Ana Sayfa SÖYLEŞİ Ayasofya Dergisi Öykü Soruşturması
SÖYLEŞİ

Ayasofya Dergisi Öykü Soruşturması

Paylaş

Öykünün Ahvali

Soruşturma: Recep Terler

Öykü, Türkiye’ye nasıl bakıyor, günümüz öyküsünde Türkiye’nin yeri nedir?

“Türkiye’nin yeri” siyaseten tam manasıyla belirlenemeden edebiyat o yeri bulmakta tereddüt edecektir. Doğu ile Batı arasına sıkışmış bir Türkiye’nin yerini tayin etmek, edebiyatın üstesinden gelemeyeceği bir şey değildir belki fakat bu sefer de estetiği ihmal etmekle karşı karşıya gelecektir. Bu noktada kadim tartışma devreye giriyor. Edebiyatta mesele olur mu? Bence olur. Öykü, Türkiye’ye dair bir şeyler söyleyecek sıhhate ulaşmış bir türdür artık. Meselemizi konu edinecek olgunluğa ve söz söyleme salahiyetine erişmiştir bir bakıma fakat mesela Ayasofya’ya dair bir öykümüz var mı? Bu sorunun cevabı ile “günümüz öyküsünde Türkiye’nin yeri nedir” sorusunun cevabı ikiz kardeş gibidir.

Son dönemde dergilerde öykü, yayınevlerinde öykü kitabı nicelik ve nitelik olarak öne çıkıyor. Son dönemde çıkan öykü dergileri yahut öykücülerin çıkarmış olduğu dergileri görüyoruz. Bu dergiler de kendilerine iyi bir okur kitlesi bulmuş görünüyor. Ne düşünüyorsunuz?

Öykü dergilerinin ve kitaplarının hem kemiyet hem keyfiyet bakımından öne çıkması, sevindirici olduğu kadar işaret olma özelliği de taşıyor. Nedir bu işaret? Yukarıda da dile getirmeye çalıştık. Türk öyküsü, kavram tartışmalarını bir kenara bırakıp usta isimleri ve zirve eserleri himaye eden bir tür olmuştur.  Bu bir fırsattır bana göre. Bu gücü arkasına alan öykü/öykücü derdimize derman olacak bir şeyler söyleyebilir. Yoksa sayıların ne önemi var? İstatistiğin hangi yaraya şifası olabilir. Biçim ve teknik bakımından zengin ve doyurucu bir öykü ortamı var. Yitiğimizi aramak, neyi kaybettiğimizi hatırlamak için öykü alnacında buluşabiliriz.

Günümüz öyküsü hacim olarak ‘kısa öykü’ye mi evriliyor? Ne düşünüyorsunuz?

Kısa öykü bir imkân. Bir tercih. Şule Gürbüz, Ömer Faruk Dönmez, Mustafa Çiftçi gibi nispeten uzun öyküler yazan isimler de var. Fakat dergilerde var olmanın bir gereği, öyküyü kısa tutmak. Poe’nun “tek etki” yaklaşımı; günümüzün hıza ayarlı dünyası, tasvir ve olay örgüsünün geri çekilişi, dergilerin sayfa sıkıntısı ve modern bireyin zaman yoksulluğu ile buluşunca ortaya kaçınılmaz olarak kısa öyküler çıkıyor.  “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” diyordu Gülten Akın, anmış olayım. Bununla birlikte iyi öykünün ölçütü, uzunluk ya da kısalık mıdır, bu apayrı bir tartışma.  Fakat ben “novella” olarak anılan öykü tarzının da bir kapı aralayacağına inanıyorum.   

Gelecek yıllar için Türk ve dünya edebiyatında öykünün, diğer edebi sanat disiplinleri arasındaki seyrini nasıl öngörüyorsunuz?

“Fotoğraf, mürekkebi güneş olan yazıdır.” diyen Ömer Lekesiz, fotoğrafı sadece sanatın değil edebiyatın da bir parçası olarak gördüğünü dile getiriyor. Zaman ve insan arasındaki ilişki öyle acayip bir hâl aldı ki geleceğe dair konuşmak neredeyse imkânsız fakat ben öykünün -ve diğer türlerin- görsel öğelerle daha sıkı bir bağ kurarak yeni bir biçim kazanacağını düşünüyorum. Deneme, öykü, şiir gibi metinlerin sınırlarının silikleştiğini, birbirlerinin sınırlarını ihlal ettiğini konuşuyorduk. Şimdi bu çerçevesi belirsiz coğrafyaya bir de görsel öğeler girdi. Kısa öykünün bilhassa görmeye/izlemeye dayalı bazı sanat dallarıyla etkileşime gireceğini, bir şeyler alıp vereceğini tahmin ediyorum. Daha doğrusu bu başladı, artarak devam edeceğini ve yeni bir tür doğurabileceğini ifade etmeye çalışıyorum.

Bu soruşturma, Ayasofya Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2018 tarihli 24. sayısında yer almıştır.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Mehmet’e Mektup” – Ömer Sürçilisan

Say ki sana bu mektubu, çehresi hiç açılmamış gelinin utangaçlığıyla, -sulandırma lan- burnunun sızısıyla karnının ağrısını dedesinden emanet alan gariban bir adamın baktığı...

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi...

SÖYLEŞİ

M. Fatih Kutlubay ile “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Üzerine

berhava söyleşi “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına...

SÖYLEŞİ

Bozdünya Üzerine – Hece Öykü

Hüseyin Ahmet Çelik ile Bozdünya Üzerine “İnsanın, hayatın ve eşyanın hem kendisi...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”