Yok
Dünya, ısrarlı bir arayış ama o aradığını asla bulamayış. Aradığını bulabilmek, aradığının bu dünyada bulunmadığını bilebilmek.
Hayat Nedir Anne?
Hayat; yaşamayı bilme yetisinde profesyonelleşememe, yaşamın amatör olarak sürdürülmesinde profesyonelleşmedir. Yani bir bakıma acemilikte ustalaşma, usta bir acemi ya da profesyonel bir amatör olma durumu.
Körleşme
Bazen anahtarı aramakla o kadar meşgul olursun ki kapının kilitli olmadığını fark edemezsin bile. Benim, kapının aralık olduğunu fark edemediğim bile oldu.
Kapitalizmin Utkusu: Bireyin Marka Tutkusu
Sahip olduğu eşyaların marka olmasına fazlaca önem vermesi, kişinin, kendisini markalaştıramadığının en bariz delilidir. Oysaki maharet, marka ürün kullanmak değil, kullandığı ürünü markalaştırabilmektir. Ziyası çağlar ışıtan, zekâsı kuşaklar kuşatan şairin söylediği gibi:
Bed asla necabet mi verir hiç üniforma?
Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir.
Bana Masal Anlatma
Bir televizyon dizisi veya sinema filmi ya da kitap için “Gerçek hayat hikâyesidir.” deniyorsa anlatılanlar kesinlikle kurmacadır. Çünkü gerçek, “gerçek” diye insanların gözüne sokulmaya ihtiyacı olmayandır.
“Hayal ürünüdür.” ibaresinin yer aldığı dizi/film/kitap ise kesinlikle gerçektir. Çünkü gerçek, varlığı sansürlenmeye çalışılandır. En azından, gerçek varlığı.
Kaşığı Alabilirsin Şekerim
Genel sağlık kaidelerine riayet niyetiyle veya kilo fazlalığı gibi nedenlerle çaya şeker atmayı terk etmek zorunda kalmış kişilerin, çayın gerçek lezzetine şekeri bırakınca varabildikleri savına etrafındakileri de inandırmaya çalıştıklarına defalarca tanık olmuşsunuzdur.
Böylesi kimselerin biricik maksadı, hurafe niteliğindeki bu iddialarını zamanla genelgeçer bilgi mertebesine taşıyıp, ileri sürdükleri o kabulü zor fikre esasen kendi kendilerini ikna edebilmek, yani nihayetinde bir tür öz motivasyon sağlamaktır.
Yine de ben, insanlardan “Şu meredin de şekersiz zerre tadı yok be!” itirafını duymak isteyenlerdenim.
“Yetiş” Ya İnsan!
Olmak, olgunlaşmak, tekemmül etmek, ermek, pişmek, yetmek; başkalarının hayatına yön verebilmeyi geçtim, kendi hayatını idare edebilme yetisinin bile pek sınırlı olduğunun farkına varabilmek demektir.
Tam da bu yüzden, insan yaş aldıkça, aklı başındaysa eğer, akıl vermeyi azaltır, hatta bırakır.
Çünkü akıl akıldan üstünse de akıl kârı değildir akıl vermek ve zaten aklın verilebilen bir şey olmadığının idrakindedir kâmil insan, tıpkı öğüdün tutulabilen bir şey olmadığını bildiği gibi. Zira dış telkinlerle ulaşılamaz erginliğe. Kemal yolcusu, o yolu kendi acısı, sancısı, alın teri ve gözyaşı ile kendisi inşa eder.
Kendini inşa etmek… İşte en zoru da bu.
Muvaffakiyet İlleti
Başarılı olmak, gereğinden fazla kutsanan bir olgu. Başarı, belli oranda, elbette mühim; ancak muvaffak olamamak, alınacak dersler bakımından, belki ondan da mühim. Başaramamak, bir işin üstesinden gelememek, başarma girişiminde bulunmak, başarmayı denemek ama o iş için en azından şimdilik yeterli olamadığını bizzat gözlemlemek müstesna bir tecrübe ve bu yönüyle azim ikmali yapılacak bir durak ve yolcuyu daha sahici başarılara uçuracak bir Burak sanki. Başarmak, kişiyi başarının müsebbibi hanesine kendi adının yazılması arzusuna yani büyüklenme küçüklüğüne itebiliyorken; başaramamak ise insanı haddini bilmeye, yenilgiyle yüzleşebilmeye ve o işin sanıldığı kadar kolay olmadığını idrak etmeye götürür. Yani götürse ne hoş olurdu. Çünkü ne diyordu Şinasi Hisar: “Bütün ömürlerin sonu iflasken hangi muvaffakiyetlerden bahsedebiliriz?”
Santim Santim
Hayatının en hazin sahnelerinden birini, dedesinin ya da babasının saçını tıraş ederken yaşar insan. Farkına varır mı bilmem ama. Daha dün kucağına oturup da saçını kestirdiği adamı bir iskemleye oturtup da tıraş etmek, dünyanın ne kadar tıraştan bir yer olduğunu göstermiyor mu sahiden?
Evet, dünya tıraştan. Ve en barbar berber, zaman. Ki ömrünü kırpar insanın, gözünü bile kırpmadan!
“Orta Çağ” Sendromu
Dikkat ettiniz mi: İnsan, Dante gibi erince ömrün ortasına, yolun sonunda olduğunu sandığı kimselere de daha dikkatli davranmaya özen gösteriyor. Mesela gayriihtiyari de olsa ihtiyarları incitmesem gayrı, diyor. Ve en basitinden, onlara yaşlarını hatırlatan acıtıcı hitaplarla seslenmemeyi tercih ediyor artık. (Zira –her ne kadar tuhaf da olsa– hüzünle anlıyor ki, yaşamak ne denli yorarsa yorsun ve kişi kaç yaşına varırsa varsın, içindeki çocuksu ruhu ve hayatta kalma dürtüsünü korumak istiyor.) O yüzden, kati ve kalbî bir kararla dede ve amca görünümlülere abi; nine ve teyze görünümlülere de abla demeye başlıyor: Buyurun abiciğim, emredin ablacığım… Rakik oluyor adamakıllı, adam iyice inceliyor. Say ki o “abi” dedikçe dedeler genceliyor, o “abla” dedikçe nineler dinceliyor.
Çünkü otuz beş yaş arkadaşlar, siz yola henüz dün çıkmışsınız gibi hissetseniz de, yolun sahiden yarısı ediyor.
Bence başarı dediğimiz şey toplumda biraz yanlış anlaşılıyor. İnsanlar genelde çok para kazanmayı, iyi bir işe girmeyi ya da alkışlanmayı başarı sanıyor. Hâlbuki bunlar hep dışarıdan görünen şeyler. Gerçek başarı bence insanın kendi potansiyelini fark etmesi, gerçekten ne istediğini bilmesi ve kendi yolunda ilerlemesiyle ilgili. Ayrıca, başarısızlık da sanıldığı kadar kötü değil. Çünkü insan bir şeyi başaramadığında aslında o işin ne kadar zor olduğunu görüyor, kendini tanıyor ve ders çıkarıyor. Başarı bazen insanı kibirli yapabiliyor ama başarısızlık kişiyi daha gerçekçi ve sabırlı hale getiriyor. Yani aslında hem başarının hem de başarısızlığın bize öğrettikleri var; önemli olan bunları fark edip kendimizi geliştirmek.