Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift gibi döşemeye yapışmıştı. Antika şömine saatinin neden büfenin üzerinde durduğunu anlayamamıştı. Herhalde çocuklardan biri yerini değiştirmiş olacaktı. Salonun öteki ucuna gitti ve saati şömine rafının tam ortasına, şamdanları kenara iterek yerleştirdi. Fransız rokoko tarzı bu pirinç saatin zarif kabartmalarının her bir kıvrımını özenle silmişti. Gölgesi halen büfenin önündeydi. Bitkilerin yapraklarını silerken babasının bu antika saate olan düşkünlüğünü hatırlamıştı. Sevdiklerine, kızına, babaannesine, ülkesine dolanmış köklerini sökmüştü o. Belki de bu sırada gölgesiyle bedeni arasındaki dikiş de kopmuştu. Zaten gölgesini taşırken çok yoruluyordu artık. Böylesi daha iyiydi. Gölgesi ağır biriydi Fatima. Damarlarında kızının kanını taşıyan, zihninde babaannesinin deniziyle yaşayan bir kadının gölgesi elbette ağır olurdu. O, sadece kendi gölgesini değil, ölen kızı Rama’nın ve kaybolan yurdunun gölgesini de peşinden İstanbul’a değin sürüklemişti.
Saksı değişimi yaptıkları sırada bitki köklerinde eski topraklarının üçte birini bırakmışlardı. Yeni saksılarının içinde tutunacak tanıdık bir toprak parçasına ihtiyacı vardı bitkilerin. Yoksa şoka girip solabilirlerdi. Tamamıyla yabancı bir toprağa ekildiğinde kök salmak pek mümkün değildi. Gamze Hanım’ın evde bulunmadığı haftalarda bitkilerinin felç geçirmiş gibi olmalarının onu ne kadar üzdüğünü defalarca dinlemişti. Kimi gerçekten çürüyüp, kuruyup ölmüştü de. Onca bakım onca özen yeterli gelmiyordu, sevgi tüm canlılar için birincil ihtiyaçtı. Fatima içtenlikle sevgisini sunduğu kişileri düşündü, aralarında hayatta olan kimse yoktu. Sonra aklına Rana geldi. Gülümsedi. Yine de Fatima’nın şimdiye kadar kendini öldürmemiş olması şaşırtıcıydı.
Aslında şimdiye kadar kendini öldürmediyse o film yüzündendi. O zamanlar çiçek açmış genç bir kadındı ve müstakbel eşi olan çiçek açmaya teşne genç adamla filmi sinemada izlemişlerdi. Sinemaya ilk gidişiydi. Amerikan bezinden dikip üzerine pembe çiçekler işlediği çantası kucağındaydı ve film boyunca çantanın işlemeleriyle oynamıştı. Filmden çıktığında lavabodaki boy aynasında omzuna özenle astığı çantasındaki pembe çiçeklerin de ipekli kumaştan yeni diktirdiği nar çiçeği rengi bluzunun da hafif solduğunu fark etmişti fark etmesine ama bunu filmin ölü toprak rengindeki atmosferine bağlamak aklına gelmemişti. Filmde intihar eden bir yazardan bahsediliyordu. Yazarın intiharına dair başka ayrıntıları, ertesi gün kan dolu küveti temizleyen otel sahibi kadın ile yazara teslim edilmesi gereken mektupları getiren adamın konuşmalarından öğrenmişlerdi. Masasında yeni romanıyla öylece hayata veda etmişti adamcağız. Yayınevinden mevcut savaş ortamındaki hassas durumlar sebebiyle, eserinin çok beğenilmesine rağmen yayınlanamayacağı haberini almak onu yıkmış olmalıydı. Bir yazar yayınlatamayacaksa neden yazmaya devam etsindi ki? Karısından gelen ayrılık mektubu ise intihar nedenini iyice temellendiriyordu. Yazmaya ve sevip sevilmeye devam edemeyecek bir yazar neden yaşasın ki? O neden hâlâ yaşamaya devam ediyordu? O bir yazar değildi. Ayrıca sevdikleri onu terk etmemişti. Öyleyse yaşayabilirdi.
Fakat yaşam mücadelesinden yorulmak ne demek ta o zamanlar anlamıştı. Çiçek açmış genç bir kadınken bile bu uçsuz bucaksızmış gibi gelen yorgunluğun ve ümitsizliğin her bir zerresini hissedebildiğini düşünmüştü. Sinema salonunun boş koltuklarına sinmişti, oturuverseniz üzerinize yapışacaktı. Yerdeki halıfleksin yırtılmış kenarlarında birikenleri tabanlarınıza tutunmuştu bile. Ama en çok da perdeden yansıyan ışığın önündeki toz zerrecikleri gibi havada uçuşuyordu acı. Bu zerrelerin farkındaydı ve minik ağzını açarak birazını yuttu. Sonra da soludu, derin derin. O günden sonra havada uçuşan bu zerreler peşini hiç bırakmadı. Oysa yanındaki genç adamın kulağına “sadece birgüncük” diye fısıldamaktan kendini alamamıştı. “Birgüncük daha bekleseydi…” O günden sonra hep birgün daha bekledi. Birgünübirgüne eklemeyi adet edindi. Günleri günlere eklerken onlara gözü gibi baktı.
Fakat yazar kadar şanslı değildi. İşgalin korkunç boyutlar almasının ardından yüzlerce birgünü oldu, yine de filmdeki gibi ümidini yeşertecek haberler alamadı. Zaten sinema salonu da çoktan kapanmıştı. Oysa yazar canına kıymasaydı… Derin bir ümitsizliğe düşmesinden sadece birgün sonra, hem karısının ayrılmak istemediğini söyleyen mektubunu hem de savaşın uğramadığı güvenli bir ülkenin davet mektubunu alacaktı. Özgürce yazıp özgürce sevişecekti. Yaşam yorgunluğu bir müddet de olsa omuzlarını, zihnini ve en çok da kalbini terk edecekti. Elbette yeni bir yorgunluğa değin… Yaşam denen şey insanı öylece kendi haline bırakır mıydı hiç? Fatima hayalini kurduğu o birgün sonrasına kavuşamadı, fakat filmi izlediği için kendini öldürmedi.
Filmin çoğunu anımsamıyordu bile. Hayata devam etme azmi, kanında dolaşan kızından dolayıydı. İki yaşamlıydı o. Ölmek gibi büyük bir karar vermesi için kızının da rızası olmalıydı. Ölmüş kızının kanı onun damarlarında akıyor, tüm vücudunda geziniyordu. Böylece kızı da hayattaydı. Onun ölmesine tekrar nasıl izin verebilirdi? Fatima kızının kanıyla hayata dönmüştü ve bu kan, onun damarlarında bir emanetti. O, iki hayat yaşıyor gibiydi. Aslında hissettiği şeye yaşamak da denemezdi, ona sorsanız muhakkak şöyle derdi: iki hayat taşıyorum. Kızı, Fatima’nın elini sıkı sıkı tutmuştu, birlikte eve dönüyorlardı. O zaman bir evleri vardı, hem de çok güzel bir ev. Fakat bir kez daha evlerine el konacaktı, bir kez daha göç kapıdaydı… Geçmişte dedelerinin, ninelerinin yaşadıklarını şimdi de onlara yaşatma peşindelerdi. Artık çok daha kötü günlere erişiyorlardı. Aşama aşama her şey çığırından çıktı. O gün, kızının elini sımsıkı tutuyorken… biricik kızı bir kendisine yerleşimci diyen bir işgalcinin kurşunu ile. Minik kalbinin tam üstünden tek kurşunla oracıkta. Fatima’nın kolları arasında. Fatima donup kaldı. Kaskatıydı. Etten kastan yapılma değildi de taştan yontulmaydı. Hastaneye kaldırıldıklarında kızı Rama çoktan ölmüştü, fakat annesini terk etmemişti. Kalbinin tam ortasındaki giderek büyüyüp genişleyen kurşun deliğinden sızan kanı, içti Fatima. Kana kana içti. Böylece yeniden ten sıcaklığına kavuşmuş, taşlaşmaktan kurtulmuştu. Büzüşen damarları genişledi, kanla ya da kızıyla doldu. Damarlarında kızı geziniyordu artık. Hem eski hayatından kalan belki de tek iz damarlarındaki kızının AB Rh- kanıydı. Bunun dışında eski hayatındaki Fatima’dan kalan tüm izleri bombalar, silahlar, damgalar, küçümseyici bakışlar ve alaycı sözler ile ortadan kaldırmışlardı. Şimdi ise evet bir şimdi hâlâ vardı. Aslında bir birgün de… Yaklaşık üç yıldır çamaşır sulu bezlerle harabesini temizliyordu ve artık yer yer eski kendinden bazı izler bulmaya başlamıştı. Geçmişini tüm ayrıntılarıyla zihninde döndürüp duruyordu. Oysa uzun bir süre eski hayatı hiç var olmamış gibi davranmıştı. Yuttuğu o acı zerreciklere benzer bir toz tanesinin içine sığışarak zaman ve mekân algısını yitirmiş biçimde yapayalnız bir hiçlikte yaşamıştı. Şimdiyse yakınındaki bir şeyleri çok uzağında kalmış bir şeylere benzeterek kendine bahşedilmiş birgüne doğru yürüyordu sanki.
Gamze:
Çirkin sayılmaz, hatta güzel bile denebilir. Gök gözleri yer yer insanı ürkütse de hiç fena değiller. Boyu uzun ve kıskanılası ölçüde zayıf. Belki de tek eksiği hoş bir ifade ve farklı giysiler. Daima aynı kıyafetle gezinmesine tahammül edemiyorum artık. Rengi solmuş narçiçeği bir bluz sürekli üzerinde. Altındaki pantolon, etek her neyse değişse de bluz hep aynı. Bu soğuk günlerde de yaz sıcağında da durum değişmiyor. Kendisi böyle rahat ediyor olmalı, fakat bana göre bu hiç hoş değil. Üstelik o bez çanta da hep ortada bir yerde. İçinde ne varsa artık… Tıka basa dolu görünüyor. Sanki normal insanlara benzemekten ısrarla kaçıyor Fatima. Fakat tüm bunlar bir yana, bitkilerim ilk kez benim dışında birinin bakımıyla capcanlılar. Eski çalışanlar sunduğum yönergenin her adımını harfiyen uygulasalar bile nafileydi. Benim güzelim zamiam, nazlı medineallam, şahane limonum, benjaminim, yukam, cocom, dracaenam, calatheam… şimdi ben iş seyahatindeyken solacaklar mı diye endişelenmeme lüzum kalmadı. Yaklaşık üç yıldır kafam rahat.
İngilizce bilmesi de büyük bir artı. Yani duyunca epey şaşırdım. Üniversite mezunuymuş da aynı zamanda, Türkçesi çatpattı fakat İngilizcesi çok iyiydi bu nedenle işe almıştık, zira evde Arapça konuşan birini hayal edemiyordum. Yani anlaşamazdık o anlamda diyorum. Ben Boğaziçiliyim, Emre de öyle; e çocuklar için de pratik oluyor. Ücretsiz speaking egzersizi. Ecem’in İngilizcesi fena değildir zaten. Ali Boran da daha çocuk, dili hemen kırılır. Hem çalışanın, öyle çok konuşmasına gerek yok. İşini iyi yapsın. Zaten yanımızda çalışmaya başladığından bu yana Türkçesi de epey gelişti. Sonra bir de mühendis olduğunu öğrendik. Kadın sürpriz yumurta gibi! Ecem bu durumdan çok memnun. Matematik dersinde zorlandığı konularda hemen Fatima’ya koşuyor. Araları da bir iyi bir iyi… Kıza Rana deyip duruyor, ona sinirim bozuluyor. Tam adı Rana Ecem ama… Hoş, Ecem’in buna bir itirazı yok. Sanki benden, öz annesinden daha çok dikkate alıyor onu. Fatima da onu kızı gibi sarıp sarmalıyor. Üç yılda evden sadece üç kez dışarı çıktı, onlar da Ecem ile ilgili hep. Kızın ortaokul mezuniyeti ve on beşinci yaş günü kutlaması. Son olarak bir kez de sinemaya gitmişlerdi birlikte. İlginç bir bağ var aralarında. Biraz rahatsız edici…
Her şey bir yana kendi ülkemden birine iş vermeyi, ekmek kapısı olmayı çok isterdim; sonuçta bu mülteci sorunu bizim meselemiz değil, bizim sahip çıkmamızla hallolacak işler değil bunlar. Büyük olaylar, devletler arası sorunlar… Fakat yerli bulunmuyor, çok aradım. Yüksek ücretler de verdim, yatılı zaten yok da her gün gelip A’dan Z’ye evin tüm işini yapacak biri de çıkmıyor. Bu koca villaya tek kişi olmaz, eziyet valla hem her yer baştan başa cam, çok uzak, Beykoz’a iki vesaitle ancak gelebiliyorum gibi türlü bahane… Yersiz yurtsuz olunca kalacak yer de verdik Fatima’ya, misafir yatak odalarından küçük olan onun artık, yatılı olsa da maaşını yüksek tutuyoruz. Matematik dersi bile veriyor sonuçta kadın. Parasının tamamını biriktiriyor sanırım, dışarıya adımını attığı yok. Bir arkadaşımın temizlikçisinin memleketlisiymiş. Elinde kalan tüm malvarlığını sınırdan geçebilmek için Mısır’a rüşvet olarak vermiş. Kahire’de de bir dernek yardımcı olmuş. Hatta babası, erkek kardeşleri falan üniversiteyi Türkiye’de okumuşlar, ondan dolayı da kolaylıkla kabul alabilmiş. Her neyse… İşini çok temiz yapıyor da işte ne bileyim. Yeni bir huy da edindi, eşyaların yerini değiştiriyor. Ne yapsam bilmiyorum. Ah, bir de gölgesini etrafta unutmasa çok iyi olacak.
*
“Bu berjeri camın önüne çekmeni istemediğimi defalarca söyledim. Ayrıca yine saati şöminenin üstüne taşımışsın. Lütfen o tabloyu da kaldırma. Onun yeri orası. Üstelik bu gümüş tepsiyi vitrinde istemediğimi kaç kez söyledim. Gümüş tepsi mutfak dolabında kalacak. Onu sergilemek istemiyorum. Anlıyor musun Fatima? Dilimizi artık çok net anladığını ikimiz de biliyoruz. Ama istersen İngilizce de söyleyebilirim tekrar.” Gamze Hanım, bunları söylerken Fatima’nın benzinin solukluğunun farkındaydı. Ensesine sıkı sıkı bağladığı saçlarının da yıldan yıla ne kadar azaldığını ve cansızlaştığını görüyordu. Kaküllerindeki beyaz teller artmıştı. Onu uyardığı an, yüzüne yerleşen asabi ifadeyi de okuyabiliyordu. Fakat eşyaların yerlerini inatla değiştirmesi artık canına tak etmişti. Neredeyse altı aydır bu durum devam ediyordu. Evde sürekli bir şeylerin yeri değişiyor, Fatima’ya bir şey söylemeden tekrar eski yerlerine koysa bile ertesi gün o işteyken Fatima yine bildiğini okuyordu. Aralarında bir inatlaşma başlamış gibiydi. Fakat Fatima’nın yaptıklarında inattan başka bir şey, daha derinlere inen bir durum vardı. İçten içe seziyordu bunu Gamze Hanım. Yine de kadının bu hali sinirine dokunuyordu. “Lütfen, ben dönene kadar şu berjeri, tepsiyi falan eski yerlerine koyar mısın? Bir de hava temizleyicisini açmayı unutma. Şu tozlar bir dağılsın. Gerçekten yoruldum…”
Gamze Hanım’ın çıkarken eline tutuşturduğu gümüş tepsiyle cam kenarındaki berjere çöküverdi Fatima. Eşyaları gerçek yerlerine zaten o koyuyordu, fakat Gamze Hanım anlayamadığı biçimde onların yerlerini değiştiriyordu. Berjerin yönünün odaya dönük olmasını anlayamıyordu mesela. Camın ardındaki maviliğe nasıl sırtını dönebilirdi ki insan? Üstelik babaannesinin berjerleri daima dışarı bakardı. Konağın eşya düzeni yerle bir oluyordu Gamze Hanım yüzünden. Parmakları tepsinin kenarlarındaki kabartmalarda gezindi, çocukluğundaki konağın tavan süslemelerini andıran o kıvrımlı, asma dalı motiflerle bezeliydi tepsi. Babaannesi konaktaki tavan süslemelerine bayılırdı, gümüş tepsilere de. Hele çeyizinden bir gümüş tepsisi vardı ki. Onu gözünden bile sakınır, önemli misafirler gelmedikçe yerinden indirmezdi. Deniz kenarındaki eski konaklarından ayrılmak zorunda kaldıklarında yanına aldığı kıymetlisi üç beş eşyadan biriydi tepsi.
Şimdi bir yerleşimcinin yaşadığı o güzelim konağa dair uzun uzun hikayeler dinleyerek büyüdü Fatima. Onun insanları, öteki insanlar gibi hayat karşısında yavaş yavaş yıpranmadı. Birdenbire her şey yerle bir oldu. O henüz ruhlar aleminin sonsuz, apaydınlık, kuş tüyü mekânında uçuş uçuş sırasını beklerken tüm ailesi paramparça edilmişti. Evlerine, bahçelerine, denizlerine, portakal ağaçlarına el konularak ülkenin iç kesimlerindeki bambaşka bir yere göç etmek zorunda bırakılmalarının acısıyla nasıl baş edeceklerdi? Böylece birdenbire yıprandılar. Acı, ilk olarak bir gece yarısı aile bireylerinin saç tellerini tek tek dolaştı. Sabah olduğundaysa ağaran saçların aynadaki görüntülerinden ayrılıp başka bir yöne yansıdı, büyük dedenin zayıf kalbine… Gözüne ilk onu kestirmişti. Zavallı kalp, onca yorgunluğun üzerine tekledi, zorlandı, bir müddet sonra topladığı kanı vücuda pompalayacak gücü bulamadı. Bir iki gayret etti ama doğup büyüdüğü evinden, kasabasından göç etmek zorunda bırakılmanın yoğun acısını, birdenbire gelen bu işgalin saçma ağırlığını taşımasına imkân yoktu. Göç yoluna çıkmadan durdu kalbi. Toprağından ayrılmadı dediler. Şükürler ettiler. Bir portakal ağacının gölgesine yatırdılar. Bu sırada acı, boş durmadı. Vakit kaybetmeden diğer kurbanını buldu.
Fatima’nın babaannesi henüz gencecik bir kadındı. Yeni gelin bir taze. Kayınpederinin ölümüne gözyaşı dökerken bir yandan da güzelim eşyalarından, göznuru çeyizlerinden hangilerini yanına alabileceğini düşünüyordu. Yaşadıkları bölgenin en varsıl ailesine gelin gelmişti. Bağlar, bahçeler, konaklar, ipekler, brokarlar, gümüşler… bir cümbüş bir kalabalık ki sorma gitsin. Üstelik yeni evi denize beş adımdı. B-e-ş. Cümle kapısından koşa koşa sadece beş adımcık. Sevindiğinde, üzüldüğünde, yorulduğunda, heyecanlandığında, karabasanlar bastığında, kalbi sıkıştığında, ferahladığında o çok sevdiği maviliğe koşmayı huy edinmişti. Sadece yedi ay bile olsa denize komşu olmuştu ya dünyaya bedeldi. Üstelik önceleri de böyleydi, doğup büyüdüğü evinin bulunduğu tepelik arazinin tam karşısında tüm heybetiyle asılı duran masmavi çizgiyi görmeden güne başlayamazdı, akşamın karanlığı çökmeden az evvel onu en iyi görebildiği açıklığa yürür, ufukta beliren çizgiyle ertesi gün tekrar kavuşmak üzere vedalaşırdı. Öyle ki çocukluğunda kehribar olan gözleri yavaş yavaş gök grisine çalmış, deniz kenarındaki o eve yerleşmesinden kırk gün sonra ise iyiden iyiye gökmavisine dönmüştü.
Acı, bir bilgeydi. İnsanlık kadar yaşı vardı. Bilge geldi, Fatima’nın babaannesinin gökmavisi gözlerine yerleşiverdi. Mavi bulutlandı, bulandı. Bir daha da göğ açmadı, bulutlar dağılmadı. Ama mavi gök oradaydı. Büyüyebilen büyüdü. Yeni konaklarında, hapsedildikleri adacıklarında yaşam devam etti. Bu adacığın etrafı maddenin sıvı haliyle değil en katı haliyle çevriliydi. Dikenli teller, namlular, gözetleme kuleleri… Yine de o zamanlar adaya giriş çıkış serbestti. Fatima üniversite okuyabildi mesela. Mühendis oldu. Çiçek açmaya teşne genç adamla da böylelikle tanıştı. Annesi, Fatima’yı doğurduktan yedi ay sonra kaptığı bir hastalıktan dolayı öldü. İçlerinden biri hayata doğal biçimde gözlerini yumduğunda seviniyorlardı. Öldürülmemişti nihayetinde. İlaç eksikliği, hastane şartlarının yetersizliği alışılmış şeylerdi. Ölü annesi onu hemen terk etmedi, yavrusuna memelerinden sütünü içirdi. Bir gün bir gece daha koynunda uyuttu. Fatima terkedildiğini hiçbir zaman düşünmedi. Ölmek terk etmek değildi. Seçenekleri yoktu ki. O yüzden filmdeki yazar gibi değildi o. Hiç terk edilmemişti.
Babaannesi hayatta olsaydı ona şu an neyin iyi geleceğini söylerdi. Babaannesi aklına gelir gelmez gökmavisi gözleriyle ufuktaki mavi çizgiyi yakaladı Fatima. Berjere iyice yerleşti. Gölgesini odasında bırakmıştı. Gamze Hanım, onu ortalarda unutmasından hoşlanmıyordu. Ali Boran, gölgeye takılıp düşmüştü ya o gün Fatima çok üzüldü. Çocuğun canının yanmasını hiç istemezdi. Gölgesini sürükleyerek odasına taşıdı. Son günlerde de odasından çıkarmıyordu onu. Bir de evi ne kadar havalandırırsa havalandırsın toz zerreleriyle başa çıkamıyordu. İlk kez sinema salonunda karşılaştığı bu zerreleri minik ağzını açarak zaman zaman hâlâ yutuyordu. Gün ışığının önünde iyice belirginleşen, toz zerrecikleri gibi havada uçuşan acıya doğru ağzını açtı yine. Hızla yuttu birçoğunu. Tepsi hâlâ kucağındaydı. Geçmişte çantasındaki çiçek motifleriyle oynadığı gibi gümüş tepsideki yaprak kıvrımlarındaydı elleri. Arada işaret parmağını yalayıp tepsinin girintili çıkıntılı yüzeyinde gezdiriyor sonrasında ağzına götürüyordu. Tepsiye yapışan zerrelerin çoğunu yuttu böylece. Bunları yaparken sinema salonundaydı, pür dikkat karşısındaki dev ekrana bakıyor, camların ardındaki göğü, göğü yer yer parçalayan dalları ve mavi alanı izliyordu. Halının bitiminden yani tam ayakucundan cama kadar beş adımdı. Beş adım sonrasında tüm pencereyi dolduran o mavi alan başlıyordu… Filmdeki yazarın intihar etmediğini ve davet edildiği o uzak ülkeye gitmek için bir gemide olduğunu hayal etti. Ve daha sonra da devasa mavilik tarafından yutulduğunu.
Fatima babaannesinin mavi gözleriyle büyümüştü. Portakal ağaçlarından da denizden de kilometrelerce uzakta babaannesinin anıları ve bakışları onun gerçeği olmuştu. Zeytinliklerden dönerken, dik bir yamaçtan inerler ve daima karşılarındaki masmavi çizgiyi seyrederlerdi. Başlangıçta uzaktaki dağlar ile daha yakındaki beton yığınından başka bir şey görmüyordu Fatima. Ama büyüdükçe babaannesinden dünyayı olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi görmeyi öğrendi. Gökmavisi gözleri denizmavisini buldu. Bakmak artık sadece fiziksel bir eylem değildi. Evlerinin avlusundaki küçük havuz ise denizleriydi. Beş adımcık diyordu babaannesi. Bak Fatima kız, beş adımda suya eriyor ayaklarımız. Fatima, denizi otuzlarının başında İstanbul’da gördü. Ama ona sorarsanız doğup büyüdüğü yer, portakal bahçeleriyle ve mavilikle çevriliydi. Babaannesinin gözlerinde yaşayan acıyı, miras aldığının ne yazık ki farkında değildi. Tüm vatanını çepeçevre saran acıyı doğar doğmaz solumuştu. Ailesinin maddi imkanları ve sevgi dolu ortamı onu topraklarının her bir tanesine sinmiş acıdan biraz olsun korumuştu korumasına ama büyüdükçe toz zerreleri gibi havada uçuşup duran ve artan acıyı fark etmeye başladı. İlk kez farkında olarak o sinema salonunda tanıştı acıyla. Ümitsizlikle. Yuttuğu tanelerden sonra o da birdenbire yıprandı.
Hava temizleyici cihazı çalıştırması gerektiğini hatırlayarak doğruldu, fakat tepsiyi nereye koyması gerektiğini unuttu. Vitrinin camlı bölmesine tekrar özenle yerleştirdi. Bu sırada gözü kristal sürahi ve bardaklara takılmıştı. Tıpkı gümüş tepsi gibi kristaller de sadece çok özel misafirler için kullanılırdı. Genç adamla çiçek açtıkları o günlere geri döndü. Kristal bardaklarda içilen bol karanfilli şerbetleri düşündü. Tarık’ın ailesi için çıkarılmıştı. Fatima ile Tarık. Muhabbetiniz daima sürsün, kördüğüm olsun. Kördüğüm olsa da daima sürmedi. Süremedi. Yazarın kitabını basıma uygun bulmayan savaş ortamı, Tarık’ın da tezini onaylamadı, üniversitedeki görevinden uzaklaştırdı, direnişçi olmakla suçladı ve yok etti onu. Fatima, o film sayesinde kendini öldürmemişti fakat biricik eşi Tarık belki de o yazar gibi… Hiçbir zaman öğrenemedi. Kaçırıldı mı? Öldürüldü mü? Canına mı kıydı? Hapse mi atıldı? Hiçbir yanıtı yoktu. Birgünü ondan gelecek bir haber için de bekleyip durmuştu. Birgün gelmemiş. Günler geçmiş, Rama ölmüş, Fatima ülkesiz kalmış, çiçekler çoktan solmuştu. Kristal bardaklarsa tuzla buz…
“Fatimaaa”, diye seslenerek eve girdi Rana Ecem. Somurtuyordu. “Bu ne soğukk. Dondum yaa. Heey nerdesinn?” Konuşa konuşa mutfağa yöneldi. Kilere, mutfağın açıldığı bahçeye baktı. Fatima’yı bulamadı. Sonra telefonundan bir şeyler izliyor olmalı diye düşünerek sofanın solundaki ilk oda kapısını tıkladı. Okul çantası hâlâ omzundaydı. Ses gelmeyince kapıyı açtı ve başını içeri uzattı. Panjurlar bile kapalıydı. Fatima’nın gardırobun önüne boylu boyunca uzanmış gölgesi dışında odada yaşam emaresi yoktu. Dönüp merdivenleri çıktı. Salona girdiğinde Fatima’yı vitrinin önünde buldu. Yine bir şeylerin yerini değiştirmişti. Onca keyifsizliğine rağmen bu inatçı kadını yine aynı halde görmek hoşuna gitti. Muzip muzip gülerek “Oooo yine bir sürü şey yerinde değil. Annem kızacak desene, olaylar olaylar yine.” Artık İngilizce exercise dışında çoğunlukla Türkçe konuşuyorlardı. Rana Ecem’in esprili girişine ciddi bir sesle yanıt verdi Fatima. Ciddi olsa da kızı görür görmez üzerindeki kasvet dağılmıştı biraz. “Rana güzel kızım geldin demek. Ama biliyorsun onların hepsi asıl yerlerindeler zaten. Hep Gamze Hanım karıştırıyor.” Rana Ecem, kadının sesindeki ciddiyeti fark etse de üzerinde durmadı. Yaklaşık altı aydır süregelen bu eşyaların yeri meselesindeki arka planı kavrayabilecek derinliğe sahip bir çocuk değildi. Ayrıca berjerin yeri, gümüş tepsinin konumu onu ilgilendirmiyordu. “Annem abartıyor bence ya. Neyse. Matematik quizinden düşük aldım ya. Moralim sıfır. Acil fonksiyon çalışmalıyız. Bu akşam çalışalım mı? Nolurrr.” Fatima’nın benzi biraz olsun canlandı. Ağzı iki yana yayıldı ve yanaklarına ince bir pembelik yürüdü. Rana Ecem’in dudaklarını öne doğru uzatarak şımarık biçimde nolur demesi her seferinde onu canlandırıyor, eskiden bildiği, yaşadığı şeylere götürüyordu. “Of course, my lovely daughter.”
Rana Ecem’in yüzünde bir yaz öğlesi durgun bir denizin yüzeyine düşerek yayılan yağmur damlacıkları gibi peş peşe ferahlık veren gülücükler saçıldı. Baş belası matematikle arası Fatima’yla çalışmaya başladıklarından bu yana daha iyiydi. Fatima’nın mühendis olduğunu ve zehir gibi matematik sorusu çözebildiğini öğrendiği gün, Fatima da onun ilk adının Rana olduğunu öğrendi. Kızı Rama’yı görür gibi oldu. Sonra hemen aklına o birgün geldi. Belki de artık birgün sonrasına kavuşacaktı. Kızından üç yaş daha büyük bu çocuk, onunla aynı isme sahipti. Rana’nın babaannesinin ismi olduğunu söyledi kız. Anlamını bilmiyordu. Arapça kökenli olduğundan da habersizdi. Yapay zekaya sorarız derken Fatima söyledi: gorgeous, lovely, attractive… Rama ismiyle aynı anlamlara sahipti. Sadece biri Arapça diğeri Farsçaydı.

Bu bir fonksiyon değildir.
İlk kez o akşamki derste aklı karışmıştı Rana Ecem’in. Fonksiyonlar ünitesinin kitaptaki tanımı ile Fatima’nın çizdiği küme üzerinden gösterdiği tanım uyuşmuyordu.
Tanım: A ve B boş kümeden farklı iki küme olmak üzere, A kümesinin her bir elemanını B kümesinin bir ve yalnız bir elemanına eşleyen ilişkiye fonksiyon denir.
Kişi isimlerinin bulunduğu A kümesi tanım kümesiydi. Görüntü yani sonucu veren küme ise kan gruplarıydı ve B’ydi. A’dan B’ye bir fonksiyon tanımlanması için A’daki kişiler B’deki elemanlarla yani kan gruplarıyla eşleştiriliyordu. Kitaptaki fonksiyon tanımında, A’da açıkta eleman kalmayacak yazıyordu. Üstelik sadece bir eleman sadece bir elemanla eşleşebilirdi. Ama Fatima’nın çizip içine isimler yerleştirdiği kümesinin eşleşmeleri, fonksiyonu sağlamıyordu. Kümede Fatima, kendi ismini Rana ile Rama arasına yerleştirmişti. Hayat kümesinin bir elemanıydı onlar. İki kızının arasında güvendeydi Fatima. Rana’yı, Gamze’den en uzak yere koymuştu. Tarık ile Rama, baba kız yan yanaydı. Bu küme yerleşiminde herkesin yerini belirleyen Fatima’ydı. Eşyalarda olduğu gibi ona karışamazlardı. Yerleşimde bir sorun yoktu fakat eşleşmelere gelince her şey karmançorman olmuştu. Fatima ısrarla çizdiği bu iki küme üzerinde anlatmaya çalıştı konuyu. Rana Ecem, fonksiyonlara dair pek bir şey bilmese de okuduğunu anlayabiliyordu nihayetinde. Yazanla Fatima’nın anlattığı bambaşkaydı. İtiraz etti. Fonksiyon olmayı bırak, iki kan gruplu insan olmayacağını söyledi.
“İyi misin, kafan yerinde mi?” diye sordu Fatima’ya. “Hayalete döndü suratın. Bembeyazsın. Ayrıca hayalet demişken kanı olmayan bir insan olamaz Fatima. Kızın Rama’yı karşıdaki B kümesinden hiçbir kan grubuyla eşleştirmedin. Tamam, ölmüş ama sonuçta onun da bir kan grubu vardı öyle değil mi? Hem senin adın neden iki elemana birden gidiyor? Vampir misin sen? Başka başka kan gruplarından kan mı içiyorsun? En lezzetlisi hangisi söylesene? Ya bu arada vampir demişken sen film izlemeyi seviyorsun, acayip iyi bir vampir filmi izledim. Senin tarzın mı bilmiyorum ama şu eşleştirmeye göre tarzın gibi duruyor. … Bu arada Tarık kim? Uuff. Neden susuyorsun? İngilizce mi konuşayım? Daha fonksiyonlara girişte karıştı her şey. Bu konuyu unutmuşsun sanırım. Ne yapacağım ben ya. Çok zorrr bir konu. Tamam dur bi dakka, neden ağlıyorsun ki? Bir şey desene. Kafana takma sen. Hallederim, video falan izlerim. Ayrıca gölgen bile senden ayrı takılabiliyor. Çift kan gruplu olsan şaşırmam, seni fantastik şey senii! Hadi gül yaaa. Fatima ablacımmmm? Ver bi yanak. Ooww buz gibisinn.”
Emre ve Gamze:
“Üç yıldır evimize ailemize çok emek verdi Gamze. Şimdi onu böyle, gidecek hiçbir yeri yokken… Ne bileyim. Hiç içime sinmiyor. Hem daha iyisi yok diyen sendin. İdare etsek, ha ne dersin?”
“Haklısın, üzerimizdeki emeğini reddedemem. Ecem de ona çok alıştı. Bitkiler bile çok sevdi onu. Ama bu evdeki işleyişe karışması beni zorluyor. Ecem’in yeme düzeni, uyku düzeni hepsi Fatima’nın kontrolünde. Üstelik Ecem beni dinlemeyip onun dediklerini dikkate alıyor.”
“Yapma Gamze. Ecem ona iyi geliyor işte. Sonuçta kızının öldüğünü biliyoruz. Ne kadar alıngan ve hassassın.”
“Devam et, hadi susma. Yine o bakışla bakabilirsin bana, kızımı çalışanımdan kıskandığımı da söyleyebilirsin. Sonra da kadın kadına yapıyor bu tür şeyleri şeklinde devam edersin. Seninle tanıştığımdan bu yana hassaslık, alınganlık etiketinden kurtulamadım zaten. Neyse tamam. Bu tartışmayı bin kez yaptık. Ben Fatima’ya dair birçok şeyi tolere ettiğimi düşünüyorum fakat şu son aylardaki eşyaların yerini değiştirme huyuna alışamıyorum Emre. Kendi evimde misafir gibiyim. Sehpanın yerini değiştiriyor, örtüleri o tuhaf, eski usul biçimlere sokarak seriyor. Sanki bu evi, benim evimi, kafasındaki başka bir yere benzetmeye çalışıyor. Bir de son üç aydır yapması gerekenler biter bitmez odasına çekiliyor. Külüstür cep telefonu sürekli elinde, ne yapıyorsa artık. Yıllardır kimsenin onu aradığına şahit olmadım. Bu telefonla derdi ne onu da anlayamıyorum. Bak konuştukça içimde biriktirdiğim birçok şeyi döküyorum oraya.”
“İyi de hayatım. Fatima evi tertemiz yapıyor, işini aksatmıyor. Üstüne çocuklarımıza ders anlatıyor. Bak şu an Ecem’in odasında çalışıyorlar. Akşamın dokuzu oldu fakat henüz odasına çekilmiş değil. Hem ortada gezinmemesi, bir şeyler yapmaya devam ederek ses çıkarmaması benim açımdan daha konforlu. Kendi iç aleminde yaşıyor kadıncağız. Çok acı çekmiş olduğuna eminim. Eşya konusunda haklısın kabul. Ama biraz idare edelim. Eşyaları da takma bu kadar kafana. Salla gitsin ya. Hem bu değişiklik dönem ortasında Ecem’i de derslerini de sarsar. Üstelik dediğim gibi zavallının sığınacağı başka hiçbir kapısı yok muhtemelen.” Emre karısıyla arasındaki buzları eritmek amacıyla gülümsedi. Hatta göz kırptı. Fakat Gamze bu sırada Emre’ye değil tam karşısındaki şömine saatine kitlenmişti. Hiçbir şey fark edecek durumda değildi.
“Onun gidecek yerinin olmaması bizim sorumluluğumuzda değil. Benim problemim değil.” dedi robotik bir sesle. Her kelimeyi tek tek vurgulayarak sarfetmişti. Bunları dedikten sonra kitlendiği antika şömine saatini, eski yerine götürmek için ayaklandı.
Emre, Gamze’nin saati milimetrik bir hesapla eski yerine yerleştirmesini bir süre sessizce izledi. “Sorumluluk dediğin şey Gamze, sadece altına imza attığımız sözleşmelerden ya da ebeveynliğimizden ibaret değil bence. Birinin çaresizliğini görmek bence en büyük sorumluluğu yükler insana. Senin Fatima’nın çaresizliğini görmezden gelmen bu gerçeği yok etmiyor maalesef. Sen o saati büyük bir titizlikle eski yerine koyarken aslında dünyayı sadece kendi istediğin o kusursuz düzenin içinde istiyorsun. Anlıyorum seni, fakat her şeyi kontrol edemezsin ve yine her şey talep ettiğin gibi kusursuz işleyemez. Bırak berjerler cama dönük dursun. Kadıncağız bir müddet sonra vazgeçecek belki bu takıntısından. Tamam, Fatima’nın gidecek yerinin olmaması teknik olarak bizim problemimiz olmayabilir; ama bu bir yandan da bizim için vicdani bir mesele. Ben bu kararı veremem. Bu kadar netsen tamamen senin sorumluluğunda bu mesele. Ben yokum.”
“Yine öğretmenim gibi konuşmaya başladın. Sen ve o büyük vicdanın. Sana göre her şey ne kadar net, öyle değil mi Emre? İki güzel felsefi cümle kurunca ve olaya müdahil olmayınca bütün insanlık meseleleri çözülüveriyor, vicdanın tertemiz oluyor. Ama o yüce vicdanın, eşyaların yerinin değişmesini umursamadığı için devrede. Sana dokunan bir mesele olsaydı da böyle konuşabilir miydin? Eşyalarımın yerinin sürekli değiştirilmesine katlanmak ne demek anlayamadığın için rahatlıkla ders veriyorsun bana. Sen büyük patron olarak işten çoğu akşam çok geç çıkıp eve geldiğinde o konforlu sessizliğin tadını çıkarırken, ben evden çalıştığım günlerde kendi kızımın benden çok ona sığınmasını anbean izliyorum. Senin çocuklarınla vakit geçirmek gibi bir derdin de olmadığı için bu rahatlığın anlaşılır bir durum. Senin vicdanın çok asil olabilir ama benim evimdeki huzurum her şeyden önemli. Ayrıca, beni yine o taş kalpli, bencil kadın pozisyonuna düşürmene izin vermeyeceğim. Az önce sert konuşmuş olabilirim fakat Fatima’yı ben de seviyorum; üç koca yıldır ailemizden biri oldu. Onu yarın sabah kapının önüne koysak inan senden çok üzülürüm, içim sızlar.”
*
Ders sırasında allak bullak olan zihni odasına geçerken salondan duyduğu bölük pörçük birkaç kelimeyle iyice alt üst olmuştu. Kapı önüne koymak, aileden biri, üzülmek… Uzun süre dertop olup yaşadığı anlamsızlık içine çekiliyordu tekrar. Bir anafordaydı ve yutulmak üzereydi. Elini uzatıp imdat edeceği kimse yoktu. Rana bile yaşadıklarıyla alay etmişti. Fonksiyon değilse de gerçek değil miydi tüm bunlar? Hem de çok gerçek. Ne diyorlardı, acı gerçekler… Fatima’nın acı gerçeklerine hoş geldiniz. Alaycı kahkahalarınızı inanmayan bakışlarınızı kapı dışında bırakınız.
Odasına girince gölgesini yatağa boylu boyunca uzanmış buldu. Pencerenin panjurunu açarak yatağa, gölgesinden kalan daracık alana sığıştı. Birgünün geleceğine sahiden inanmıştı. Geliyor gibi de olmuştu sanki. Eskide kalan ona ait şeylerin tekrar onu bulduğunu sanmıştı bir müddet. Konak, eşyalar, deniz, Rana… Yattığı yerden pencereye doğru baktı, gecenin karanlığında maviliği seçemiyordu ama tam karşısında olduğunu biliyordu. Bu evrende onu bir tek evdeki bitkiler seviyordu. Ve onun kökleriyse şu an havada asılıydı. Tutunacakları kök salacakları bir toprak parçası yoktu. Ait olduğu bir yer bir şey yoktu. Ait olduğu şeyin belki de geçmişte izlediği o film olduğunu düşündü. Dün internette aylar süren araştırmadan sonra nihayet o filmi, çiçek açmış bir genç kızken izleyip toz zerreleriyle ilk kez tanıştığı, birgününü beklemeye başladığı o filmi bulmuştu.
Açtı. İki büklüm yattığı yerden telefonunun ekranına odaklanıp izlemeye başladı. On yıllar sonra. Arada bir bedenini saran soğuk bir ürpertiyle titriyor. Fakat hiç hareket etmeksizin aynı noktaya bakmaya devam ediyor, üzerine yorganı çekecek dermanı bulamıyordu. İzlerken sahiden filmin çoğu ayrıntısını hatırlamadığını anlamak ürpertilerini artırmıştı. Yazar ölmeseydi de Fatima’nın sandığı gibi bir birgüne kavuşamayacaktı. Karısı savaştan kaçabilmek için geçiş iznine ihtiyaç duyduğu için ona dönmek istemişti. Yazarın davet edildiği deniz aşırı ülkeye o da gidebilecekti böylece. Ortada sevgi ya da bağlılık falan yoktu. Üstelik gerçekten de yazar kendini öldürmeseydi de birkaç hafta sonra bindiği geminin batması nedeniyle maviliğe karışarak ölecekti. Birgün diye bir şey yoktu. Film bitmişti ve Fatima birkaç dakika ekrana kör gözlerle bakmaya devam etti. Titreme nöbeti artmıştı. Bakışlarını ekrandan pencereye kaydırdığında göğde süzülen beyaz taneleri fark etti. Havada uçuşan acı zerreleri evden dışarı taşmıştı demek. Gündüz odaları havalandırmak için açtığı pencerelerden çıkmış olmalıydılar.
Doğruldu. İlerledi. Tam odadan çıkarken komodinin üstündeki pembe çiçekli Amerikan bezinden çantasıyla göz göze geldi. Nedensizce onu da aldı yanına. Varı yoğu bu çantanın içindeki üç beş şeydi. Gölgesi halen yatağın üzerindeydi. Odadan çıkmadan dönüp ona, ağırlığına ve yorgunluğuna baktı. Ev terlikleriyleydi. Çimenlerdeki ıslaklık terliklerini yalamaya başlamıştı. Fakat nemlenen ayakları umurunda değildi. Etrafında uçuşan beyaz renkli zerreler başını döndürüyordu. Minik ağzını açıp dilini uzattı. Ferah bir soğukluk hissetti. Dilini damağına bastırarak yutkundu. Öteki zerrelerin acımsı tatlarına hiç benzemiyordu. Kirpiklerine biriken, yüzüne yapışan zerreler onu hafifletiyordu. Havuzun kenarındaki şezlonga uzandı. Çantasındaki pembe çiçeklerle oynuyordu. Titremeleri sürekli hale gelmişti fakat kendini uzun yıllardır hiç bu kadar hafiflemiş hissetmemişti. Birgüne sahip değildi artık. Birgününün olmaması hem eksik hem de tüy gibi hissettiriyordu. Beyaz zerreleri yutmaya devam ediyordu. Parmak uçları kolları gövdesi ev terliği nar çiçeği bluzu göz kapakları beyazla kaplanıyordu. Şimdi saçlarının tüm telleri bembeyazdı. Beklediği birgün belki de bugündü? Birgün vardı ve gelmişti işte. Çantası kolunda, sağ eli pembe çiçeklerle oynarken öylece gelmişti işte. Beklediğine değmişti, gelmişti işte. Şezlongda bembeyaz bir kabartı… Mavi gök oradaydı. Mavi deniz de.
Yorum Yaz