapılırız. Okumakta olduğumuz roman, Aydın’ın başından geçenler mi yoksa yazdıkları mıdır? Ne de olsa Aydın hep yazar olmak istemektedir. Bize bir oyun oynamış olmasın! Kuşkumuzu haklı çıkaran hususlar da yok değil. Biri de şu: “Belki de edebiyat tarihinde ilk kez iki roman kahramanı bir araya gelip hem yazarı hem de kahramanı oldukları bir roman üzerine konuşuyorlardı.”

Akşam Yazıları ise Militan Kahvesi’nin öncesine ve sonrasına ışık tutar. Aydın’ın çocukluğu ile mezun olup İstanbul’dan ayrılışından sonra yaşananlar anlatılır. Militan Kahvesi’nde tanık olduğumuz olaylara atıfta bulunulur, Aydın’ın arkadaşlarından bahis açılır, Atik Valide yad edilir. Bu yönüyle Akşam Yazıları, kronolojik olarak bazen geriye gitse de Militan Kahvesi’nin devamı niteliğindedir.

Çocukluk, çok önemlidir Akşam Yazıları’nda. Okul hatıraları, mahalle arkadaşlıkları, ortaokuldayken İstanbul’a yapılan yolculuk… Daktilonun başına geçen “yazar”, çocukluğundan daima saygıyla bahseder: “Çocukluğumun büyük hatırı vardır bende. Onu incitemem.” Yunus Develi’nin öykülerinde de romanlarında da incinmiş bir çocuk, hep vardır oysa. Her şeye rağmen razıdır o yıllardan.

Akşam Yazıları, uzun bir ândan ya da birbirine eklenmiş çokça ânlardan oluşuyor. Tarihler ve üç nokta. Saatler ve boşluk. Daktilo başında geçen zamanın da dışında kalan ne varsa sorguya çekiliyor âdeta. Ya tanık ya sanık… Hayat “daktilonun başında ve dışında” diye ikiye ayrılır sanki: “Yine savaş alanındayım. Çünkü bu bir savaş oyunu! Bu buz gibi odaya, birkaç kat giysiyle ve her gün benzer tereddütlerle gelip kimi zaman dakikalarca kimi zaman saatlerce kalıp gidiyorum. Ya iki satır yazabiliyorum ya da terk bir sözcük bile yazamadan, perişan bir halde odayı terk ediyorum. Diğer odaya geçince eş oluyorum, baba oluyorum. Bu odaya gelince tuhaf oluyorum.”

Üç bölümden meydana gelir Akşam Yazıları. İlk bölümde Adana’da geçirilen çocukluk ağır basar. Ocak 1989’da düşülen bir notla bölüm biter. İkinci bölümde 1980’e geri döneriz, Kurşunlu yıllarına; yaş yirmi iki. Memuriyetin ilk günleri sancılı geçer, medcezir hâlindedir çiçeği burnunda öğretmen, Adana’ya dönmek ister, İstanbul ise bir hatıra kadar uzaktadır… Üçüncü bölüm, Kurşunlu’ya veda edişle başlar. 1990’lara geçilir: “Neyse, büyümüş sonra. Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. İşler de karışmış böylece. Hayattan iyi sesler gelmiyormuş. Ne yapsın, o da akşamları odasına çekilir, oyunlar oynarmış kendince. Türlü hayaller kurarmış. Devlet kurarmış. Bir de “tık tık” diye sesler gelirmiş odasından. Komşuları, akşamları ve bazen de kimi gece yarıları duyarlarmış bu sesler.

“Parasızlık, tartışmasız gerçek”tir. Her şeyin ateş pahası olduğu günler… Palto almak hatta dostlara telefon açmak için enflasyonun düşmesini beklemek… Denizli Mahallesi, Yeni Cami, portakal bahçeleri…  Nedim Ali Zengin, Kâmil Aydoğan, Recep Garip, Duran Boz ile tanışmalar, mektuplaşmalar, İkindiyazıları, Yeni Sıla… Okuma notları: Tutunamayanlar, Satranç Dersleri, Gülün Adı, Sanat Nedir, Derviş ve Ölüm, Jurnal II, Bir Yazarın Notları I-II, Arka Kapak Yazıları…

Akşam Yazıları’nda eşyalar ve mefhumlar yeni anlamlar yüklenirler. Soba ve palto bir ihtiyaç nesnesi olmaktan çıkıp 80’li, 90’li yıllarda yaşamanın ne olduğuna dair imgelere dönüşür. Daktilo, yaşam ünitesidir; yazmak, düşünme biçimidir.

Militan Kahvesi bir tanışma ise Akşam Yazıları bir yüzleşme romanı. Kendisiyle, hayatla, Tanrı’yla. Militan Kahvesi İstanbul’da geçer; Adana, buğulu bir camın ardından görülen bir surettir. Akşam Yazıları ise Adana’da, iki katlı bir evde geçer çoğunlukla, İstanbul bir hatıraşehirdir. Militan Kahvesi 1976-80 arası İstanbul’una dairse Militan Kahvesi 70’lerin başından 90’ların sonuna kadar geçen yılların Adana, Kurşunlu ve Maraş’ına dairdir.

Yunus Develi, peş peşe yayımladığı iki romanıyla yaklaşık otuz yılın muhasebesini yapar. Çocukluğundan olgunluk yıllarına kadar geçen zamanı kayıt altına alır. Tarih düşülse de bir günlük değildir; isimlerin çoğu gerçektir fakat olayların gerçekliği hakkında kesin bir yargıya varamayız çünkü bir hatırat da değildir. Muhtemeldir ki yazar kurmacanın perdesinden de yararlanmak istemiştir. Bununla birlikte bahsi geçen romanlar, Yunus Develi’nin kişisel tarihine ve yazarlık serüvenine ışık tuttuğu gibi çeyrek yüzyıldan fazla bir zaman diliminde Türkiye’de ve dünyada yaşanan hadiseler hakkında da fikir verir. İran Devrimi’nin yansımaları, 12 Eylül’ün ayak sesleri, Bosna’nın işgali, Afrika’da patlak veren siyasi karışıklıklar bunlardan birkaçı. Ayrıca taşrada edebiyatla meşgul olmak, dergi çıkarmak, her şeye rağmen okumayı ve yazmayı sürdürmek bilhassa Akşam Yazıları’na derinden derine sızmıştır. 

Bu yazı, Yitik Söz dergisinin Aralık-Ocak 2021-2022 tarihli 8. sayısında yer almıştır.
https://kahramanmaras.bel.tr/e-dergi/yitik-soz-8-sayi

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi? Sandor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”