Ana Sayfa SÖYLEŞİ Soruşturma: “Öykü ve Sanalizasyon”
SÖYLEŞİ

Soruşturma: “Öykü ve Sanalizasyon”

Paylaş

Dijital baskıya önsöz: Berhava’nın ilk sayısını, Güz 2015 takvimiyle yayına hazırlarken yaptığımız soruşturma, on sene sonra dijital bir mecraya dönüşecek olmanın yoklamasıymış sanki. Osman Koca’nın önerisiyle altı öykücüye öykünün sanallıkla imtihanını sormuştuk: Ahmet Örs, Aykut Ertuğrul, Kâmil Yeşil, İsmail Isparta, Naime Erkovan ve Sadık Yalsızuçanlar. Matbu bir derginin sayfaları arasında “dijital”i tartışmanın yankısı ne oldu bilinmez fakat bugün okurken çok sevdim yanıtları. Soruşturmaya katılan yazarlar için de ilginç bir deneyim olabilir: O gün ne söylediler, bugün hangi noktadalar? Dijital dünyaya dair konuşmanın fal bakmaya benzer bir tarafı var. Kesinlikten uzak, varsayımlarla bir kanaate ulaşmak… Doğru okuyabilirsek bizi yalancı çıkarmayacak fakat işaretlerini yorumlarken binbir parçaya bölündüğümüz tarihe dönüp yarına dair zar atmak… On sene önce derdimiz merakımız ucundan kıyısından bulaştığımız dijital evrenin mahiyetiydi. Şimdi yapay zeka denen “alet” her yerde: editör, raportör, metin yazarı, musahhih vs. Sonra? Kamil Yeşil’in dediği gibi “bekleyelim, görelim.” (Hüseyin Ahmet Çelik)

“Bir tür olarak öykünün sanal dünya karşısındaki
geleceği”

Ahmet Örs


Öykü sanal akışın kanal olma imkânıyla insana tutunabilir, neden olmasın bu?

Bir çıkış her zaman vardır.
Sanallık eğer hakikatsizlik olarak okunuyorsa işte o hakikatsizlik bu çağın
dayattığı bir şeytaniliktir. O hakikatsizlik sadece insanı binlerce yıldır eleyip
beleyen, onarıp inşa ve adam eden tahkiyeyi yutmakla kalmayacaktır elbette. Bu meselenin en genel boyutu belki. İnsanın hıza kurban gittiği; sözlerini, dilek ve niyetlerini demleyemediği,
neredeyse kelimeleri iptal edercesine yarım kalmış sözlerle meramını anlatmaya çalıştığı bir çağda şiire yakın bir sûretle arz-ı endam eden öykü, hem bir imkân hem bu çağın fotoğrafı olarak bir kayba işaret bâbından var oluyor sanki. Sanal dünya diye umumi olarak menfi cihetten ele alınan âlemin teste ihtiyacı olduğu kesindir. Bu test imanın zorunlu dışavurumlarıyla her zaman ve her yerde mümkündür.

Testin kendisi bile amaç hâle getirildiğinde tehlikeli olacaksa zaten sanal dünyanın tek başına menfiliğe mahkûm edilmesi kabul edilemez. Öykü sanal akışın kanal olma imkânıyla insana tutunabilir, neden olmasın bu? Benim gibi, bırakalım sanal dünyayı, ömrünün ilk çeyreğini tümüyle elektriksiz geçirmiş ve kitapla gazete kâğıtlarını dost bellemiş biri için bu fikir pek kolay beyan olunamasa da her yeni durumda navigasyon yeniden başlatılmıyor mu? Yine de aşkın ve emeğin, adalet ve özgürlüğün kanat çırpışlarını şiire eşlik
ederek yürütecek bir öykü diline her durum ve şartta şu tanrısızlaştırılmaya
çalışılan dünyanın kötücül güçlerine inat, insanın yanında durarak ihtiyacımız
var mıdır?

Evet, elbette ki vardır. Eskiler bir seçkin mısra ararlarmış şair sıfatının hak edildiğini vurgulamak için. Hıza kurban gitme korkusuyla cevheri ifade marifetinden birine tercihle yol alacağımız kesinse kılı kırk yararak, araçları kutsallaştırmadan ama varoluşlarını hakikatle mukayese ederek ilerlemek icap ediyor. Görünen o.

Her tıkanmada yeniden başlamalı, yeniden hesaplamalı. Bir çıkış her zaman vardır.

Aykut Ertuğrul


Şunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum: Bu makineleri öyküme taşıyarak –elbette taşıya da bilirim- zamanı kavramış olmuyorum; yeterli değil, bu makinelerin insana ne yaptığını görebilmek gerek.”

Shayegan, Melez Bilinç’te geleneksel dünya ile modern dünya arasında üç temel fark belirler; büyübozumu, klasik aklın yıkılması ve sanallaştırma… Moderniteyle birlikte insan, dünyayı, tanrıyı ve insanı yüz yıllardır olduğundan farklı şekilde algılamaya, konumlandırmaya başladı. Büyübozumu, insanın hayatında artık metafiziğe yer kalmayışını, dünyadaki anlam arayışını esatirle, mitlerle değil logosla akılla açıklama çabasını temsil eder. Aslında “gerçek”, “akıl”, “ilerleme”, “değişim”, “teknik”, “birey” derken anlamın buharlaşmasının hikayesidir bu, yani
sanallaşmanın. Gördüğünüz gibi daha “sanal dünya”ya sıra gelmedi bile.. Yani asıl büyük dönüşüm öykünün de ortaya çıkmasına sebep olan modernlikle başlamıştır diyebiliriz. Düşünmeye de haliyle oradan başlamalıyız. Bunu bir not olarak buraya iliştirdikten sonra cevaba dönelim:

Peki sanal dünya? Bu değişim fırtınasının görünen ve günümüze yansıyan sonuçlarından biri de sanal dünya elbette. Sosyal medya, oyunlar, internet, hız, birbirimizle ilgilenemeyecek kadar iletişime boğuluşumuz. Müthiş bir yalnızlık; iletişimsizlik hali.

Her devirde olduğu gibi ahir zamanda ya da Guenon’un deyimiyle şu karanlık çağda (Kali Yuga) da insan hikayesini anlatmaya devam edecek. Zamanın içinde, onun ruhunu kavrayarak hikaye anlatmanın önemine inanan biri olarak nasıl öyküler yazacağımı elbette düşünüyorum. Bilgisayar başından günlerce kalkmadan Warcraft oynarken fiziksel ihtiyaçlarını unutup ölen ve oyun arkadaşlarının avatarına oyunda cenaze töreni düzenlediği Taylandlı gencin, dünyayı neredeyse sadece elimizdeki akıllı telefonların objektifleriyle görüyor oluşumuzun, kendini her an ve her dakika ifşa etme çılgınlığının (instagram, twitter), sosyal medyanın bütün hiyerarşileri, otoriteyi ortadan kaldıran zemininin… birilerince anlatılacağı; daha doğrusu anlatacağımız hikayelerin bu çağda yaşadığımız için bunları “görmesi” gerektiği bir gerçek.

Şunu aklımdan
çıkarmamaya çalışıyorum: Bu makineleri öyküme taşıyarak –elbette taşıya da
bilirim- zamanı kavramış olmuyorum; yeterli değil, bu makinelerin insana ne yaptığını görebilmek gerek.

Bunu biçimsel anlamda klasik bir öyküyle de yapabilirim, mesele biçim değil. En önemli gündemimiz çağın bize ne yaptığı ve bizi neye dönüştürdüğü olmalı… Bir anlığına da olsa gözlerimizi açtığımızda o metafizik gibi görünen muğlaklığın altında yatan dehşete odaklanmalı öykü.


Malum hikaye anlatıcısının en büyük gözlem alanı kendisidir. Kendimizin
farkında olabilirsek, başkalarını da görebilir ve ancak o zaman hikayelerimizi yazıp bir yandan da bu karanlık nehrin akışını değiştirebiliriz. Öykü? Öykü
teferruat, hikayenin kendisini anlattırmak için aktığı bir mecra. Kullandığımız aletin adı. Dolayısıyla öykünün /aletin değil bizim sanal dünya karşısındaki duruşumuz önem arz ediyor benim için.

İsmail Isparta


“Artık edebi eserin kalitesi sosyal medyada yer edip etmemesine göre belirlenir hale geldi.”

Sanal dünya adı üzerinde, gerçek olmayan, yapmacık bir dünya. İnsanlar kendini göstermeye çalışmaktan başkasına bakmaya vakit bulamıyor bu dünyada. Bu haliyle kimin ne dediğinin belli olmadığı, her kafadan bir sesin çıktığı kalabalık bir cangılı andırıyor sanal dünya. Meseleye bu açıdan yaklaşınca, her ne kadar istediğiniz bilgiye kolayca ulaşma imkanı sunup yazılarınızı daha fazla
insana ulaştırma imkanı sağlasa da sanal dünyanın öyküye pek fazla olumlu
etkisinin olduğunu düşünmüyorum.

Artık edebi eserin kalitesi sosyal medyada yer edip etmemesine göre belirlenir hale geldi. Zaten klavye delikanlılarının, trollerin fink attığı böyle bir dünyadan sanat adına bir hayır beklemek abesle iştigaldir kanaatimce.

Bu yüzden yazarların veya yazar adaylarının sanal dünyayla ilişkilerini belli bir seviyede tutmaları gerektiğini düşünüyorum.

Kâmil Yeşil


“Edebiyatımızda küçürek öykünün sanal dünyada tutunacağını düşünüyorum.”

“İnternet dünyası 140 karakter ile bir dil geliştirmeye çalışıyor. Yurt dışına (yabancı dillere) ait metinlerin durumu bilgim dışında. Ancak Twitter’in getirdiği bu sınırlamanın bir dil ve anlatım tekniğini zorladığını ve hatta yönlendirdiğini söyleyebilirim. Eli kalem tutan, söz ehli kişilerin 140 karakter çerçevesinde hayli başarılı metinler ürettiğini gördüm ve okudum. Kendim de bu anlamda iki öykü yazdım ve paylaştım. Bu metni kitabıma alacağım.

Sanal dünya ile kurgusal/kurmaca metinler arasında çok büyük bir fark yok. Edebiyatımızda küçürek öykünün sanal dünyada tutunacağını düşünüyorum.

Hatta bu metinlerin karşılıklı olarak paylaşılmasından ayrı bir metinsel bütünlüğe gidilebileceğini, bunu deneyenlerin olacağını seziyorum.

Bütün mesele dilde, dili kullanma becerisinde, sanatsal söyleyişe varmada… Bu kısa söyleyiş; yazarı, Halil Cibran’ın, Tagor’un, Sadi’nin kısa öykü metinlerindeki derinliğe ulaştırır mı bilemem. Ama bir imkan olduğu açık. Bekleyelim, görelim.”

Naime Erkovan


“Öykü, diğer edebi türler gibi tek başına varlığını korumayı başaracaktır. Dolayısıyla sanal ortam, onun için ne bir tehdit olabilir ne de bir engel.”

Öykü, diğer edebi türler gibi tek başına varlığını korumayı başaracaktır. Dolayısıyla sanal ortam, onun için ne bir tehdit olabilir ne de bir engel. Zaten sanal dünyayla öykünün ayrı, hatta birbirine uzak kulvarlar olduğunu düşünüyorum.
Hiçbirinin varlığı, diğerine bağlı değil çünkü. Dahası, öykünün yaşama şansının
oldukça yüksek olduğunu savunuyorum. Çünkü hızlanan dünya karşısında zaman hakimiyetini yitiren insanın vakti dar artık. Böyle olunca hacimli ya da kavramak için ekstra bir gayret gerektiren eserlere karşı daha mesafeli duruyor.

Tabii burada başat unsur, öykünün uzayıp hacim olarak bir romana yaklaşmamasıdır. Fakat bunlara rağmen her şeyden öte asıl sorun, spesifik olarak öykünün sanal ortam karşısındaki duruşu değil, genel olarak edebiyatın onun karşısındaki durumudur. Nitekim bugün, toplu taşımalarda başınızı çevirip etrafınıza baktığınızda insanların büyük çoğunluğunun iki gruba ayrıldıklarını görüyorsunuz:

Ayakta bile olsa elindeki kitabı okumaya gayret edenler ve ayakta bile olsa elindeki telefondan oyununu oynamaya gayret edenler. İşte bu durumlarda sanat, sanalla mücadele ediyor ve işte o zaman, sadece öykünün değil, bütün edebiyatın geleceği tehdit altındadır.

Sadık Yalsızuçanlar


Sanal dünya daha da gelişecek, genişleyecek, yaygınlaşacak belli ki…Fakat kitap yok olmayacak.”

‘Sanal dünya’dan kastımız eğer, elektronik iletişim ortamları ise, bu genel çerçevelendirmeyi veri alırsak, öykü denilen yazınsal dilin, bu ortam karşısındaki durumunu, edebiyatın genel durumundan farklı göremeyiz. Edebiyatın, sanal dünya karşısında nasıl bir durumu söz konusu? Bu soru aslında kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor. Ama burada sorunu biraz daraltarak tartışacak olursak şunları söyleyebilirim: Edebiyat, kitap denilen, kağıda, mürekkebe dayalı bir ileti aracı dolayımından okura ulaşıyor. Okur, kitabı okurken muhayyilesini
sınırlandırmıyor.

Örneğin bir roman ya da öykü okurken onu muhayyilesinde
canlandırabiliyor, tamamlayabiliyor, bir bakıma yeniden üretebiliyor. Kitap ile
bir insanla iletişim çağlar gibi deyim yerindeyse diyalojik bir iletişim biçimi
kurabiliyor. Oysa sanal dünya öyle değil. Elektronik mediumları aşağılamak
için söylemiyorum. Ama sanal dünya adı üstünde ‘sanal’ bir ortam. Geçenlerde bir ileti aracılığıyla gelen virüs bilgisayarımdaki bütün dosyaları berheva etti. Böylesine güvensiz.

Denetimi güç, elle tutulamayan, gözle görüldüğü varsayılan, dilediğince eylenebilinen bir ortam. Bu ortam ile kitap arasındaki duyum alışverişi farkı ne ise, edebiyatın, özelde öykünün sanal dünya karşısındaki durumu bu farkın içeriğinde yatıyor. Sanal dünya daha da gelişecek, genişleyecek, yaygınlaşacak belli ki…Fakat kitap yok olmayacak. Kitap ile okurun kurduğu
ilişki biçimi de devam edecek.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Veysel Altuntaş ile “İpler Dolaşınca” Üzerine

İçinde bulunduğumuz hâlin kendisi bütün varmaların ötesinde bir anlam taşır. Sorular: Hüseyin...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi...

SÖYLEŞİ

M. Fatih Kutlubay ile “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Üzerine

berhava söyleşi “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”