I.
“Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri, millette yok olmaya koşması kahramanları yaratmıştır” der Peyami Safa.
Deha’nın kökenine inmek, hangi koşullar altında var olduğunu tespit etmek dâhinin azizler, kahramanlar, deliler, melekler ve peygamberler yanında ya da karşısında konumunu belirlemek açısından önemli. İzah edilmesi elzem olan başka bir nokta ise sanat ve deha ilişkisi.
Deha nedir?
Dehanın zekâsı, yeteneği, eşyayla kendince illiyeti, nazarı, bilmenin acı yemişini yemesi onu farklı kılar. Herkes bilmemenin o yarı uykusunda yatarken dehanın onlardan üstün olan ve kendisine de bahşedilmiş idrakiyle eşyanın tülünü, gizli bilimsel kapıları açması onun farklılığıdır. Deha tanrı tarafından kendisine verilen zekâyı, yeteneği, yükü, mutluluğu yine tanrı tarafından kendine verilen duygularla dindirmesini bilir.
Dâhi kimdir?
Misfist, başına buyruk, saplantılı, asi, toplumdan izole bir tip midir? “Tanrı feshi” ile doğan boşluğu telafi etmek için icat edilmiş bir figür, sıradan insanların avuntusu, halk yığınlarının tesellisi midir?
II.
Dünyaya gelmekle, cevaplanmamış sorulara muhatap oluruz. Hayatımız, hangi sorularla boğuşacağımıza bağlı olarak biçimlenir. Fakat kim ömrünü soruların peşinde harcamak ister ki? Aldanmak, oyalanmak, görmezden gelmek, kulak tıkamak gâlip ve mağlupların dışında bir sınıfın doğmasını mümkün kıldı: seyirci.
Seyirci ister ki birileri ringe çıksın ve dövüşsün. Kimin kime güç yetireceği önemli değil. Kazanmak ya da kaybetmek ihtimallerinin uzağında bir yaşam sürmek ortak dileğidir seyircinin.
Peki, kim, kim için dövüşecek ve hangi uğurda?
Dehayı konuşmak sanatsal yaratıcılığı, insan üstü yetenekleri ya da sıra dışılığı konuşmak olduğu kadar kimin ringe çıkacağını da konuşmak demek. Deha, kahraman arayışımızın kurbanı mıdır, sıradan insanın avuntusu, toplumların tesellisi midir? Yüzleşmek istemediğimizin soruları savuşturmakla görevli bir memur mudur yoksa?
III.
Dehanın çetrefil başka bir yanı daha var. Tanrı vergisi midir yoksa sonradan kazanılabilir mi? Dehanın yeniden konuşulduğu (ya da keşfedildiği) dönem olan 1700’lerde yeteneklerin doğuştan geldiğine inanılıyordu. MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan ozan Pindar’ın, “Her şeyin en iyisi doğal hâlidir.” sözüne dayandırılan görüşte Tanrı, herkesi farklı yeteneklerle donatmıştı ve insan bu yetenekleri doğrultusunda bir hayat kurmalıydı.
Aristo, MÖ 4. yüzyılın ortalarında yazdığı Poetika’da şiir yazmayı Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiyi kendisi olmaktan çıkaran bir nevi delilik ile açıklamıştı. Platon ozanlığın bir sanat olduğunu reddetmişti. Hatta ozanların kaçık olduğunu ve gözlem altında tutulmaları gerektiğini söylemişti. Platon’a göre ozanlar, üretim ve icra aşamasında periler tarafından meskûn ve ele geçirilmiş haldedirler. Tanrı onların bilinçlerini alır ve tıpkı müneccimlere ve peygamberlere yaptığı gibi onları da vaizleri gibi kullanır. Peygamberler gibi ozanlar da kutsal ruhla doldurulmuş; vahiy almış, ele geçirilmişlerdir. Ozanın akılla ve makulle imtihanının tarihi arka planı gözler önüne serilirken gizliden gizliye “deha” konuşulmaktadır. Tabii, bir de şeytanî deha var. Brutus, İskender ya da Hitler’i de dehanın kanatları altına almamak için hiçbir sebep yok. Yunan alim Varro şöyle der: “Deha, her insanda bulunan akılcı ruhtur.”
IV.
Her şeyin Tanrı’nın kusursuz bir eseri olduğu fikrinin hâlâ canlı olduğu 15. ve 16. yüzyıllarda, Âdem, “tüm bilimsel malumatlarla donatılmış mükemmellikte doğmuş bir insan olarak” kabul ediliyordu ve “daha önce söylenmemiş hiçbir deyim ya da cümle, önümüze serilmemiş hiçbir öğrenme alanı yoktur” kanaati yaygındı. Bu hâkim görüşe rağmen İspanyol Doktor Juan Huarte, kısa zamanda Avrupa’da başlıca dillere çevrilen Examen de Iıngenios’ta (1575) ingeniumu, Tanrı’nın hakiki yenilenmenin tohumlarını ektiği yaratıcı güce sahip zihin olarak tanımlar. En iyi ingeniuma sahip olanlar çalışma ve beceri olmaksızın, daha önce hiç söylenmemiş, duyulmamış ve yazılmamış şeyleri – daha önce kimsenin üzerinde düşünmediği zarif, doğrucu ve harika şeyleri- ifade edebilirlerdi.
Huarte, 16. yüzyılda dehanın kendini keşfetme ya da kendi başlarına bir şeyler yaratabildiklerinin farkına varma eğilimine girdiğini söyler. Böylece dehanın düşünce ve kişiliği, “ilahi ifşaat” dışında algılanmaya başlanmıştı.
V.
Dehanın reddedildiği de vakidir. Birçok kuramcı, sanat tarihçisi ve eleştirmen deha kavramını tamamen reddetme yoluna gitmiş, onu bir zamanlar estetik ayrımcılıkla sahip olduğu makamdan düşürmek istemiştir. Geçmişten gelen birçok ideolojik kalıntı gibi dehanın ve dâhilerin de çözümlenip son verilmesi gereken efsaneler oldukları iddia edilmiştir. Fakat Darrin M. McMahon, dehanın mitolojik bir yanının olduğunu yadsımasa da onu modası geçmiş estetik bir ideal ya da tarihin, önemli kişilerin hikayelerinden ibaret olduğu dönemlerden kalma silik bir izmişçesine es geçmenin yanlış olacağını, bu kudretli güçteki şaşırtıcı ve ilginç pek çok şeyi kaçırmak anlamına geleceğini söyler ve ekler “Deha ideolojisinin nasıl anlaşıldığını ve ne gibi koşullara ulaştığını doğru kavrayamamak, insan hayatına nasıl etki ettiğini de kaçırmak demektir.” Harold Bloom da dehanın bir gereklilik olduğunu savunur: “İçimizden birçok kişiyi kıskandırıp rahatsız etse de dâhilere ihtiyacımız var. Aşkın ve olağanüstü şeylere duyduğumuz tutku, bizi yavaşça terk etse de tam olarak yok olmayacak ortak bir özelliğimiz gibi görünüyor.”
Bir de şu: Dehaya inanmalı mıyız?
–Elbette inanmalıyız. İnsanın nasıl kendine has parmak izi, genetik kodları varsa, insanlık tarihinin bizlere tek örnek zekâlar, yetenekler verdiğini söyleyemeyiz. Zekânın, aklın, bilginin, idrakin, melekelerin, ruhtaki enerjinin yaşamda yansımalarının her insanda farklı olacağı; periyodik cetvelde nasıl farklı farklı elementler varsa, değerleri de kendi aralarında özlerine göre dağıtılıyorsa, insanların da aynı bu şekilde çeşitliliği söz konusudur. Wittgenstein gibi bir idrak ister çok zengin bir aileden gelsin isterse de Himalayalar’da ya da dünyanın başka yerinde bir yerde dünyaya gelsin dehanın kendini gösterme gibi bir durumundan kurtuluşumuz yoktur. O karanlıkta dolunay gibi parlar. Jenaoloji yoluyla, kültürel mirasla, bunlardan daha önemlisi ise eşyayla illiyetinde, nazariyata dönecek nazarı kendi ruhunda şekillendirebilme yeteneğiyle dehayı gizleyemezsiniz. Savaş meydanlarında “Tractatus Logico Philosophicus”u yazar. En karmaşık insan durumunda tedaisi farklı çalışır. Çamura da düşse deha altındır ve parlar. Dehayı tanımlamada ölçüler hakkında az çok yukarıda söz ettik. Dehanın zekâsı, yeteneği, eşyayla kendince illiyeti, nazarı, bilmenin acı yemişini yemesi onu farklı kılar. Herkes bilmemenin o yarı uykusunda yatarken dehanın onlardan üstün olan ve kendisine de bahşedilmiş idrakiyle eşyanın tülünü, gizli bilimsel kapıları açması onun farklılığıdır. Sosyal bir yaratık olarak topluma da bağlıysa onun anlaşılmayacağı, garipseneceği, hor görüleceği, kıskanıldığından toplum dışına itileceği, toplum tarafından kabul görmeyeceği durumları ile de karşılaşılabilir. (Ahmet Sarı, Vesanat, Sayı:5, Eylül – Ekim 2021.)
–Nitekim sanatçının bir tür seçilmiş kişi olduğuna inanmak mensubu olduğumuz kültür ve medeniyetin kodları icabınca bize yakın geliyor. En basitinden halen şairin ilahi ilhamla eserlerini ürettiğini, sanatçının delilik ile dahilik arasında salınıp durduğuna dair inançlar beslemeye devam ediyoruz. Modern öncesi Doğu dünyasında da şair kendinin de açıklayamadığı süreçler ile şiirini söylüyor, ilhama mazhar oluyor, biraz korkulup el üstünde tutuluyordu. Benzer şekilde tasavvuf edebiyatı, öncesinde şiirle hiçbir işi olmayan dervişlerin rüyalarında dolu içtikten sonra şiir söylemeye başlamalarını anlatan menkıbelerle doludur. Özellikle halvete giren dervişlerin manevi arınmalarının ardından söyledikleri şiirler için müstakil divanlar olduğu gibi, bu tarz bir ilham altında, normalde söylenmeyecek sözlerin de içerildiği kimi zaman muğlak ifadelerle dolu bir şatahat geleneğimizin olduğu da ortada. O nedenle, sanatın bir deha, ilham ve yaratıcılık mesleği olduğunu düşünmek bize uzak gelmiyor. Romantikler bu dehayı bireyin kendisine bağlıyordu, bizse ilhamın Hak Teala tarafından verildiğine inanıyoruz. Kim neye inanırsa inansın, zihni bizimkinden farklı işleyen birilerinin olduğu ve onların sanatla iştigal ettikleri bariz. (Burcu Bayer, “Deha” Post Öykü, Sayı: 26, Ocak – Şubat 2019.)
-Sanatçıların bilinç düzeyi son derece yüksek kişiler oldukları su götürmez Ancak bu bilinç yüksekliğinin ve açıklığının, dehayı önceleyip öncelemediği ise o denli kesin değildir. Henüz ergenlik çağına girmemiş küçük Picasso’nun bilinç düzeyinin yüksek olabileceğini savunamayız elbette. Ya da yine o yaşlarda sanat tarihi ve resim hakkında bilgiye ve otoriteye sahip olması da beklenemez. Fakat küçük yaşlarda yaptığı resimler halen müzelerde sergilenir ve sergileniş nedenleri ise yalnızca büyük Picasso’nun daha sonra yapmış olduğu resimler değildir. Elbette küçük yaşlarda yaptığı resimlerle sanat tarihine yeni bir bakış getiremez Picasso, ancak bu resimler de öylesine etkileyicidir ki, sanatçı adayının dehası daha bilinci o düzeye gelmeden çağlamaktadır. Öyleyse deha, tıpkı Kant’ın söylediği gibi göz olabilmek ve doğadaki amaçlılığı görebilmek ve bunu -bu kez beden ile- yansıtabilmek, ortaya koyabilmektir. (Serkan Özkaya, Sanat Deha ve Yaratıcılık: Schoenberg, Adorno, Thomas Mann, İstanbul, 1999.)
-Caspar David’in resmindeki “üstün insan” doğaüstü bir varlık kimliği ile “sis denizi”nin üstündedir. “Deniz” Romantizm’de hayatı ve kaderi sembolize ediyordu. “Sis” ise belirsiz olanı, tehlikeleri ve dünyadaki güvenilmez ortamı ifade etmektedir. Ancak “üstün insan”ın böyle dertleri yoktur. O, bunları aşmıştır.Karşıda yer alan kayalıkların üzerinde bulunan ve hep yeşil olan ve yaşayan “çam ağaçları” ise canlı kalan ve süregelen inancı simgelemektedir. “Üstün insan” bunların da “üzerindedir.” O, her türlü inancı da aşmıştır. Onun üzerinde durduğu kayalıktan daha yüksek olan tek şey ise ufukta yer alan büyük bir dağdır. Sisli uzaklarda onunla yüz yüze gelen tek şey ise o yüce dağdır, yani Tanrı’nın ta kendisi. Süpan’ın da dediği gibi artık insan kendini aşarak, tanrısal olanla yüzleşmektedir. Romantizm, akım olarak tanrısal olanı doğada aramıştır. Doğanın içinde erimek, onun bir parçası olmak Tanrı ile bütünleşmek demekti. Sanatçı da kutsal bir varlık gibi bu elçilik görevini yerine getiriyor ve insanları ruhen bu doğanın parçası haline getirmeye çalışıyordu. (Fergana Kocadoru, Alman Romantizmi ve Deha’nın Yalnızlığı, Çizgi, 2015, Konya.)
-Norbert Elias’ın Almanlar kitabında yazdığı gibi Beethoven bir kültür kahramanı olarak Almanların kolektif aynada kendilerini değerlendirdikleri bir figürdü. Yalnız Beethoven değil, Handel, Mozart ve benzerleri de “sanat kahramanları” olarak görülüyorlardı. Fakat Beethoven’ı onlardan ayıran inkâr edilemez bir cazibe, onu çağının yükselen tanımlayıcı özellikleriyle bütünleştirmişti. Isaiah Berlin, 1800’lerde kolektif bilincin nasıl değiştiğini betimlerken eleştirel hayal gücünde yer etmiş bu “kahraman Beethoven” imgesine değinir: 19. yüzyıla egemen olan imge tavan arasında darmadağınık oturan Beethoven figürüdür. Beethoven içinden geldiği gibi yaşayan biridir. Fakir, cahil ve kabadır. Görgüsüzdür, pek bir şey bilmez ve onu devamlı ileriye doğru taşıyan ilham ve merak haricinde pek ilginç biri değildir. Bütün gün tavan arasında oturur ve yaratır. İçindeki ışıkla uyum halinde, onu takip ederek yaratır. Bir insanın yapması gereken tek şey de budur. Bir insanı kahraman yapan budur.” Berlin’in “tavan arasındaki Beethoven” figürüyle tarihsel bir şahsiyet olan Beethoven’ın benzerlikleri olsa da, farklarının yanında bunların önemi azdır. İlki bir dönemin kültürel akımlarını etkileyen ve dönüştüren tavizsiz bir idealleştirmeyken ikincisi çelişkileri benimseyebilen, müzakereye yatkın bir kişidir. “Tavan arasındaki Beethoven”, l’art pour l’art anlayışının, bohemya kültünün, sefalet içinde yaşamasına rağmen duruşundan ödün vermeyen, hayata direnen sanatçı figürünün imgesel ve fikrî bir prototipidir: “Bu figüre acısak da o bundan daha fazlasını hak eder. Bu kişi dünyayı bir kenara atmış ve kendini bir ideale adamıştır. Bir insanın sahip olabileceği en kahramanca, en fedakâr ve en muhteşem niteliklere sahiptir. (Yağız Ay, Beethoven’ın Çözülmemiş Çelişkileri, https://birikimdergisi.com/guncel/10398/beethovenin-cozulmemis-celiskileri)
-Çok uzun süredir insanoğlu ile ilahi güçler arasındaki iletişimi sağlayan ve koruyucu görevi olan birtakım kutsal varlıkların -ruhlar ve melekler, havariler ve azizler- inkâr ve reddedilmeleriyle başlayan ve Tanrı’nın feshi diye adlandırılabilecek dinî değişim dönem… Bu reddetme hiçbir zaman tam anlamıyla kabul görmemiştir. Yine de dikkate değer bir ölçekte olmuştur ve sonuçları etkileyicidir. Bu sadece erkekleri ve kadınları dünya üzerinde Yaratıcı’yla baş başa bıraktığı için değil, Yaratıcı’nın çoğunluk için çok uzakta, çok mesafeli ve gündelik hayattan kopuk olarak görüldüğü bir dönemde sırra vakıf olmak, Tanrı’ya ulaşmak eskisinden daha da zordu. Koca bir boşluk oluşmuştu ve artık insanoğluna elini uzatıp yardım edecek birileri yoktu. İşte tam da bu boşluğun ortasında modern dâhi ortaya çıktı. Dâhinin yapısı göz önüne alındığında, bir zamanlar Tanrı’ya ve insanları ona götüreceğine inanılan haşmetli varlıklara ait güçler dâhiye nakledilmiştir.” (Darrin M. Mcmahon, İlahi Gazap: Deha Nedir? Dâhi Kimdir?, Çeviri: Arlet İncidüzen, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul.)
Yorum Yaz