“Gelenek küllere tapmak değil, közü korumaktır.”
— Gustav Mahler

“Gelenek” kavramı çoğu zaman geçmişin korunmasıyla eş anlamlı görülür. Oysa gelenek, durağan bir miras değil; tarihsel süreklilik içinde yeniden yorumlanan dinamik bir varoluş biçimidir. Gelenek, kendisini tekrarlayarak değil, kendini yeniden kurarak yaşar. Bu nedenle “geleneksel olan”, her zaman geçmişe ait değildir; geçmişle bugünün karşılaşma biçimidir.
Selimiye Camii’nin kubbesi etrafında süregelen tartışma, tam da bu karşılaşmanın bir örneğidir. Bazı sanat tarihçileri ve uzmanlar, kubbenin süslemelerinin Sinan dönemine ait olmayıp Abdülmecid Han devrinde, 19. yüzyılın estetik zevkleri doğrultusunda yenilendiğini ileri sürmektedir. Bu görüşten hareketle, kubbede yer alan Barok üsluptaki bezemelerin “aslına aykırı” olduğu ve kaldırılması gerektiği savunulmaktadır. Buna karşılık bir diğer yaklaşım, bu tezyinatı Osmanlı sanatının kendi içindeki tarihsel sürekliliğinin bir halkası olarak görmektedir.
Ne var ki burada dikkat çekici olan, hangi unsuru “gelenek” olarak kabul edeceğimize dair seçiciliğimizdir. Tarih içinde hoşumuza giden biçimleri, beğenilerimize hitap eden üslupları “gelenek” adı altında ön plana çıkarırken; o geleneğin kendi içinden çıkan, fakat estetik veya fikrî olarak bize uzak duran unsurları kolaylıkla dışlayabiliyoruz. Oysa bu tavır, geleneği bir bütün olarak kavramaktan ziyade, onu kendi fikirlerimize uyarlama arzusunun bir yansımasıdır. Eğer daha sonraki dönemlerde yapılan süslemeleri “gelenek dışı” sayarsak, aynı mantıkla Sinan’ın kendi dönemindeki özgün yorumlarını da kendisinden önceki üsluplara göre “gelenek dışı” kabul etmek gerekir. Bu durumda her yenilik bir sapma, her yorum bir ihlal olarak görülecektir ki bu yaklaşım geleneği yaşatan canlı damarları kurutur.
Bu perspektiften bakıldığında Sinan sonrası dönemlere ait tezyinat, Sinan’ın mirasına yapılmış bir müdahale değil; o mirasla kurulmuş bir diyalogdur. Her kuşak, miras aldığı formu yalnızca korumaz; onu kendi diliyle yeniden yorumlar. Selimiye’nin kubbesi, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan bu diyalogun mekânıdır.
Bu diyalog, sadece sanat tarihinin değil, bir milletin ruh tarihinin de tezahürüdür. Zira Peyami Safa’nın ifadesiyle:
“Bir millet, kendisine uygun müesseseleri ancak şuuraltı hayatının asırlarca süren devamında, gelenek ve görenekleriyle bulur.”.
Selimiye’nin kubbesi de tam anlamıyla böyle bir “şuuraltı devam”ın ürünüdür. O kubbe, yalnızca Sinan’ın değil, onun öncesindeki medeniyetlerin ve sonrasındaki nesillerin estetik bilincini de içinde taşımaktadır.
Bu noktada Beşir Ayvazoğlu’nun şu sözü, geleneğin çok katmanlı yapısını berrak biçimde özetler:
“Gelenek bir kültürün devam etme iradesidir.”.
Gerçekten de bir medeniyetin varlığını sürdürebilmesi yalnızca eserlerine değil, onları yaşatma iradesine bağlıdır. Selimiye’nin kubbesi, bu iradenin taşta, renkte, nakışta somutlaştığı yerdir.
Bu durumda “orijinallik” sorusu da yeniden anlam kazanır: Bir eserin orijinal hâli, ilk hâli midir, yoksa tarih boyunca geçirdiği her yorumla zenginleşen hâli mi? Eğer sanat eserini yalnızca başlangıç noktasına sabitlersek, onu tarih dışına çıkarırız. Oysa gelenek, zamanın akışında kendi varlığını sürdürme biçimidir. Sinan’ın kubbesiyle sonraki dönem nakışlar arasında bir kopukluk değil, sürekliliğin ifadesi olan bir konuşma vardır.
Gelenek, geçmişten devralınan bir kalıp değil; anlamın sürekli yeniden üretildiği bir dildir. Selimiye’nin kubbesi de bu anlamda bir dil taşır: taşın, rengin ve desenin dili… Bu dil, her dönemde yeniden konuşur ama aynı hakikati fısıldar. Çünkü İslam estetiğinde güzellik yalnızca biçimde değil, manada derinleşir.
Bu noktada gelenek, değerler üzerinden bir incelik üretir. Bu incelik sadece görsel zarafet değil, aynı zamanda bir idrak terbiyesidir. Modern zamanın “pazarlanan güzellik” anlayışına karşı Selimiye’nin kubbesinde güzellik, satılan değil, hissedilen bir değerdir. Her tezyinat bir dua, her motif bir yöneliştir…
Modern çağın estetik yorgunluğu içinde Selimiye’nin kubbesine bakmak bir hatırlamadır:
Güzelliğin zamana direnen bir incelik olduğunu; geleneğin geçmişe değil, hakikate bağlılık anlamına geldiğini; sanatınsa insanın Allah’a yönelen elleriyle inşa edilmiş bir dua olduğunu hatırlamak…
O hâlde Selimiye’nin kubbesine dokunmadan önce düşünmeliyiz:
Orada gördüğümüz desen, yalnızca bir dönemin estetik zevki midir, yoksa yüzlerce yılın dua halkasının taşa işlenmiş yankısı mı?
Gelenek, yalnızca “geçmişte kalan” değil, bugünde yankılanan bir sestir.
Çünkü gelenek, geçmişin gölgesi değil, hakikatin sürekliliğidir…
Tebrik ederim.. kalemine sağlık
Teşekkürler kıymetli hocam, sa’yiniz meşkur olsun
Mükemmel, hem ilmi , hem hissi olarak .