Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik

Ali Güney, öykücü. 1990 yılında doğdu. Necmettin Erbakan Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Edebiyat dergilerinde öyküleriyle ve yazılarıyla yer aldı. Bir dönem (2019-2024) Mahalle Mektebi’nin öykü editörlüğünü yürüttü. Evden Uzakta ve Bursa’nın Bitmeyen Hikâyesi gibi kolektif kitaplara çağdaşı öykücülerle birlikte katıldı. Pek çok edebiyat etkinliğinde edebiyat üzerine konuştu. Yazarın ilk öykü kitabı Grafen Bulut, 2021’de yayımlandı.
Alt başlığı “Sanat ve Kültür Yönetimi İçin Çağdaş Teoriler ve Uygulamalar” olan Kültür. Sanat. Yönetim adlı önemli bir kitabın editörlüğünü Marcus Graf ile birlikte yaptı. Her Yönüyle Bilim Merkezi ve Gri Alan- Dijital Dönüşümün İz Düşümü: Tasarım-Norm-Karmaşa gibi kitapların da editörlüğünü üstlendi.
Konya’da yaşayan ve Sosyal İnovasyon Ajansı’nın kurucu direktörü olarak görev yapan Ali Güney’in “Türk Öğretmen Programı” kapsamında CERN’de bulunduğu da vaki.
Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu.
Merhaba. Sizi öykü yazarı olarak tanıdık fakat bilim ve toplum ilişkisi üzerine yoğun bir mesai harcadığınızı görüyoruz. Öncelikle “sosyal inovasyon” hakkında konuşabilir miyiz? Nasıl bir faaliyet alanına sahip ve sizi cezbeden tarafı nedir?
Zihinlerimizin sayısalcı, sözelci olarak bölündüğü zamanları hepimiz iyi hatırlıyoruz. Bu sebepten olacak, edebiyat da fen bilimlerine hep uzak, hep soğuk durur. İkisi arasında pek bağ yoktur gibi düşünülür. Günümüzde ise bulanık mantık, gri alanlar konuşulurken çokça duyduğumuz bir terim de var: “disiplinlerarası”. Disiplin kelimesi de bir bilim dalını kast ettiğinde “arası” ifadesine takılıp çeşitlendiriyoruz hatta, çoklu disiplinler, disiplinlerötesi…
Benim hikâyemde ise, zorlu bir çocukluk geçirmekten olacak, kelimeler ve rakamlar hep yanı başımda oldu. Yoksulluğun getirdiği, çok çalışma, bir anını boş geçirmeme durumu, hayat felsefemi de etkiledi sanıyorum. Ülkeme dair kaygılanmaya erken yaşta başladım. Babamın etkisi olduğunu sanıyorum. 13 yaşımda iken Rampalı’ya gitmiştim. Konyalılar iyi bilir, kitapçılar çarşısı. Orda bir kitap ismi gördüm, tabi küçüğüm, çok hakim değilim, gelince babama sordum, o da dedi ki, sağı da solu da oku. Efendimizi de bol bol oku. Bunları zihninde harmanla.
Şimdi geriye dönüp bakınca ne büyülü bir anmış diyorum. Babamın bu duruşu zannediyorum, mevziyi oluştururken en büyük motivasyonum oldu. Bilim ve toplum meselesi de bu bağlamda benim için önemli. 2014 KPSS ile Konya KYK’da yurt yönetim memurluğu kazandım. Nasiptir, aynı günlerde Konya Bilim Merkezi’ne yaptığım başvuru da olumlu sonuçlandı. Ben memuriyetten feragat edip bilim merkezini tercih ettim. Bilimin okur-yazarlığını artırmak, fen ve mühendislik ile toplumu barıştırma düşüncesi bana hep cazibeli geldi. Uzunca bir süre orda çalıştım. Bilim merkezleri ile ilgili çeşitli yayınlar hazırladım. Ardından “sosyal inovasyon” ile tanıştım. Yine değerli bir nasiptir ki, bir büyükşehir belediyesinde üniversite iş birliğiyle kurulan bir yapıda görev aldım. Çok şey öğrendiğim, kurumları tanıdığım, üniversite çalışmalarını anladığım, beni yetiştiren bir süreç oldu. Sosyal inovasyonun, vakıf kültürümüze yakın anlam boyutları hep ilgimi çekti. Toplumsal bir iyilik meselesini, sosyal bir yenilik geliştirmeyi, ar-ge ve bilimsel araştırma süreçlerini kurumsal olarak tanıdığım, toplumsal dönüşümü düşündüğüm ve bunlarla ilgili projeler, faaliyetler, yayınlar geliştirdiğimiz yoğun bir dönemi de deneyimledim. Bunlar bizlerin hikâyesindeki önemli nasipler kanımca.
Sosyal inovasyon ise, özellikle edebiyatçılar için çok uzak durulmaması gereken alanlardan. “Bir kitap okuyup hayatı değişenler için” yahut bu cümlenin hangi romanda yer aldığını bilip, yorumlayanlar için sosyal inovasyon üzerine düşülmesi gereken bir kavram. Kavramın ortaya çıkışında sosyal sorunların yaygınlaşması söz konusu. Bütün kalkınma hikâyelerinde teknoloji temelli bir ilerleme varsayılır. Ama teknoloji bir araç olarak nice dönüşüme yol açsa da, iklim değişikliğinden tutun, nüfus hareketlerine çoğu kez sosyal dönüşümleri sonradan anlamak durumunda kalırız. Sosyal inovasyonda ise veriye dayalı bir şekilde planlama yapma söz konusu. Ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için iyilik hareketleri tasarlayan sosyal girişimcilerin inşa edilmesi gerekiyor. Kendinden sonra hayırlar organize etme geleneği olan bizler için bu anlattıklarım bir gülümsemeye yol açabilir.
Kültür yönetimini nasıl tarif edersiniz? Yolunuz Marcus Graf ile nasıl keşişti ve editörlüğünü yaptığınız kitaba dair neler söylersiniz?
Mahalle Mektebi dergimizin Alaaddin İşhanı’ndaki bürosunda bir gün. Öğleden sonra olmalı. Hazirun sohbet ediyor. Çaylar içiliyor. Ayakta birilerini de hatırlıyorum. Camı açıp sigara dumanını üflüyorlar. Ben o esnada gelen çayları içeriye uzatıyorum. Köksal hocanın da kitabı çıktı diyorlar. Aa öyle mi, öykü mü, nerden çıkmış derken “Kültür Sosyolojisi” kitabı çıkmış diyorlar. O esnada oturanlardan birisi diyor ki, kültür yönetimi çok önemli. Gerisini takip etmiyorum. Kültür yönetimi de neyin nesi. Büyülenmiş gibi kavramın peşine düşüyorum. Çıktılar alıyorum, çeviriler buluyorum. Huyumdur, konuya dair bir okuma çerçevesi çıkarıyorum. Kitap beni kitaba götürecek ama hangi kitaba? Böyle olduğundan her önüne geleni okuma yerine daha özenli olmaya gayret ederek kendimce bir literatür çıkarıyorum. Ve çokça okuyorum. Aradan 4-5 yıl geçse de bu okumalarımı bırakmıyorum. Müze görmeye, kültür kurumu ziyaret etmeye gücüm yettiğince gayret ediyorum. Hatta o sıralarda fark ediyorum, çalışmakta olduğum bilim merkezi de bir kültür kurumu. Bunlar genç zihnimde gezinip dururken pandemi döneminde yine bizim dergi ekibiyle zoom üzerinden toplantılar yapıyoruz. Çaylar elimizde sanat konuşup o buhranlı günlerde önümüzü bulmaya çalışıyoruz. Herkes için zor zamanlardı. Zihnim beni yanıltmıyorsa benzer zamanlarda “Pamir Atölye’yi” ve Kitap Bu!” youtube kanalını -Abdullah Harmancı hocanın teşvikleriyle- kuruyoruz. Fatih Cihat Büyükmatur büyük emek veriyor bu işe. Teknik alt-yapı işlerinde Abdullah Kasay enfes işler -Pamir Atölye’yi hayal eden ve yürüten o- çıkartıyor. Bir çırpıda hazırız. Ve bu kanala içerikler lazım. Ne yapsak? Neler hazırlasak? Bendeniz de yıllardır kültür yönetimi okumalarının etkisiyle bir liste hazırlıyorum. Programın adı, “Kültür Yönetimi Seminerleri”. Marcus Graf hocam başta olmak üzere çok kıymetli isimlerle altı program çekiyoruz. Bu içeriklere youtube kanalından erişilebilir. Bu vesileyle Marcus hocayla tanışmış oluyoruz. Program bitince, nasıl bir cesaret varsa bende, hocam diyorum uzun zamandır bu alana dair okumalarım var, ama şöyle şöyle bir kitap eksik, böyle bir şey hazırlamalıyız, diyorum. Sağolsun, bir hoca olarak hep iyiliğini ve nezaketini gördüm. Sonrasında o kitap Ketebe’den çıktı. Şimdilerde gözden geçirilmiş yeni baskısı için Loras Kitap’ta. Bir ders kitabı, kılavuz eser olarak da yoğun ilgi gören kitabımız katkı sağlayan bölüm yazarlarımıza şükranlarımı sunuyorum. Özellikle 21. yüzyılda fark etmeliyiz ki, tek taş duvar olmaz. Umarım buradaki duvar metaforum, yorulup dinlenmeye ihtiyaç duyduğun zamanlarda sırtını dayayıp güven duyduğun bir alan olarak algılanır. Toplumsal iyiliğe çok ihtiyacımız var, malum.
Bu anlattıklarımdan şunları imlemeliyim. Kültür meselesini bugüne değin güncel politiğin içinde eriterek konuştuk. Ancak özellikle “kültür kurumlarını işletmek”, sanatı “toplumun her kesimi için erişilebilir” kılmak için perspektifleri doğru şekilde analiz etmeye ihtiyacımız var. Trafikteki nezaketsizlikten, harcama davranışlarının dönüşümüne değin kültürel alanda inşa etmemiz gereken kurumlar var. Bu anlamda bu kavram bizlere yenilikçi kapılar açabilir.
Sosyal İnovasyon Ajansı himayesinde “Yayıncılık Yaz Okulu” projesini yürütüyorsunuz. Bu yıl “Dijital Yayıncılık” temasıyla dördüncüsü düzenlendi. Bu harika bir iş. Üniversitelerde TV, radyo, edebiyat, gazetecilik gibi yayıncılık faaliyetlerine yönelik bölümler varken neden böyle bir projeye ihtiyaç duydunuz? Nedir yayıncılık yaz okulu? İyi ki yapıyorsunuz, uzun yıllar sürsün, bu okulun hikâyesini de anlatır mısınız?
Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü destekleriyle hayata geçirilen bir iş Yayıncılık Yaz Okulu. Konya bugüne dek hep ilim şehri olmuş. Üniversite sayısı, öğrenci sayısı, kadim kültürü ile de bu konuda hep ön planda olmuş. Yayıncılık meselesi günümüzde tiktok ile, yeni nesil medya denen araçlarla sıklıkla kullanılıyor. İçerik geliştirenler kendilerine yayıncı diyor. Burada bizim bahsettiğimiz bu değil. Matbu yayıncılığı konuşuyoruz biz. Bir kitabın, derginin yolculuğuna merak salıyoruz. Editörün işlevini tartışıyoruz. Kitabevlerinin yönetimini, matbu yayıncılıkta proje geliştirme kültürünü artırmayı konuşuyoruz. Bu sebeple okul yoğun bir ilgi görüyor. Her yıl belirli bir tema çerçevesinde ilerleyen okulda, üniversiteler, yayımcılık meslek birlikleri de destek veriyor. Konya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde de bu yıl dördüncü kez düzenlendi. İnşAllah nicelerini de görürüz.
Hikâyesi için şöyle bir özet yapayım.
Fen ve mühendislik alanları ile ilgili çeşitli destek mekanizmaları hep olmuş. Silikon vadisinden mülhem, girişimcilik, teknoloji temelli kalkınma modelleri, üniversite-sanayi iş birlikleri, patent üretimi vs hep konuşulmuş. Ancak sosyal bilimlerde, sanatta durumlar ne? Sosyal bilimleri dijitalleştirirsek nasıl bir dönüşüm olur? Hatta literatür burada dikkat etmemiz gereken bir şeyi fısıldar, sosyal bilimleri veriye yaklaştırırsak o zaman doğa-fen bilimleri tahakkümüyle her şeyi açıklamaya çalışmış olmayacak mıyız? Bu tartışmalar sürer. Biz, teorinin pratiğe yol açtığını düşününler için bir an önce de eylemi de kurgulamamız lazım. Bu eylemde de, yine silikon vadisini baz alacak olursak, pentagon, silikon vadisi, Hollywood üçgenini iyi anlamamız lazım. Bu doğrultuda da sanat-sosyal bilim öğrencisini de ihmal etmememiz lazım. Onlar için kariyer planları, destek mekanizmaları geliştirmemiz lazım. Bilgiyi üretmek kadar bilginin himaye edilmesine de kavga yormamız lazım. Yayıncılık okulu, bu alt fikirlerin etkisiyle doğan bir program. Bir yaz okulu olması da gençlerin ilgisini çekiyor. Taner Beyoğlu’nun, Fatih Kaleci’nin ismini de anmış olmak isterim. Yayıncılık alanında özellikle gençleri düşünerek, böyle bir kapasite geliştirme programı tasarlamak ve hayata geçirmek kolay değil.




Yorum Yaz