Lüberk limanının tanıdık iyot kokusu burnuma dolarken içimde her zamanki hafif burukluk belirirdi. Bu koku, babamın anlattığı hüzünlü su perisi Lübe’nin gözyaşlarının bir yansıması gibiydi. Belki de bu limanın üzerinde hissettiğim tarifsiz boşluk, binlerce yıllık kadim hüznün bir yankısıydı. İçimdeki tarifsiz boşluk martıların küçücük ekmek kırıntıları için birbirine çarpa çarpa uçmalarına benziyordu; sanki sürekli bir telaş vardı ama bu telaşın ardında derin bir kayıtsızlık gizleniyordu. Babam derdi ki, Martılar aslında denize aşık bir prensesin yoldaşlarıymış. Kıskanç bir tanrıça tarafından sonsuza dek açlığa ve huzursuzluğa mahkum edilmişler. Onların bitmek bilmeyen arayışları, sanki benim de içimde kaybolan o “şey”in bir yansıması gibiydi.
Sarı şemsiyemin altında durmuş, ızgaradaki sosislerin davetkâr cızırtısını dinliyordum. Babamın o şemsiyeyle ilgili anlattığı hikâye aklıma geldi. Tanrıların habercisi Hermes’in kanatlarının rengi… Annemin o enerjisi, o hayata olan merakının bir anda sönüşü… Bir bir aklıma geldi. O şemsiye, kaybettiğim kıvılcımın solgun bir hatırası gibiydi. Sosislere kattığım özel baharatlar bile artık ilk günlerdeki kokuyu taşımıyordu sanki, tıpkı Olimpos Dağı’nın gizli bahçelerinden solan bir çiçek gibi.
Müşteriler gelip geçiyordu, her biri ayrı bir yüz, ayrı bir hikâye… Ama ben artık o hikâyeleri göremiyordum. Sadece bir sonraki siparişi düşünüyordum. Ta ki o yaşlı kadın tezgâhımın önünde durana kadar. Gözlerindeki derin bilgelik, babamın anlattığı Kassandra’nın soyundan gelen kadim kâhinleri hatırlattı bana. “Yemeğin ruhu olanların elinde lezzetlidir, ama senin ruhun kaybolmuş, evlat,” dediğinde içimde bir şey kırıldı. O an, bu limanın üzerindeki karanlık gölgeyi, babamın bahsettiği yeraltı tanrısı Hades’in melankolik nefesini hissettim. Benim bu ruhsuz halim, belki de kadim karanlığa boyun eğmekti.
O gece, dükkanı kapattıktan sonra uzun zamandır ilk kez tezgahıma gerçekten baktım. Babamın o sözleri çınladı zihnimde: “Eğer tadını alamıyorsan, yaptığın işi yanlış yapıyorsun demektir.” İlk günlerdeki merakım, öğrenme isteğim… Nereye kaybolmuştu? Belki de Lüberk limanının bu kadim hikayelerini unutarak, sadece günü kurtarmaya çalışarak ilk kıvılcımı söndürmüştüm.
Ertesi sabah, kendim için bir sosis pişirdim. Baharat kavanozlarına uzanırken, her birinin kokusu eski efsanelerden bir fısıltı taşıyordu. Hardalı özenle sıktım, her bir hareketim bir ritüel gibiydi. İlk ısırığı aldığımda gözlerimi kapattım. İşte o an, sadece bir lezzet değildi bu; limanın kadim ruhunu, babamın fısıltılarını hissettim. Kaybettiğim şey sadece işime kattığım ruh değil, bu topraklara ait derin bağlantıydı belki de.
O sabah, yıllar sonra ilk kez içten bir şekilde gülümsedim. Bu gülümseme, Lüberk limanının üzerindeki kadim hüznü hafifletti, içimdeki karanlık gölgeyi dağıttı sanki. Artık anladım ki, kaybettiğim sadece işime kattığım ruh değildi. Ben, bu limanın fısıltılarını, atalarımın hikayelerini unutmuştum. İlk ısırıkla birlikte, sadece bir sosisin tadını değil, bu toprakların kadim ruhunu da hissettim. Babamın anlattığı efsaneler, hikayeler şimdi içimde yeniden canlanıyordu. Lüberk, sadece bir liman değil, Lübe’nin gözyaşlarından doğan bir hüzün, lanetli prenseslerin çığlıkları, Hermes’in unutulmuş bir oğlunun yurduydu. Ve ben, bu hikayenin bir parçasıydım. Belki de bu sosis tezgâhı, sadece karın doyurmak için değil, bu kadim mitosu her gün yeniden yaşatmak içindi. O gün, ilk defa bir sosisin tadında, Lüberk limanının bütün tarihini hissettim.
Yorum Yaz