
Ben nihai ürün derdinde değilim ki, ben yazmanın kendisini “su” gibi seviyorum.
- Yirmi yıla yakın bir zaman önce, adınızı bir kitap kapağında ilk kez gördünüz. Hemen her yıl bir kitapla çıktınız okurun karşısına. Masanızda yayımlanmayı bekleyen dosyaların var olduğunu tahmin etmek zor değil. Yazma disiplini mi, ritmi mi? Yazmayı sürdürmek bir problem oldu mu sizin için hiç?
Göründüğü kadar net bir mesele değil aslında bu. İlk kitabımın yayımlanışı 2006, şu an 15 kitabım var, 18 yılda 15 kitap gibi görünüyor. Ama ilk kitabım 1998 yılında yazılıp bitmiş ve yayınevlerini gezmeye başlamıştı. 2006 yılında ilk kitabım yayımlandığında öykülerin dışında yazılmış iki romanım vardı. Böyle bakınca 26 yılda 15 kitap oluyor. Yazma disiplini desem, çalışma, çaba, emek desem uygun olur, kimse garipsemez. Ama aslında değil. Mesela insanlar yürür. Bazı insanlar ise yürümeye fırsat bulamadıkları için yürüyüş yapar. Yürümenin yerini tutsun diye yapılan bir şeydir, yürüyüş yapmak. Yazma disiplini, ritmi, emeği, çabası adına ne dersem diyeyim, yürüyüş yapmak gibi bir şey olur. Ama ben doğal olarak “yürüyorum”. Yani yazma disiplinine sahibim ama bu disiplini ben geliştirmedim. Emek veriyorum ama “başka bir şey yapasım var ama bunu yapmam lazım o halde emek vereyim” demiyorum. Benim yaptığım da, yapabildiğim de, yapmak istediğim de daha güzel, daha önemli, daha iyi bir şey yok. Dolayısıyla ben yazıyorum sadece.
Şimdi böyle deyince tuhaf oluyor tabii, bazı insanlar var, dünyada yapılacak başka bir çok şey varken, oturup yazmak onlara haricen çaba gerektiren bir şey olabilir. Ama ben öyle değilim. Misal geçenlerde yapay zekanın roman yazması türünden şeyler konuşuluyordu. Benim de bir şeyler söylemem icap etti doğal olarak. Ben hiç denemedim, komut vermeyi, yapay zekayla çalışmayı. Hiç merak da etmedim, dedim. Neden? Çünkü yapay zekanın roman yazması nihai ürünle alakalı bir şey. Ben nihai ürün derdinde değilim ki, ben yazmanın kendisini “su” gibi seviyorum. Bundan daha önemsediğim bir şey yok. Mesela yapay zeka nedeniyle bana ihtiyaç kalmayacak diyelim. Birilerinin ihtiyacı diye yazmıyorum ki, bu benim kendi ihtiyacım. Bu mesele edebiyatın nereye gittiği, yaratıcı zekanın boyutları gibi bir sürü katman halinde düşünülmesi gereken bir şey, yanlış anlaşılmasın, ben bunlara kafa yoruyorum zaten, bu öykülerim de böyle bir dünyanın ürünü zaten. Yazma saiki açısından söylüyorum bunları. Yani fıtrat farkı diyeyim; ışınlanma icad edilirse ben Marmaris’e tatile yine arabayla giderim 12 saatte. Yolun kendisini seviyorum çünkü.
- İlk öykü kitabınız vesilesiyle gerçekleşen bir söyleşide verdiğiniz bir cevabı, son öykü kitabınız dolayısıyla hatırlatmak isterim: “Ben yazarken tek emin olduğum şey bu; yazdığım roman ya da öykü bende şimdilik ve geçici olarak bir ağrıyı dindirecek, aynı şekilde hayata benim gibi bakan benim dışımdaki birkaç adamın da ağrısına iyi gelecek.” Hâlâ öyle mi?
Zaman zaman insanın kafası karışabiliyor. İnsan zaman zaman yolunu kaybedebiliyor. Hayat çünkü biraz öyle bir şey, kafa karıştıran, kandıran, oyalayan, çeken ya da bazen iten bir şey. Ben de doğal olarak çokça sürükleniyorum, yanılıyorum, yanlış yollara sapıyorum. Ama insanın muhakkak bir pusulası vardır. Hayatta, inançtır pusula, dindir, ideolojidir, ahlaktır elbette. Ama her eylem için de bir pusulası vardır aklı başında her insanın. Yaptığım şeyi neden yapıyorum? Benim için eylem yazmaksa pusulam da soruda bahsettiğiniz şey. Okurken aldığım şeyi yazarken vermek istiyorum. Okur ilgisi, bazı kitaplarımın çok satması, sosyal medya, televizyonlar, programlar, teklifler, yani aslında alkışlar ne zaman kafamı karıştırsa ve bilmediğim bir sokakta bulsam kendimi, pusulama bakıyorum ve asli işimi hatırlıyorum. Ağrı kelimesi de çok boyutlu bu arada tabii. Her şeyi romantik bir biçimde acı ile, acıyı da varoluşsal bir şekilde anlamaya meyyal değilim. Öyle tahta, metal, taş bir şey değil bu. Uzağına düştüğümüz şeyi yakında bulma hadisesi.
- İnsanın yalnızlığını, sâfiyetini, iç yolculuğunu merkeze alan roman ve öyküler yazdınız. Fakat Makrokozmos Öyküleri’nde dünyayı eldeğmemiş bir mekân olmaktan çıkaran insanın doyumsuz ve kıyıcı yüzüyle çokça karşılaşıyoruz. Zaman içinde insana bakışınızda bir değişiklik oldu mu?
Elbette oldu ama bu türden değişimleri bir tekamülmüş gibi sunmak anlamlı değil. Artık insanları daha iyi anlıyorum cümlesi, artık dünyayı daha iyi anlıyorum, artık hayatı daha iyi anlıyorum cümlesi, bunlar kişinin olgunluğuyla alakalı süreçleri yansıtabilir ve doğaldır. Ama bir yazarın başka bir pencereden bakmasını gelişme olarak görmek, önceki pencerelerine haksızlık olur. Çok bilmek zorunda değilim, gençken başka bir pencereden bakarak anlattığım hikayeler çok değerli, orta yaşlı bir yazar olarak genç halimden daha çok şey biliyor olabilirim, ama genç halime göre pek çok şeyi unutmuş da olabilirim. Birazı tutku, birazı bilgi, birazı yetenekse muhakkak oranları farklıdır, yaş ilerledikçe bu oranlar değişir. Peki değişir de, gelişir mi? Bilemiyorum. Yani bu öyküleri bakışımın değişmesi olarak görme taraftarı değilim, beni rahatsız eden şeylerden sırayla bahsediyorum, sıra buna geldi demek mümkün. Öte yandan Deli Gömleği kitabımı çok severim, ama o kitaptaki gibi yirmi öykü daha yazarak öyle bir öykü kitabım daha olsun diye düşünmedim hiç. O bir şarkıydı, söyledim bitti. Şimdi hikaye başka. Ne mi demeye çalışıyorum; evet insana bakışım değişiyor elbette ama bu öykülerin sebebi değişime kulak kesilmem, onun beni götürdüğü yer değil. Hayatın tam da böyle olması. Bu öyküleri yazdım çünkü hayat acayip derecede böyle ve ben bu hayatı yaşıyorum.
- Hermann Hesse’nin Masallar’ını hatırladım öykülerinizi okurken. Hesse, yetişkinler için yazmıştı masallarını birinci dünya savaşından sonra. Zaman, mekân ve gerçeklik unsurlarını ele alma tarzınıza dikkat edersek öykülerinizde bir masal rayihası da yok değil. Makrokozmos Öyküleri’nin “büyüklere masallar” niyetiyle okunmasına bir itirazınız olur mu?
Masalları hafifseyenlerden olmadığınız ve olmadığımız için kesinlikle okunabilir diye cevap vermem gerekiyor. Çok hakiki meseleler bu öykülerdeki meseleler, ama masallar da çok hakiki meseleler hakkındadır zaten, cevheri, özü kaçırırsak eğlencelik bir şey kalır elimizde. Bu da masalın değil bizim eksikliğimiz olur. Chesterton diyordu galiba; masallar çocuklara canavarların var olduğunu öğretmez, çocuklar canavarların var olduğunu zaten bilir, masallar çocuklara canavarların yenilebileceğini öğretir.
Buna rağmen işimiz sadece anlam değil, bir form da gözetiyoruz ki, roman, öykü yazıyoruz. O halde, bu metinlerin öykü olarak okunmasını arzu ederim, masal değil. Masalın vaadi ne denli yüksek olursa olsun, öykü, yazarının tercihleri ile çatılan biçimi itibarıyla kendine has bir duyuşu ve görüşü de teklif eder. Bu öykülerle benim yapmaya çalıştığım da biraz bu; bir duyuş ve görüş önerisi. Sadece hikayeye bakma, toplumların, insanların hep olagelen bu akıl yürütme biçimini gör teklifi. Bu akıl yürütme biçimi kıyıcılık içeriyor. Biz kıyıcılıktan mı bahsedeceğiz, akıl yürütme biçiminden mi. Ben bu öykülerde akıl yürütme biçiminden bahsetmek istedim. Çünkü kıyım ve yıkım sonuç. Hikayelerin sonunda hep insanın yine ve yine başladığı yere dönmesi, ya da başladığı yerden bile daha kötü bir yere dönmesi değil mesele, oraya doğru gidilecek yoldaki ilk tercih ve ilk akıl yürütme. Bulduğu ilk çözüm, aklına gelen ilk çare yıkıma götürüyor. Çünkü bu akıl yürütme biçimi, bu deva bulma biçimi, bu medeni olma, gelişme biçimi sorunlu.
- Yapay zekâ, metaverse, artırılmış gerçeklik gibi sanal dünyaya ait kavramların; göçmenlik, konut krizi, karbon ayak izi gibi sosyopolitik ve ekonomik meselelerin örtülü bir biçimde ele alındığını görüyoruz Makrokozmos Öyküleri’nde. Bilim insanlarının, politikacıların, hatta son zamanlarda hukukçuların ilgilendiği bu alanlar hakkında sanatçıların tutumu önem taşıyor bana kalırsa. Sizi güncel yanı ağır basan bu “dil”e çeken ne oldu?
Çepeçevre etrafımın bununla çevrili olması. Hayatın bu olması. Hatta bir sürü yazarın bu konularda hiçbir şey yazmaması da bana tuhaf geliyor. Bazı sohbetlerde buna değindiğim zaman ben bilimkurgu yazmıyorum diyenler de oluyor mesela. Ben de bilimkurgu yazmıyorum. Yapay zeka, karbon ayak izi, bunlar şu anın meseleleri. İneklerin bağırsak gazının dünyayı öldürdüğünden bahsediyor birtakım insanlar son derece bilimden devşirilen ciddiyetle. Yüz yirmi altı katlı ve sadece ısıtma ve soğutma enerjisi bir şehri besleyebilecek binalarda yaptıkları çalışmalarla. Korkunç derecede tuhaf ve komik bu durum hayatımızın merkezinde şu an. Ama bu merkez öte yandan savaşların, her anlamdaki, her boyutuyla süren savaşların, bu düşüncenin arz edildiği yerler tarafından finanse edildiği bir merkez. Bu merkezde bunlara şahit olan ya da maruz kalan biz de varız. Yani aslında her hikayeyi nasıl duyup yazıyorsam bu hikayeleri de benzer şekilde duyup, kafamda normalleştiremeyip, öyle olunca zehre dönüştürüp, sonra da beni öldürmesin diye dışarı atmak istedim.

- Dünyayı en bâkir, insanı en yalın hâliyle çizmeyi tercih etmişsiniz. Teknikle buluşan ve gücü keşfeden insanın yaşadığı metamorfoz, öykülerin hareket noktasını işaret ediyor. İnsanın ve dünyanın özlem duyduğunuz bir yanı var mı?
Var ama bundan bahsetmek aşırı romantik bir duruma düşürür beni. Hikayeden muradım neyse elbette bunu söyleyebilirim, bu benim çabamı da anlamlı kıldığından biraz iddia ve ciddiyet içerir. Ama sorduğunuz şey çok masum; insanın ve dünyanın özlem duyduğum yanı. Hayır bunu söyleyemem. Ne diyeyim, çocuklar ölmesin, insanlar kavga etmesin, savaşlar sona ersin, bak çok saçma oluyor. Ama bunları istiyorum, sen istemiyor musun, özlemiyor musun ruhuna vaadedilen cenneti, onun bir iz düşümünü dünyada görme özlemi duymuyor musun? Makul her insanın duyduğu özlem var benim içimde de. Birazcık huzur. Ama sadece bana değil. Benim huzurum dünyanın huzurlu bir yer olmasıyla ilişkisiz değil.
- Makrokozmos Öyküleri’nde insanın başına gelen ya da gelmesi muhtemelen felaketler sıralanıyor adeta. Hatta şu alt başlıkla okudum öyküleri: “Otuz İki Öyküde İnsanın Dünyayı Mahvetme Tarihi”. Şu soru dilimin ucunda döndü durdu, sormamak mümkün olmayacak. Bir sanatçı olarak geleceği onarmak mı istiyorsunuz?
Dünyayı mahvetme tarihi diyemem, bu başlığın bağlamı makrokozmostaki öyküleri içerse de, kapsamı daha başka hikayeler de çağırıyor. Dünyayı mahvetmenin bugüne özgü, teknik biçimleri var makrokozmosta. Sizin başlığınızdan ise daha kadim, fıtratı eşeleyen şeyler çıkar. Soru kısmına cevap vereyim; evet dersem kendimi çok ciddiye almış olurum. Kendimi ciddiye alıyorum zaten ama insanın kendisini çok ciddiye aldığı görüntüsü çok karikatür bir görüntüdür bu yüzden gizlenmelidir, üzeri azıcık örtülmelidir. Öte yandan hayır demeye de gönlüm razı değil.
Sonuç alma işine, nihai ürün meselesine geliyor yine iş. Geleceği onarmak, çok esaslı bir şey; ben bunu yapabilir miyim? Zannetmiyorum. Bunu yapan ben olmalıyım iddiam zaten yok. Öte yandan tavrım ve tematik tercihlerimle yazı eylemim buna dair mi, yani bir onarma çabası içeriyor mu; öyle görünüyor. Peki işe yarayacak mı; çok önemli olmamakla birlikte, bunu zaman gösterecek.
Yorum Yaz