Gece, şehrin üzerine parfüm kokusu gibi yayılır; ışıklar cam vitrinlere vururken, cam içindeki silisyumu açığa çıkarır. Işık kum tanesi gibi ellerimizin arasından akıp gider. Bir vitrinin önünde durunca, aramızdaki görünmezlikle yalnızlığımın aynı maddeden yapıldığını hissederim. Lüks, burada yalnızca parlak bir kumaş gibi değil; bir vaad ediş: ‘Daha iyi bir dostluk, daha özgür bir benlik.’ Fakat parlatıcı, çoğu zaman özgürlüğün değil, özgürlüğe benzeyen bir uyumun ışığı gibi görünür. Byung‑Chul Han’ın söylemiyle, çağımızda özgürlük çoğu kez kendi zıddına, gönüllü bir itaat biçimine dönüşürken; benliğin parıltısı, sisteme uyumun gece lambası olur.
Lüksün tanımında, ‘fazlalığın masumiyeti’ var: işten, zorunluluktan sapan bir masumiyet, boşluğa açılan küçük bir pencere gibi. Lüks, nefes değil ritim gibi; nefsin ritmi, görünürlüğün ritmi, paylaşılır olmanın ritmi. Bir şeyi ‘sahip olmak’tan önce ‘göstermek’ üzerinden inşa ederken; gösterilmeyen, ölçülmeyen, sayılmayan şeyi sanki hiç olmamış gibi bir kenara atıverdiğimizi nasıl anlayabiliriz? Şeffaflık, mazur görülemeyecek kadar parlak bir kelimeyse ve her şeyi anlaşılır kıldığını iddia ediyorsa, bizi anlaşılmanın zulalarına istiflemesi ne kadar anlaşılır. Lüksün masumiyetine duyduğumuz özlemle, özgürlükle kurduğumuz ilişkiyi suç üstünde yakalamaya benzer bu durum.
Şehirlerin vitrinleri kadar edebiyatın vitrinleri de öğreticidir. Oradaki kum daha iri tanelidir, boğazı düğümler, yutkunmayı hatırlatır. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ında C.’nin Beyoğlu sokaklarında amaçsız dolaşması, ‘boş zaman’ın modern şehirdeki kırılganlığını tanıdık bir kelimeyle anlatır: boşluk, özgürlüğün dilinden konuşur, ama günün sonunda yine bir saat ayarına, bir randevuya, bir vitrine koşarak gider.
Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, kurumun absürt düzeni yalnızca bir bürokrasi hicvi değildir; modernliğin görünmez ayarlarına, ‘zamanın ayarlanması’na dair ironik bir aynadır. Toplum, zamanı estetik bir biçim gibi vitrine koyarken, insan içindeki gerçek boşluğu nasıl unutur!
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında, parlak nesneler değil, parlak olmayan varlık biçimleri cereyan eder; başarının vitrinine bakıp içeri girmeyi reddeden, kendi gölgesini kuşanan karakterler. Atay, parıltının dışındaki alacakaranlıkta bir özgürlük olasılığı sezer; ‘tutunamamak’ bu yüzden kayıp değil, bir tercih olarak okunabilir.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi ise nesneyi hafızada sergiler. Bir iğnenin, bir eldivenin, bir kolyenin içinde büyüyen bir müze, lüksün parıltısını bir kenara bırakıp eşyanın sessiz arşivine dönüşür. Parıltısız nesnelerin, hayatımızda bıraktığı izi kim silebilir? Belki de lüks, silinmeyen izlerimizin toplamıdır; göstermediğimiz şeylerin ağırlığı.
Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sunda salonlar, kumaşlar ve niş vazolar zaten gösterişli olan dünyanın nefesini daraltır. Salondaki hava ağırlaşır ve lüksün süslediği mutsuzluk görünür hâle gelir: demek dersiniz parıltı, yalnızca eşyaya değil, hüzne de yapışabilir.
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sında ise, bir ceket astarının katlarında, yalnızlık kadar ince kırışıklıklar vardır. Bu kez vitrinler yoktur, bir yüz parıldar; insanın kendine sakladığı bir ışık gibi. Ne zaman aydınlanacağını bilmeden saklar insan o ışığı. Ta ki ışık kendini unuttursun. Ve Sait Faik’in balıkçıları, kahveleri, kıyı ahalisinin mütevazı hayatları, şehrin görünmez tarafında dolaşan lüksü: temasın, bakışın, paylaşılan sessizliğin lüksünü bir arada anlatır.
Zola Kadınların Cenneti adlı büyük mağazayı bir masal kahramanı gibi anlatır: ışıklar, kumaşlar, merdivenler ve kokular, hepsi arzunun iskeletine eklemlenir. Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri, güzelliğe giydirilen tuhaf kasveti taşır: ve parıltı adeta bir gölgeyi işaret eder.
“Acı çeken yolcunun biri
Sana değip geçse yolundan,
Gider omzundan, kolundan
Taşan pırıltıyla dipdiri.” (s.154)
Benjamin’in Pasajlar’ında flâneur’ün gözünü ödünç verir bize; vitrinlerin önünde oyalanırken, aslında zamanın ve rüyanın yanından geçtiğimizi hatırlatır. Aktarma eyleminden, anlatma edimine geçiş yapar. Başkalarının zamanları ve rüyalarına. Vitrinler, bir düş kabuğudur: içini görmek için değil, içimizdeki boşluğu aydınlatmak için girilir.
Opasitenin Lüksü
Yıllar önce bir dostum, ‘En büyük lüks, telefonu evde unutmak’ derdi, diyeceğim yıllar sonra bir gün. Bu cümlenin, bütün tüketim sözlüğünden daha açıklayıcı olduğunu düşüneceğim: görünmeme hakkımı, geç kalma hakkımı, cevap vermeme hakkımı sonuna kadar kullanacağım. İnsanın, kendini göstermediğinde eksilmiş sayıldığı bu çağda, ‘eksilmenin’ başka tür bir tamamlanışa çıktığını fark edeceğim o gün. Benlik saklanma değil, korunma yeri olarak var olacak: mahremiyet içeren karartma perdesinin arkasında bir odada sanat filmi izleyeceğim.
Bir kış akşamı, ışıkları yer yer sönük bir caddede yürürken, bir vitrinin önünde durmak yerine bir mektup yazmayı seçeceğim. Mektup, şeffaflığı; gecikmenin, beklemenin, hatta susmanın dilini öğretecek. ‘Gönderildi’ ibaresi olmadan; bildirim sesi olmadan; yalnızca insanın, kelimelere emanet ettiği kırılganlık var olduğunda. Belki de lüks, bu kelime denen anlatı biçiminin içinde kendine yer bulamayacak ve saklanacak: acele etmeden; uzun cümleler kurmaktan çekinmeden, paylaşılamayan değil, paylaşıldıkça çoğalan, bir mektup gibi: beklemeyi öğrenen bir hayata doğacağım. Vitrinlerin önünde durmaya devam edeceğim bir süre daha; şehir, parıltısını bizden esirgemeyecek. O gün ekranı kısmayı öğrenebiliriz: görünürlüğün ritminden bir adım geri, hızın kapısından yarım adım dışarı. Lüks, belki o yarım adımda kendini bulacak: beklemenin hakkını; söylemeden önce susmanın hakkını; görünmeden önce görmenin hakkını vereceğiz. Özgürlük, gösterilecek bir şey olmaktan çıkıp; taşınacak bir ağırlık, korunacak bir gölge olarak kendini konumlandıracak. Denemenin payına düşen de bu: kelimeyi bir vitrin değil, bir oda gibi kullanmak; insanın içine sığacak bir yer açmak için.
Yorum Yaz