Ana Sayfa SÖYLEŞİ Veysel Altuntaş ile “İpler Dolaşınca” Üzerine
SÖYLEŞİ

Veysel Altuntaş ile “İpler Dolaşınca” Üzerine

Paylaş

İçinde bulunduğumuz hâlin kendisi bütün varmaların ötesinde bir anlam taşır.

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik

Adını, imzanı ilk defa bir dergide görmenin üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçti. Uzun ve zahmetli bir yolculuk olduğunu biliyorum. Nereye vardın ya da nereye varılır?

Edebiyat yolculuğu, kendi içinde türlü “varma” ihtimallerini barındıran, menzili belirsiz uzun bir seyir. Bu durakların arası da eşit bölümlere ayrılmış değil. Kimi aylarla ölçülür, kimi yıllarla. Hangisine vardım, hangisine yakınım, hangisi bana ebediyen kapalı kalacak; bilmiyorum. Daha doğrusu, bunları bilmediğimi ve bilemeyeceğimi bildiğim bir durakta bekliyorum. Bu bekleyişin kendisi de bir tür yolculuk belki. İnsanın kendine doğru ilerlediği ama hiçbir zaman tam olarak varamadığı bir yürüyüş.

Yine de neredeyse yirmi yıldır bir şekilde yazmaya devam edebilmenin latifliğini içimde duyuyorum. Belki de edebiyatla uğraşımın temel saiklerinden biri buydu: güzel olanla, latif olanla hemhâl olmak. Çünkü yazı güzeldir, anlam güzeldir, kitap güzeldir. Onlara yaklaşmanın, onlarla temas kurmanın insana onların güzelliğinden bir şey sirayet ettireceğine inanıyordum, hâlâ da inanıyorum. Zira insan, temas ettiği şeyle dönüşür. Kelimelerle meşgul olanın iç dünyası da kelimelerin inceliğine doğru evirilir.

Sirayet ettirir diyorum çünkü edebiyatın kendisi, bulaşı olan bir hâl gibidir. Ama bu, kaçınılan değil, bilakis isteyerek yaklaşılan bir “hastalık”tır. İnsan, bu hastalığın ateşini içinde taşımaktan şikâyet etmez. Aksine o ateş sönmeye yüz tuttuğunda bir eksilme, bir yoksullaşma hisseder. Belki de asıl sancı, yazının içimizden çekilmeye başladığı zamanlardadır. Çünkü o an sadece kelimelerin değil, anlamla kurduğumuz bağın da zayıfladığı andır.

Bu yüzden bir yere varma meselesi üzerine kesin hükümler kurmak mümkün görünmüyor. Varmak dediğimiz şey çoğu zaman bir yanılsama. Asıl olan; yolda kalabilmek, o hâli sürdürebilmek belki de. İçinde bulunduğumuz hâlin kendisi bütün varmaların ötesinde bir anlam taşır.

Belki de edebiyatın sunduğu en büyük lütuf, tam da bu “latiflik” hissidir: Varmaktan ziyade o “an”a, sonuçtan ziyade sürece ait bir incelik.

İpler Dolaşınca, ikinci öykü kitabın. İlk romanının ve iki çocuk kitabının ardından yeniden öyküye dönmüş oldun. Dönmek mi demeli yoksa hep buralarda mıydın? Türler sınırlar mı seni yoksa mesele aslında odak noktasında mı?

Dönmek kelimesi, sanki bir yerden uzaklaşmışım da sonra yeniden oraya varmışım gibi bir mesafe ima ediyor. Oysa ben edebiyatın türler arasında kesin sınırlar çizdiğine hiçbir zaman tam olarak inanmadım. Roman da öykü de çocuk kitabı da aynı damarın farklı mecralara akması gibi geliyor bana. Bu yüzden “dönmek”ten ziyade, suyun yatağını değiştirmesi gibi bir hâlden söz etmek daha doğru olur belki. Hep buralardaydım. Sadece bazen kelimelerin dizemi uzadı, bazen kısaldı, bazen de daha saf ve duru bir dile bürünme ihtiyacı hissetti.

Tür meselesine gelince bunu bir sınırlama olarak görmekten ziyade bir imkân alanı olarak düşünüyorum. Her tür kendi içinde başka bir derinlik, başka bir yoğunluk talep ediyor. Roman, geniş zamanlı bir düşünme ve kurma biçimi sunarken öykü, daha dar bir alanda, daha keskin bir yoğunlukla var olmayı gerektiriyor. Çocuk kitapları ise bütün bu katmanların içinden süzülüp daha berrak bir dile ulaşmayı zorunlu kılıyor. Ama bütün bu farklılıkların merkezinde değişmeyen bir şey var: hikâyemiz.

Sanırım mesele tam da burada, yani hikâyede düğümleniyor. Türler, o odağın etrafında şekillenen biçimler sadece. İnsan neyi söylemek istiyorsa, hangi meseleyle hemhâl oluyorsa, kendine en uygun formu da orada buluyor.

Kurguyu, bir olayı katman katman inşa etmeyi sevdiğin anlaşılıyor. İpler Dolaşınca’da üst kurmaca tekniğine, yazar-anlatıcı-kahraman iç içeliğine, yazma aşamalarının bir yazı konusu hâline getirilmesine sık sık rastlıyoruz. Senin baktığın yerden ne görülüyor?

Yazarken neyi sevdiğinizi gördükçe yazınız da ona göre şekil alıyor bence. Ben her yazdığımda, bunu başka biri yazsaydı ben onu beğenir miydim sorusunu zihnimde diri tutmaya çalışıyorum. Bu soru, yazının hem iç disiplinini hem de estetik çerçevesini belirleyen bir dairesel sınır gibi bende. Belki de o yüzden öykünün bir atmosferinin olmasına, bir olayın yalnızca görünen yüzüyle değil, ardında taşıdığı ihtimallerle birlikte var olmasına daha çok meylediyorum.

Üst kurmaca, yazar-anlatıcı-kahraman arasındaki geçişkenlik ya da yazma eyleminin bizzat metnin konusu hâline gelmesi… Bunların hiçbiri benim için başlı başına bir teknik tercih değil aslında. Daha çok, yazmak istediğim yazıların zorunluluğu gibi. Çünkü eğer bir atmosfer kurmak istiyorsanız sadece bir hikâye anlatmazsınız. Aynı zamanda o hikâyenin nasıl kurulduğunu, nasıl eksildiğini, nerede kırıldığını da ima edersiniz ki okuyucuyla aynı yerden baktığınızdan emin olasınız. Metnin kendi aynasına bakması, kendini yoklayıp yeniden kurması bana daha sahici bir öykü atmosferi sunuyor.

Yazıyı bir inşa süreci olarak görmek de buradan geliyor. Ne kadarını söylemeli, ne kadarını saklamalı. Çünkü hayatın pencereleri var. Ve yazının atmosferini kurmak istiyorsak bu pencerelerden birinden bakıyormuş hissini vermek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek hayatta da var olan bu gerilim, yazının asıl gerçekliğini oluşturuyor bence. Hikâye dediğimiz şey biz aciz varlıkların kendi pencerelerinden gördüklerini diğer insanlara aktarma çabası değil mi? Her insanın bir hikâyesi var zira. İster yazsın ister yazmasın.

Yazarken benim baktığım yerden çoğu zaman şu görünüyor: Yazı, dışarıdan kurulan bir yapıdan çok, içeriden büyüyen bir organizma gibi. Yazar, anlatıcı ve kahraman arasındaki sınırlar da bu yüzden belirgin değil bende. Çünkü anlatanla anlatılan arasındaki mesafe kapandıkça metin okuyucunun hissedeceği gerçekliğe yaklaşma imkânı buluyor.

Yazıyı bir inşa süreci olarak görmek de buradan geliyor. Ne kadarını söylemeli, ne kadarını saklamalı. Çünkü hayatın pencereleri var. Ve yazının atmosferini kurmak istiyorsak bu pencerelerden birinden bakıyormuş hissini vermek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek hayatta da var olan bu gerilim, yazının asıl gerçekliğini oluşturuyor bence. Hikâye dediğimiz şey biz aciz varlıkların kendi pencerelerinden gördüklerini diğer insanlara aktarma çabası değil mi? Her insanın bir hikâyesi var zira. İster yazsın ister yazmasın.

Editörlük mesleğini icra ediyorsun. Roller çatışıyor mu? Bir metne editör olarak, yazar olarak ya da okur olarak bakmanın imkânları ya da zorlukları nelerdir sence?

İyi bir metin keşfetmekle iyi bir öykü yazıyorum hissinin birbirine benzer olduğunu keşfettim. İkisinde de yazın dünyasına yeni bir şeyler kazandırmanın güzelliğini yaşıyorum. Bu benzerlik, editörlükle yazarlık arasında görünmez bir köprü kuruyor aslında. Biri metni meydana getirirken diğeri onu yazın dünyasına hazırlıyor. İki durumda da metnin imkânlarını yoklamak, sesini daha berrak hâle getirmek gibi ortak bir dikkat hâli söz konusu.

Ama elbette bir okur olarak okuduğum metinde odak problemi yaşadığım zamanlar oluyor. İyi bir editöryal süreçten, redaksiyondan, tashihten geçmemiş eserleri okurken okuma amacımdan saptığımı hissediyorum. Metnin ne söylediğinden çok nasıl söylediğine takılıyor, okuma amacımdan kopuyorum. Bu da ister istemez okur tarafımı zorluyor çünkü aslında her metne önce bir okur olarak yaklaşmak istiyorum.

Roller çatışıyor mu sorusuna gelince… Bazen evet, ama çoğu zaman bu çatışma verimli bir gerilime dönüşüyor. Yazar tarafım daha çok sezgiyle, akışla, metnin kendi karanlık dehlizlerinde ilerlemeyi isterken editör tarafım mesafeyi, açıklığı ve tutarlılığı talep ediyor. Bu iki sesin birbirini tamamen bastırmasına izin vermemeye çalışıyorum. Yazarken editörü biraz geri çekmek, metnin ilk hamlesini özgür bırakmak gerekiyor. Ama metin belli bir aşamaya geldiğinde bu kez editörün soğukkanlılığına ihtiyaç duyuyorum.

Okur tarafı ise ikisinin arasında bir yerde duruyor. O, hem en saf hem de en acımasız olan. Çünkü metnin gerçekten işleyip işlemediğini, bir karşılık bulup bulmadığını en çok o belirliyor. Bir metni yazarken de düzenlerken de aslında içimdeki o okurun dikkatine güveniyorum. Onu ikna edemediğim bir metnin başkasına ulaşması zor görünüyor bana.

Belki de mesele bu rolleri kesin çizgilerle ayırmak değil, aralarındaki geçişkenliği doğru zamanda doğru şekilde kurabilmek. Her birinin bakışı, diğerini zayıflatmak yerine derinleştirdiğinde ortaya daha sahici, daha sağlam metinler çıkıyor. Bu yüzden ben bu üç hâli bir çatışma alanı olarak değil, öykümü ayakta tutan sac ayakları gibi görmeyi tercih ediyorum. Tercih ediyorum ve böyle yapabilmek ümidini taşıyorum.

İpler Dolaşınca ile ilk öykü kitabın Yaşamak Sandığım arasında yedi yıl var. Bir yazarın zamana yayılan öykülerde ne değişir, neler eksilir, neler artar? Yazarın yaşamında meydana gelen irili ufaklı değişiklikler öykülere nasıl sızar? Sende ne oldu ve nasıl oldu?

Yedi yıl ifadesini görünce şöyle bir irkilmedim desem yalan olur.

“Zaman ne de çabuk geçiyor Mona”

İnsanın gerçek hayatının da belirli dönemleri olur. Şimdi baktığımda bazı dönemlerle ilgili aklımda kalan sadece öykülerim. İnsanın yaşadığı her şey bir öykü gerçi, değil mi? Ama kâğıda dökülen öykülerden bahsediyorum ben. Yazıya dönüşenler, zamanın içinden süzülüp kalanlar… Sanki yaşadıklarımız değil de yazabildiklerimiz kalıyor bizimle. Geriye dönüp baktığımda o yedi yılı takvim karşılığıyla değil, metinlerin içindeki izleriyle ölçtüğümü fark ediyorum.

Öykülerde ilk değişen şeyin bakış olduğunu düşünüyorum. Bu, belki bir olgunlaşma meselesi değil de daha çok bir kabullenme hâli: Her şeyi söyleyemeyeceğini ama söyleyemediklerinin de metne dâhil olduğunu fark etme hâli.

Neler eksilir, neler artar sorusu da burada anlam kazanıyor. Zamanla bazı aceleler eksiliyor mesela.

Yaşanan hiçbir şey olduğu gibi geçmiyor öyküye ama hepsi bir iz bırakıyor. Hayatla kurulan ilişkinin biçimi değiştikçe öykülerin de tarzı değişiyor. Daha önce sert olan bir yer yumuşayabiliyor ya da tam tersi, fark edilmeden bir kırılganlık yerini daha keskin bir dile bırakabiliyor.

Bende ne oldu sorusuna gelince… Sanırım en çok mesafe duygusu değişti. Hem kendimle hem yazdıklarımla arama koyduğum mesafe. Eskiden daha içeriden, daha doğrudan yazdığımı hissediyorum. Şimdi ise o mesafeyi bilinçli olarak kurmaya çalışıyorum çünkü o aralıkta metnin nefes aldığını, kendi sesini bulduğunu görüyorum.

Nasıl oldu kısmının ise net bir cevabı yok. Tıpkı bir menderesin yatağını genişletmesi gibi. Ne zaman oldu, nasıl oldu tam olarak bilemezsiniz ama bir gün bakarsınız ki akış değişmiş. Belki de o yedi yılın asıl karşılığı tam olarak budur.

Berhava için konuşuyoruz madem sormadan edemeyeceğim: Hem Berhava’nın hikâyesine hem de dijital mecraya taşınmamızın sendeki karşılığına ve elbette edebiyatta dijitalleşmeye dair neler söylemek istersin?

Berhava, matbu olarak çıktığında çok farklı bir heyecan vardı. O tatlı, munis duyguyu hatırlıyorum. Dijital mecraya geçme meselelerini konuştuğumuz zamanlarda da yeni imkânların elimizde olduğunu görmenin heyecanını yaşamıştım. Edebiyat biraz imkân işi. Yani hem üretenin hem de üretilenin kendi alanını bulması gerektiğini düşünüyorum.

Hatırlarsın, sesli kitap meselesini bir ara uzun uzun gündemimize almıştık edebiyat camiası olarak. Yazılı kitabın yakın zamanda ömrünün biteceği konuşuluyordu. Ama şimdi baktığımızda güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor sesli kitap. Bunun yanında da matbu kitap da güçlü bir şekilde devam ediyor.

Dijital dünyanın kolay ulaşılabilirlik gibi çok önemli bir kozu var. Ulaşılabilir olması onu hızın kurbanı etmeliyiz anlamına gelmemeli tabii.

Berhava’nın hikâyesi de biraz bu iki uç arasında salınan bir tecrübe aslında. Matbu hâliyle daha sınırlı ama daha yoğun bir temas imkânı sunuyordu. Dergiyi eline almanın, sayfaları çevirmenin eşlik ettiği okuma hâlinin kendine özgü bir güzelliği vardı. Dijitale geçtiğimizde ise bu temas biçimi değişti. Fiziksel yakınlık azaldı belki ama erişim kolaylaştı. Daha fazla kişiye, daha farklı okuma alışkanlıklarına ulaşma imkânı doğdu. Bu da ister istemez derginin sesini, ritmini hatta metinle kurulan ilişkiyi dönüştürdü. Ya da dönüştürmeli demeliyim.

Aslında edebiyatın özü aynı kalıyor. Değişen şey, onun kamuoyuna sunuluş biçimi. Dijital mecrada metin daha hızlı karşılık bulabiliyor, daha çabuk görünür oluyor. Ama bu hızın, metnin iç derinliğini aşındırmasına izin vermemek gerekiyor. Belki de bugünün en temel meselesi bu: Hız-kolaylık ile derinlik arasındaki dengeyi kurabilmek.

Sonuçta edebiyat, tarih boyunca mecrasını değiştirerek varlığını sürdürmüş bir alan. Sözlü kültürden yazıya, yazıdan matbuya, matbudan dijitale… Her geçişte bir şeyler eksilmiş gibi görünse de aslında başka imkânlar doğmuş. Mesele, bu imkânların içinde kaybolmadan metnin özünü koruyabilmekte yatıyor. Berhava’nın serüveni de benim için tam olarak bunu ifade ediyor: Değişen şartlar içinde aynı dikkati, aynı özeni, aynı kreatifliği sürdürme çabası.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi...

SÖYLEŞİ

M. Fatih Kutlubay ile “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Üzerine

berhava söyleşi “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına...

SÖYLEŞİ

Bozdünya Üzerine – Hece Öykü

Hüseyin Ahmet Çelik ile Bozdünya Üzerine “İnsanın, hayatın ve eşyanın hem kendisi...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”