Ana Sayfa ÖYKÜ “Ercan Gökçe’nin Aşırı Sıkıcı ve Normal Hayatından Bazı Kareler” – Yasin Taçar
ÖYKÜ

“Ercan Gökçe’nin Aşırı Sıkıcı ve Normal Hayatından Bazı Kareler” – Yasin Taçar

Paylaş

Eray Sarıçam’a…

Ercan metroya üç dakika kaldığını görünce sevindi. Tabelaya bakmasıyla düşünmeye ara veren zihni yeniden aynı gündemi hatırlattı: Zam istemeliydi. Ama nasıl? Anlatmalıydı. “Efendim” demeliydi, “bir yıldır çalışıyorum sizinle, asgariye zam oldu, seyyanen üç bin lira zam dediniz, Kasım’da düzenleme getireceğiz dediniz, hiçbir şey olmadı. İşte efendim malum İstanbul, kiralar…” Yok, diyemeyeceğini biliyordu. Ama bir şekilde demeliydi. Ercan, Kadıköy’de Özgürlük Parkı’nda çocuk treninin makinistiydi. Bir tur 80 lira, Barış Manço eşliğinde, çocuklar ve anne babaları, üç dakikalık tren turu. İşinden memnundu. Bütün gün Barış Manço (özellikle Arkadaşım Eşek) ve çocuk kahkahaları duyuyordu. Ama işte maaş… Maaş düşüktü. Eşi de her akşam zam işini konuşup konuşmadığını soruyordu. Kadın haklıydı. Ercan çekinmemeliydi. Ev geçindiriyordu Ercan, kolay bir şey miydi? Hele ki İstanbul’da! Metro geldi, bindi, bulduğu ilk boş yere oturdu.

Yanında iki ihtiyar vardı. Sohbet ediyorlardı. Ercan onları dinlemek istedi, böylece hem belki şiir malzemesi bulabilir hem de maaş konusunu unuturdu. Bunalmıştı. Kulak verdi. “Bu metroların şoförü yok, biliyor muydun?” “Biliyordum da nasıl gidiyor? Arıza vermiyor mu?” Hah dedi Ercan, şimdi muhabbete denk geldik işte. “Vermez mi? Geçen sene bu metro tam dört durak durmamış.” “Deme! E sonra? Biri akıl edememiş mi?” “Kim edecek? Şoför yok ki. Tam dört durak. Geçen sene olmuş. Bizim damat metrodaymış. İş mi? Şimdi dursa metro, yana devrilse, kim engel olacak?” “Tabi, Allah’a emanet yaşıyoruz, Allah’a emanet…” “Öyle, öyle. Geçen sene ya tam dört durak durmamış. Bu ne demek? Bu metroda her an her şey olabilir demek.” “Öyle tabi. Yanlışlık olmasın, dört durak da çok sanki.” Başta ilgisini çeken sohbet Ercan’ı sıkmaya başladı, hep aynı cümleyi duymayı sevmezdi. “Yok, damat yaşadı diyorum. Geçen sene oldu. Tam dört durak durmamış.” O sırada diplerinde, ayakta duran başka bir ihtiyar katıldı sohbete. “Şoförsüz ama görevli var. Ben gördüm. Giriyor, şu en baştaki kutuyu açıyor, ayarlıyor.” “Onu biz de biliyoruz muhterem. Ayarlayamamış ama geçen sene. Dört durak durmadan gitmiş.” “Gitmez. Senin yanlışın vardır.” “Haydaa! Damadım yaşadı diyorum. Ben size yalan mı söyleyeceğim? Hadi söyleyeceğim diyelim. Niye bunu söyleyeyim?” “Tamam tamam kızma canım. Senle ilgili değil. Hata vahim. İnsanın inanası gelmiyor.” “Heh, şöyle canım. Allah’a emanetiz bu şehirde.” Yine ayaktaki adam katıldı. “Şimdi öyle de deme. Can bir, ihtiyarız, yarın çıkar gider. Her yerde Allah’a emanetiz.” “Canım ona bir şey mi diyoruz? Sen de şimdi… Hıristiyan mıyız biz?” “Hıristiyan ne alaka muhterem? Sana öyle bir şey mi dedik?” “Ama bak ne diyorsun? Ben metronun dışında Allah yok mu dedim yani?” “Haşa. Öyle bir şey dediğini ben işitmedim. Kendimce bir düzeltme yapmak istedim.” “Düzeltme efendim. Lafın gelişi şurada sohbet ediyoruz. Sen bizi kafir yapıyorsun?” “Hayda! Ben kafir mi dedim canım?” Diğer ihtiyar karışma ihtiyacı hissetti, arkadaşının koluna dokundu. “Uzatma sen de canım. Adamcağızın niyeti kötü değil.” “Niyeti değil de lafı kötü. Laf mı şimdi?” Ercan keyifle dinliyordu ki ineceği durağa geldi. Mecbur indi. Gülerek çıktı yürüyen merdivenleri. Geçen sene tam dört durak durmamış. Al işte. Diline takıldı ihtiyarın cümlesi. Bütün gün içinden sayıklayıp duracaktı şimdi. Bir yandan maaş bir yandan dört durak, kısa sürede vardı evine. Eşi yemeği yapmış, sofrayı kurmuştu bile. Hemen kapıda öptü eşini, ellerini yıkadı, sofraya geçti.

“Sofra kurulmuş. Harikasın.”

“Sen gecikince böyle oldu.”

Ercan tırstı bir an, ilk ateş gelmişti. Bundan sonraki cümlesi zam meselesine dair olacaktı. Hemen bir konu açması gerekiyordu. Öfkelendi birden, daha doğrusu öfkelenir gibi yaptı.

“Gecikirim tabi. Metrolarda düzen yok ki. Yürüyen merdiven çalışmıyor, asansörler çalışmıyor. Hem biliyor musun, geçen sene metro tam dört durak durmamış…”

“Geçen sene mi?”

***

Ercan en köşedeki döşekteydi, yüzü televizyonda, sırtını duvara yaslamıştı. Kafasının üstünde küçük bir dolap vardı. İki kanepe ve bir yatağın olduğu oda tam bir köy eviydi. Babaannesinin şimdi oturduğu yatak mahremiyet bilmiyordu aslında. Salonda yeri geldiğinde misafirin de rahatlıkla oturabildiği bir “şeydi”. Dedesi yapmıştı, dedesi usta bir marangozdu, bu evdeki her şeyi dedesi yapmıştı. Yorganı, kilimi de babaannesi yapmıştı. Altı çocuğun büyüdüğü, babaannesinin elli altı yıldır yaşadığı evdi burası. Dedesi bir sene önce ölmüştü. Son on üç senesi, “bu sene ölürüm” cümlesi ve helalleşmeyle geçmiş, son iki senesi de tamamen yatakta geçmişti. Geçen sene ölmüştü. Bütün çocukları, torunları toplanmıştı. Yüzü çekilmişti, çok yaşlı olduğu için herkes ölüm ihtimalini dillendirebilmişti. İlçedeki doktoru görüntülü aramışlar, doktor bakmış ve “sabaha kadar bekleyin, ölmezse getirin” demişti. Gece iki sularında derin bir inleme çıkarmış, titremiş, gözleri tavana dikili bir şekilde canını vermişti. Dudakları kurumuştu, herhalde susamıştı. Ercan’ın babası hemen yanına oturmuş ve babasına kelime-i şahadeti telkin etmişti. Kadim bilgiydi, susadığına göre şeytan ona görünmüş ve bir bardak su karşılığında imanını istiyordu. Güç bela Allah ve Muhammed kelimelerini duymuşlardı. Şeytan başarısız olmuştu. Hepsinin içi rahatlamıştı. Aradan beş dakika geçince bilinç acıyı karşılamış ve odadaki herkes ağlamıştı. Ercan şimdi, yaşarken dedesinin oturduğu minderdeydi, karısı Saliha da tüpte kahve pişiriyordu. Çünkü misafirleri vardı. Naciye teyze gelmişti. Naciye teyze Ercan’ın şimdi hatırlamadığı bir ilişkiyle akrabası oluyordu. Köyün teklifsizliğiyle, yemek yerlerken Ercan kafasını çevirmiş ve karşısında, kanepede Naciye teyzenin oturduğunu görmüştü. Ne ara gelmişti, anlamamıştı. “Kiraz yok” diyordu Naciye teyze. Babaannesi de “Yok, yok, sabah bir gittim de koca ağaçta üç tane kiraz anca buldum” diye karşılık veriyordu. “Olmaz tabi, köylünün her sene ağzında kiraz yok lafı. Yok ama hepsi de sepet sepet toplayıp satıyor. Az şükretseler olmaz! Yok der durursan Allah da vermez, görürsün yoğu.” Saliha kahveleri dağıttı, bol gürültülü şapırdatmalarla içtiler kahveleri. Saliha da yanlarına oturdu. Saliha köydeki ihtiyarların sohbetini dinlemeyi ve katılmayı severdi. Naciye teyze “Mülayim gelmiş gene” dedi, “gördün mü?” Babaanne “Hey Allah’ım, ne bok yemeye gelmiş?” dedi. “Bilen mi var? Çıkmış gelmiş, dolanmış köyde, sonra da gitmiş.” “Ölemedi, geberesice.” Saliha meraklandı, “Mülayim de kim?” diye sordu. Babaanne sinirli bir şekilde başını salladı, boşver der gibi. Naciye teyze dayanamadı, “Mülayim, Görece köyünden kızım” dedi. “Bu öldü on iki sene önce. Yıkadılar, kefenlediler, namazını kıldılar, gömdüler. Deden de bizim adam da gitti cenazeye. Aradan bir ay geçti, Mülayim çıktı geldi köye. Bütün civar köylere yayıldı hemen. Mülayim ölmemiş dediler.” “Nasıl yani? E nerdeymiş? Sormadılar mı?” “Sormuşlardır ya, anlatan yok ki. Kafasını sallamış geçmiş. Girmiş köydeki evine, karısıyla çocuklarıyla yaşamaya devam etmiş. Sanki askerden geliyor gibi. Ölmedim demiş geçmiş, anlatmamış hiçbir şey. Köylü de umursamamış.” “Nasıl umursamamış? Merak da mı etmemişler?” “Etmemişlerdir. Köylü mahsülden başkasını merak etmez, bir de hava durumunu merak eder bak.” Babaanne de girdi araya, “Arada bir dolanıyor, bizim köye de geliyor, kimseyle konuşmadan bütün gün yürüyor gidiyor. Cin midir in midir?” “Niye cin olsun sen de? Mülayim işte.” Naciye teyzenin sinirinden bu konu özelinde babaanneye kızdığı belli oluyordu. “E cindir ya! Böyle adam mı olur? Tövbe yarabbim! Geliyor, gezip gidiyor. Ne yapıyor belli değil. Gömülen adam, tövbe tövbe. Ya cin ya kör şeytan!” Bu sefer başını sallama sırası Naciye teyzedeydi. “Şeytansa bir euzü dersin basar gider” deyip bastı kahkahayı Naciye teyze. Sonra kahkaha babaanneye bulaştı, sonra Saliha’ya, en son Ercan’a. Uzun uzun güldüler. Kahve bitince çay demlendi. Babaanne ile Naciye teyze beş kez kirazların yokluğunu, dört kez Mülayim’i, bir kez ölmüş kocalarını, altı kez de bir köyün erkeklerinin namaz kılmadığını konuştular. Yatsı ezanı okununca Naciye teyze kalktı. Babaanne de kalktı ama uğurlamak için değil, namaza durmak için. Ercan da ayaklandı, Saliha ortalığı toparladı, babaanne yatsıyı kılıp yatacaktı. Ercan ile Saliha da odalarına çekildiler, yer yatağını serdiler, üstlerine ağırından bir yorgan çektiler, köyün havası her zaman soğuk olurdu. Uyumadan önce Saliha, “Mülayim dedikleri adam, gerçekten mezarından gelmiş midir?” diye sordu. Ercan gözleri yarı kapalı, uyur gibi bir sesle “Bilmem” dedi, “Bana köyde anlatılan her şey gerçektir gibi geliyor.”

***

Köyün toprak yolu çocukların koşuşturması ile toz yığınına dönüşüyor, çocuklar toz kaçtıkça gözlerini ovalıyor, yüzlerindeki kahkaha ise kaybolmuyordu. Belki on çocuk varlardı, belki de daha fazla. Hepsinin elinde kurusıkı silah. İkiye bölünmüşlerdi, bir grup polisti, diğerleri polislerden kaçan azılı çete. Sürekli ateş ediyorlardı, koşuyorlardı. O yolun üstünde kalan yokuşta, yokuşun sonundaki evin balkonunda, yaşından da küçük gösteren, çekingen, hiç sesi çıkmayan, sadece oynayan çocukları izleyen başka bir çocuk vardı. Çocuklar koşuyor, kaçıyor, kovalıyordu. Kurusıkı tabancaların mermileri bitiyor, çocuklar yeni mermileri hemen takamadığı için oyuna ara vermek zorunda kalıyorlardı. Ama bu ara vermeler oyunun atmosferini, çocukların heyecanını ve hırsını zerre etkilemiyordu. Birbirlerini tehdit ediyorlar, daha ergenliğe girmemiş oğlanların dillerinde küfürler havada uçuşuyordu. Çocuk onları seyrediyordu ama acıyarak bakıyordu, oyunları ona basit geliyordu, hiç istemiyordu oynamak, hiç hevesi yoktu, çağırsalar da katılmazdı. Amaçsızdı, silahlar oyuncaktı zaten, onlar polis de değildi çete de, iki sokakta dönüp duruyorlardı ve sanki saatlerdir, kilometrelerce koşmuş gibi yoruluyorlardı. Çocuk balkondaydı, salonun penceresi açıktı, salonda misafirler vardı, köyün bakkalı da oradaydı, kurusıkı silah getirdiğini dolmuşla köye girerken çeşmenin yanında gördüğü çocuğa camdan söylemiş, çocuk bütün çocuklara duyurmuş, dolmuş durunca daha bakkalın raflarına dizmeden bütün silahlar bitmiş, sonra bakkalı kapatmış ve dedesinin siparişini getirmek için onlara gelmişti. Şimdi de babasıyla sohbet ediyorlardı. Bakkalın gözü balkondaki çocuğa takıldı bir ara, babasına “Senin oğlanın hevesi yok herhalde kurusıkıya?” diye sordu. Babası güldü, “Ben izin versem olacak da…” dedi, çocuk gerisini duymadı. Bir anda oynayan çocuklar silindi gözünden, gözlerini sımsıkı yumdu, ağlamamak için sıktı kendini, ellerini yumruk yaptı, bacakları kütürdedi sıkılmaktan. İzin vermemesi veya onlar hakkında konuşulmasına değildi öfkesi, babasının gülmesineydi. Bir anda içinden bağırdı, hevesi vardı, oyun çok güzeldi, bir kez olsun kurusıkı silahı olsun ve havaya ateş etsin, o da polis olsun, sonra yer değişince çeteden olsun istiyordu. Çok istiyordu. Ama istediğini diyemiyordu bile. O ara babası seslendi içeriden: “İstiyor musun sen de silah?” Döndü, dönmeden önce bütün vücudunu sıktı, ağlamamalıydı, sesi titremeliydi. “Yoo” dedi, “Ne işim var benim silahla?” Babası sanki cevap vermemiş gibi, bakkala döndü ve şehirden ev alıp almadığını sordu. Çocuk yeniden önüne döndü, oyun oynayan çocuklara baktı ama görmedi onları. İçinden babasının ölmesini istedi, babasının öldüğünü hayal etti, sevindi, cenazede ağladığını, sonra bir kenara geçtiğini, kimselerin olmadığını görünce gülmeye başladığını hayal etti. Çocukların oyunu bitmişti, şimdi harman yerine geçiyorlardı, maç yapacaklardı. Çocuk gitmedi çünkü babası akşam ezanı okunmadan evde olmasını istiyordu ve çocuklar maça hep ezana az kala başlıyordu, bir iki defa gitmiş, tat alamadan dönmüş, üstelik maçı daha başında bıraktığı için çocukların küfürlerine, küçümsemelerine, öfkelerine maruz kalmıştı. Babasının trafik kazası geçirdiğini ve ölüm haberinin geldiğini hayal etti bu sefer. O zaman annesine bir daha kötü davranamayacaktı, onları dövemeyecekti, o evden gittiğinde sevinmeyeceklerdi çünkü o, evden sonsuza kadar gitmiş olacaktı. Kız kardeşine sürekli eziyet etmeyecekti bir daha. Üstüne üstlük asıl zalim o değilmiş gibi küsmeyecek, kendini dünyanın en mağdur adamı olarak göstermeyecek, ondan sürekli özür dilemek zorunda kalmayacaklardı. Sonra babasının kahkahasını duydu. Dünyanın değilse de bu evin, bu ailenin Allah’ı gibi davranan babasına öfkeyle baktı. Onu sevmek zorunda olduğunu düşündü. Öldüğünü hayal ettiği için pişman oldu. Ölse üzülmek zorundaydı çünkü babasıydı. Çocukların sesini tekrar duydu. Oyuna yeniden başlamışlardı. Anladı çocuk, maç her akşam yaptıkları bir aktiviteydi, kurusıkı silah ise nadir, maçtan vazgeçmişlerdi. İzlemek istemedi. Çocuklardan çevirdi başını, balkonun sağ tarafında babaannesinin diktiği çiçekler ve yarısı kesilmiş bidonların içine ektiği çilekler vardı. “Babam neden diğer babalar gibi değil?” diye sordu. “Ben neden hep izlemek zorundayım? Büyüdüğümde böyle olmayacağım. Büyüdüğümde çok büyük bir adam olacağım” dedi. Demesiyle tıpkı az önce oyun oynayan çocukların seslerinin ve görüntülerinin kaybolması gibi çocuk da kayboldu. Sonra salondan gelen babasının kahkahaları ve bakkalın sesi silindi. Geriye sadece babaannenin rahmetlinin ruhuna okuduğu Yasin sesi kaldı. O zaman Ercan elindeki sigarayı yere attı balkondan, “Hiçbir şey değişmeyecek” dedi kendi kendine. “Sen büyüdüğünde de çok şeyden mahrum kalacaksın ve babanın yine etkisi olacak. Sana büyüdüğünde de bir kenardan seyretmek kalacak sadece.”

***

İhtiyarı, genci, her yaştan, her meslekten insan; hepsi tek bir çatının altına toplanmış, toplanmış yanlış olur sığınmış, evet sığınmış, hepsinin kulağı Şeyh Kutsi Baba’da, gözleri yerde halının desenlerinde kimbilir hangi girdapta kaybolmuş, hatta bazıları ağlamaklı da olmuş, öylece geçiyordu zaman, geçiyordu yanlış olurdu aslında, durmuştu zaman, zaman tekkenin çatısında bir yerlerde asılı kalmıştı sanki. Şeyh Kutsi Baba, “İnsan niye affedemez?” diye soruyordu. “İnsan çocukluğundan neden çıkamaz? İnsan geçmişini neden unutamaz?” Ercan da suskunlardandı, Ercan da gözleri halı deseninde olanlardan ama Ercan ağlamaklı değildi. “Çocukluğundan çıkamayan insana modern insan deriz biz.” diye devam ediyordu Kutsi Baba. “Dervişin çocuklukla, geçmişle, gelecekle işi olmaz. Derviş içinde bulunduğu anla meşgul olur, onda da tüm meşguliyetini, dikkatini Allah’a verir.” Sonra devam ediyordu. “Biz cihanı seyrederiz. Biz seyretmeye geldik. Biz misafiriz. Konuk olduğumuz evi şöyle bir seyredip gideceğiz.” O anda Ercan’ın en çok sinirlendiği olay oldu. Hemen yanındaki iki genç fısıldaşarak sohbet etmeye başladı. Ercan’ın kulakları şimdi gençlerdeydi, dikkati şeyhinden dağılmıştı. “Gittin mi İzmir’e?” diye soruyordu biri, diğeri de “Evet, uçakla” diyordu. Ercan yeniden dikkatini şeyhine vermek istiyordu ama olmuyordu, gençlerden biri “Havaalanında beni çektiler, üstümde madde araması yaptılar” deyince Ercan kendini saldı, tüm merakı onların sohbetindeydi artık. “Niye lan?” “Bilmem, tipimden herhalde. Şüpheli buluyorlar beni. Bir defasında da yine havaalanında beni çektiler tamam mı? Dediler, ‘Beyefendi valizinizi açar mısınız?’ ‘Tabi de’ dedim, ‘Neden?’ ‘Külçe altın gözüküyor içinde’ dediler.” “Külçe altın mı?” “Evet, dinle dinle. Dedim ‘yani sanmıyorum da inşallah vardır.’ Açtım valizi, benim ışıldak, onu külçe altın sanmışlar.” “Işıldak mı?” “Evet, ben bazen yola çıkarken ışıldak alırım yanıma.” “Niye lan?” “Otelde falan gece karanlık olunca uyuyamıyorum.” “Oğlum ne adamsın ya…” Tam o anda zakirbaşının kaş göz işareti yapmasıyla gençler sustu, toparlandı. Ercan sevindi uyarıya. Gereksiz bir sohbet başına şeyhinin dediklerini duymamıştı. İçinden bir estağfirullah çekti, tekrar şeyhine kulak verdi. “İnsanın geçmişini hatırlaması ve unutamadığı bir olaydan, haksızlıktan dolayı birine öfke duyması kibirdendir.” diyordu Şeyh Kutsi Baba. “Böylece o insanın tövbe etmemesini, affedilmemesini, Allah’ın ona azap etmesini istemektedir. Kim olursa olsun, kimseden affedilme ve iyi bir insan olma hakkını alamayız. Kimseye ateşi layık göremeyiz. Oğlum dünyanın en kötü insanı biziz. Kim varsa nefsimizden daha kötü değil. Herkes kendi hayatındaki bütün günahlarını bilir, bir başkasının ise sadece sayılı günahına şahittir. Bırakın insanlar Allah’a yönelsin. Bırakın tüm müminler cennete girsin.” Ercan başını halıdan kaldırdı, Kutsi Baba’nın esrarlı, onlara bakan ama onları görmeyen gözlerine baktı bir süre. Sonra ihvana baktı. Huyuydu, o gün tekkede kaç kişi olduklarını sayardı illa. Bu kez saymadı, sadece baktı. Bakarken gözleri babasına takıldı. Babası da gözleri halı desenlerinde olanlardandı ama babası ağlıyordu da. “Ben ağlayamıyorum.” diye düşündü Ercan. “Ben hiç ağlayamadım.” “Hadi yatsı namazını kılalım, sonra zikrullaha dururuz” dedi Şeyh Kutsi Baba, kalktılar hep birlikte. Saf tutarlarken gençlerin “Forma da aldın mı lan?” “Tabi, ben gittiğim her ilin formasını alırım.” şeklinde konuştuklarını duydu Ercan. Gülümsedi. İnsanların gündeminin olması, daha doğrusu heyecanlarının, küçük mutluluklarının olması her zaman hoşuna giderdi Ercan’ın. Safa durdu, yanına Orhan geçmişti. Orhan geçenlerde bir kafeterya açmıştı, bir hafta önce de Şeyh Kutsi Baba’ya intisap etmişti. “Allah intisabını mübarek etsin kardeşim.” dedi Ercan. “Allah razı olsun kardeşim. Şeyhimin ve de sizin himmetinizle.” dedi Orhan. Ercan hayatının en huzurlu namazlarından birini kıldı. Uzun zamandır ilk defa namazda aklına dünyevi meseleler gelmemişti.

Ercan eve girdiğinde karısı çoktan yatmıştı. Pijamalarını giydi, yatağa girdi. Onun yorganı üstüne çekmesiyle karısı uyanmıştı. Karısı tekkeye üç defa gelmiş, pek ısınamamış, atmosfere dahil olamamış, sonra da hiç gelmemişti. Ercan’ın gitmesinden memnundu ama. Ne karşıydı tekkelere ne de aşık. Ercan’a iyi geldiğini görüyordu sadece. Bir de takılırdı hep kocasına. Ercan, karısının kıpırdanmasından uyandığını anladı, yine onunla dalga geçeceğini biliyordu. Karısı ona doğru döndü, gözleri yarı kapalıydı.

“Yine evliya olamadan geldin di mi?” dedi.  

***

“Dün yine seni andım gözlerim doldu

O tatlı günlerimiz bir anı oldu”

Ercan treni hareket ettirirken kulağı da şarkıdaydı. Günde en az yüz defa dinliyordu mecburen bu şarkıyı ama hiç sıkılmıyordu, bilakis her defasında şarkı bu kısma geldiğinde üzülüyordu. Barış Manço’dan her defasında etkileniyordu. Çocukların eğlendiği, aynı anda Ercan’ın hüzünlendiği bir şarkıydı bu, bu öyle bir şarkıydı işte.

Arada aynadan arkaya, vagonlara bakıyordu. Çocuklar gülüyor, el çırpıyor, zıplıyordu. Genelde yanlarında anneleri olurdu ve anneleri genelde fotoğraf çekmekle meşgul olurlardı. Ercan her gün kendi kendine çocuğu olduğunda yanında olacağını telkin ederdi, çocuğu trene binecekse o da olacaktı, eşi de olurdu, birlikte olurlardı. Gördüğü çoğu çocuk annesiyle gidiyordu her etkinliğe, babalar işteydi, olabilirdi ama bu kadar da olmamalıydı, çocuklar bu nesilde bari babasız büyümemeliydi. “Biz baba mı gördük sanki?” diye söylendi kendi kendine.

Söylenince aklına babası geldi. Beş gün önce aramıştı babasını, arabası sanayideydi, yine, her ay üç defa olduğu gibi. Bu sefer masraf yüklüydü, babasından yekten para isteyememişti ama masrafın ne kadar çok tutacağını, ekonomik olarak zorlanacağını, maaşının düşük olduğunu da tabii, üstüne basarak anlatmıştı, babasının yardımda bulunmak isteyeceğini ve borç göndereceğini düşünmüştü, en azından temenni etmişti. Babası dinlemiş, sözünün bittiğini anlayınca da “Allah yardımcın olsun, zor, araba işi öyle, ben sana alma demiştim, araba masraflıdır, İstanbul’da metroyla zaten her yere gidebilirsin.” demişti. Ercan da babasına hak verip kapatmıştı. Ercan yirmi beş yaşındayken babasına hak vermeye karar vermişti, ne olursa olsun, babasına kendi görüşlerini veya da işin doğrusunu anlatmaya çalışmayacak, hak verecek, geçecekti, böylece hiç kavga etmeyecekler, babası hiç küsmeyecekti. İstisnalar dışında umduğu gibi de olmuştu, o günden beri babasıyla araları iyiydi.

Birden tren durdu. Ercan yeniden hareket ettirmeye çalıştı ama yok, tren hareket etmedi. Kadınlar sormaya başladı, çocuklar da annelerine soruyordu. Ercan terledi, Ercan zaten çok terlerdi, kriz anında sırılsıklam olurdu, terledi ve sırılsıklam oldu. Kadınlar söylenerek çocuklarıyla vagonlardan indi, Ercan’a doğru yürüyorlardı, Ercan da indi.

“Niye durdu? Daha bitiş yerine gelmedik ki?”

“Bir arıza oldu galiba hanfendi. Şimdi hallederiz. Kusura bakmayın, lütfen çok özür dilerim, şimdi hallederiz.”

Kadınlar bir şey demedi ama yüzlerinden okunuyordu düşünceleri. Ercan trene baktı sadece, nasıl halledecekti? Ercan anlamazdı ki bu işlerden, o sadece kullanırdı treni. Kullanmak da zaten basitti.

“Eee…”

Meraklı bakışlar üstündeydi, Ercan panik oluyordu, hissediyordu, kalp atışları hızlanmıştı, her yeri terden yapış yapıştı.

“Şimdi hallederiz.”

Telefonunu çıkardı, gişedeki görevliyi aradı, trenin durduğunu, acilen bir usta çağırmasını söyledi. Kadınlar bağırışınca kapattı telefonu mecbur.

“Usta mı gelecek?”

“Bir saatte gelemez usta.”

“Gelse ne olacak hayatım? Bir saatte de anca yapar.”

“Ayıp ama kardeşim ya, bir tren ya, çocuk treni ya…”

“Şurada çocuğumuzla bir gün geçireceğiz, onun da içine ediyorsunuz…”

“Yok hayatım, bu memlekette eğlenmek lüks…”

Ercan hiçbir şey diyemedi. Kadınlar uzaklaşıyordu, bir yandan da söylenmeyi sürdürüyordu. Bir şey demesi gerektiğini düşündü, bir şey demeliydi. Çok da sıkılmıştı canı, bütün tadı kaçmıştı. Bir şey demesi..

“Paranızı iade edelim.”

“Kalsın, o parayla yaptırın treni de başkaları mağdur olmasın.”

Ercan put gibi kaldı. “Mağdur mu?” Bir sigara yaktı. “Bir dakika daha gidememek mi mağduriyet?” Derin derin çekti sigarayı, dumanı hemen savurmadı, tuttu içinde bir müddet. “Ulan üç dakika zaten bir tur. Yürüsen beş dakika sürmez bu güzergâh. Ne mağduru?” Gişeyi bir daha aradı, ustayı aradıklarını söyledi eleman. Bekledi. Beklemeyip de ne yapacaktı? Usta gerçekten de bir saatte geldi ve usta gerçekten de bir saatte anca yaptı treni. Ercan ilgilenmedi, onu ilgilendiren bir şey yoktu ki ama patronu için öyle değildi. Akşamüstü, mesai bitiminde patronu aradı. Kadınlar şikâyet etmiş. Ercan kendini savunmaya çalıştı, teknik eleman değildi Ercan, mühendis değildi, usta değildi, sürücüydü sadece ama patron dinlemedi bile. Verdi, veriştirdi. Yine de sorumsuzluk Ercan’daydı canım, bakımını geçirmişlerdi, her gün trene binen Ercan’dı, aklına gelmemiş miydi hiç? Telefon kapandığında bitik vaziyetteydi. Azarlanmaktan ziyade zam istemesinin artık imkânsız olduğuna üzülmüştü. Sonra kadınlara sinirlendi. Hemen de şikâyet etmişlerdi. Bizim memleketin insanı şikâyeti severdi zaten, övmeye gelince kimse övmez, kimse teşekkür etmezdi de konu şikâyet olunca yarışırlardı. “Çocuk treni ya bu! Ne olacak arıza verse? Hayati bir iş sanki. Yarın yine gelirsiniz. Ne olacak?” Metroya geçti, yürüyen merdivenlerden indi. “Çocuk treni bu. İnsan yapımı makine işte. Arıza verir illa. Kusursuz ne var? Al, şu metro, kocaman metro. Koca İBB yapmış, o kadar çalışanı var da geçen sene tam dört durak durmamış. Ne olacak sanki?”

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”