Say ki sana bu mektubu, çehresi hiç açılmamış gelinin utangaçlığıyla, -sulandırma lan- burnunun sızısıyla karnının ağrısını dedesinden emanet alan gariban bir adamın baktığı gibi dünyaya, işte burada, şu beş metrekarelik bir odada, hiç çekinmeden, utanmadan ama yine biraz sızıyla karışık yazıyorum. Duygular değişir, sen değişme!
Elleri var Mehmet. Ama tutamıyorlar. Gözleri var, göremiyorlar. Kulaklarını çek aradan. Duymasalar da uyduruyorlar. Ayaklarından bihaberler. Sanki bir kış günü düşmüşüz önlerine de aman dilemişiz onlardan. Oğlum vallahi yalan! Biz bu dünyaya, etimizle kemiğimizle, bu dünyaya geldik. Ne gördüysek babadan, atadan and içtik iman ettik.
Hatırla ve unutma bir daha: İkrar etmiştik. Hanidir bir türkü çıkmıştı radyoda. Kimdi söyleyen, Neşet mi? Mahsuni mi? Kazancı Bedih deme sakın! Ona boyumuz yetmez. Sen nereden getirdiğini hâlâ bilmediğim bir paket Bahar’la çıkagelmiştin. İşte orada. O akşamda. Birbirimizin kalbine bakmıştık da sobanın aleviyle yanıp tutuşmuştuk. Ben hep orada mı kalsaydım diyorum arada? Doktor yasakladı dememi biliyor musun? Doktor düşünmeme bile karışıyor. Geçmişe takılıp kalmışım ben. Bir şey de şuna!
Aslına bakarsan henüz nerede olduğumu tam olarak idrak edebilmiş değilim. Kendimi kandırıyorum. İnanmazsın insanlara gülümsüyorum. Merhaba diyorum. Selam. Üzerinize olsun. Acaba ben? Saçmalama lan. O kadar da değil.
Bazen diyorum ki Allah’a ve Resulüne sonsuz imanım olmasa şu kullarını, tepeden tırnağa, hücresinden çeperine şu kullarını -şşş doktor yasakladı demiştim değil mi? İçimden geçirmekte mi suç oğlum? Makine miyim ben? İnsanım. Hani şu eşref-i mahlukat. Tövbeler olsun.
Soracaktım ama unuttum, affet. Biliyorsun, çok yoğunuz buralarda. Trafiğe çıkıyoruz, görücüye çıkar gibi. Devletimiz nazik ve kibar olmamızı istiyor. Karnelerimize pekiyi yapıştırmasa da eğer akıllı olursak üstümüzü çizmiyor. Bu bile bir şey.
Soracaktım. Hah. Peki sen nasılsın? Beni soracak olursan, günleri birbirine geçiriyorum. Günler birbirine geçiyor. Hangi günü gördün akşam olmamış diyorsundur şimdi. De. Ne çıkar. Değişmiyor hiçbir şey. Doktorum değiştiremezsin demişti de inanmamıştım. Kendin dışında hiçbir şeyi. İyi de görmüyor doktor kendimi. Çocukluğumdan bu yana ne kaldı değişmeyen eprimiş kalbimden başka?
Beni çok romantik buluyorlar, çok duygusal. Erkek dediğin sulu göz mü olurmuş. Erkek dediğin vurdu mu masaya yumruğunu, soğanı iki eşit parçaya. Arkasında karısı bu davranışı takdir ederek. O günler geride kaldı Mehmet. Ne dediğin, ne demediğin.
Geçen görüştüğümüzde şikâyetçi değilim demiştin. Kabul ettim. Şehri, caddeleriyle, sokaklarıyla. Annemi ve babamı, karımı ve çocuklarımı. Ama bir kendimi kabul edemedim. Doktora gitmeyi düşündün mü dediğimde bana küfürler savurdun. Düşünüyorum da hak etmişim lan. Doktor kim, biz kimiz? Kim bize istemediğimiz bir şeyi kabul ettirebilir ki?
Ben hâlâ oradayım Mehmet. Ne konuşsak, ne söylesek, orada külüstür bir kasetçaları kalemle hizaya çekmeye çalışırken, alnımızda garibanlığın iziyle, dut sallıyorum sabahları. Akşamları tarlaya gidiyorum. Tırpan vuran dedemi seyrediyorum. Babaannemin sakinliğine şaşıyorum. Bir ineğimiz vardı. Onu gözlerinden öpüyorum. Ulan bak yine geçmişe gittim iyi mi? Hiç de uyarmıyorsun adamı!
Neyse ne diyordum?
Sahi sen nasılsın? Ödeyebiliyor musun taksitlerini?
Yorum Yaz