Hüseyin Ahmet Çelik ile Bozdünya Üzerine
“İnsanın, hayatın ve eşyanın hem kendisi kalarak hem başkalaşarak var olmasını mümkün kılan evren olarak anlıyorum dili.”
Söyleşi: Rüveyda Durmaz Kılıç
“Yazara hep beğeniler ulaşır, eleştiriler saklı kalır. Dolayısıyla okurun bakışı üzerinden bir rota izlemeyi sağlıklı bulmuyorum.”



“İlk kitabın sevinci yerini tedirginliğe, yazarken yakanıza yapışan tereddüt yerini soğukkanlılığa bırakıyor zamanla. Yazdıklarınızda daha iyi gizleniyorsunuz. Kendi ya da başkası olmak geriliminden cömertçe beslenen ilk metinler geride kalırken hayata başka gözlerden bakma imkânını keşfediyorsunuz.”
- Bozdünya yazarın gönlünde nasıl bir yerde? Aldığınız okur dönüşleri, kitap sonrasındaki yorumlar “Bozdünya”yı nasıl bir yere taşıdı?
İlk kitabın sevinci yerini tedirginliğe, yazarken yakanıza yapışan tereddüt yerini soğukkanlılığa bırakıyor zamanla. Yazdıklarınızda daha iyi gizleniyorsunuz. Kendi ya da başkası olmak geriliminden cömertçe beslenen ilk metinler geride kalırken hayata başka gözlerden bakma imkânını keşfediyorsunuz. Sevinebilirsin Suâda İşte Yalnızız’da içeriden dışarıya doğru baktığını anlıyorum şimdi, oysa Bozdünya’da dışarıdan içeriye doğru bir yol izlemeyi de denedim sanıyorum.
Yazara hep beğeniler ulaşır, eleştiriler saklı kalır. Dolayısıyla okurun bakışı üzerinden bir rota izlemeyi sağlıklı bulmuyorum. Birinin öykülerimi beğenmemesinden zevk alacak değilim fakat onunla tanışmak, gerekçelerini dinlemek isterim. Bu manada Bozdünya nasıl doğduysa hâlâ öyle.
- İçindekiler kısmını açtığımızda öykü başlıkları bizi durduruyor. Okunuşu öyle güzel ki açıkçası ben hızla geçemedim. Başlıkları peş peşe okunduğunuzda bir şiire dönüşmesi an meselesi. Öyküye isim seçmek, bir kimlik giydirmek gibi. Verilen emeği birkaç kelime ile yeterliliğini, karşılığını bulduğuna inanarak seçmek oldukça önemli. Ne dersiniz?
Ad koymak, insanlar için her zaman önemini korudu. Yeni doğmuş bir bebeğe, keşfedilen bir toprak parçasına, icat edilen bir alete… Hâlâ bir ad konamayan bazı duyguların olduğuna inanırım. Hem keyifli hem zor bir iş, adlandırmak. Bir başlık dikkat çekmeli, bütünü karşılamalı, yeni olmalı… Hakkını vermeye çalıştım diyeyim.
- Bozdünya’nın bazı öyküleri; “Rüyabaz”, “Beyhude”, “Feratza”, “Şehre Ne Zaman Uzun Uzun Yağmur Yağsa” olayların, insanların, anların kesişmelerinden oluşuyor. Katmanlar, şaşırtmalar ve zamanlar arası kaymalar hepsinde dikkat çeken ortak tercihler. Her şeyi bir arada anlamaya, görmeye çalışan, kuşatıcı bir zihniniz var. Fakat bu durum öykü açısından bir risk değil mi?
Risk, ama göze almaya değer, denemeye değer. Bir taşla iki kuş vurabileceksem, iki kuş vurmak isterim. Üç de fena olmaz açıkçası. Poe’nun “tek etki kuramı” sona odaklanan ve bir oturuşta okunacak denli kısalığı öne çıkaran bir görüş olması sebebiyle hep eleştirilmiştir. Ben de öykünün bu gibi etkilerle sınırlandığını, daraldığını düşünüyorum. Kısa öykü başlı başına bir kriz-tür bence. Anlatmaktan çok anlatmamak istiyor gibidir. Öyküyü uzatmak, karnını olur olmaz meselelerle şişirmek de risk. Marifet, kıvamı yakalamakta, nerede duracağını bilmekte.
- Öyküdeki dil yeteneğinizi, tarzını özellikle konuşmak istiyorum. Sadelikle ama bir o kadar güçlü anlamlarla yazabilmek çok önemli. Kelimeler yormuyor, anlatımda yerini yurdunu buluyor. Yalın, güçlü, berrak… Anlatmakla ilgili gösterdiğiniz titizlik fark ediliyor. Dil ve anlatı konusunda önemsedikleriniz neler?
Öyle ise ne mutlu. Öykünün, romanın, şiirin bir dil olayı olduğunu düşünüyorum. İnsanın, hayatın ve eşyanın hem kendisi kalarak hem başkalaşarak var olmasını mümkün kılan evren olarak anlıyorum dili. Bir sanat eseri yaratmanın da imkânıdır dil. Dolayısıyla o olmadan ya da ihmal edilerek ulaşabileceğimiz bir yer de yoktur. Bu düşünceler bende bir kaygı olarak beliriyor yazarken. Parmaklarım daima gergin. Çünkü iyi anlatılmamış bir hikâye, hiç anlatılmamış bir hikâyedir. Edebiyatta “iyi”yi yalnızca dile bağlamak doğru değildir elbette fakat dil, vizedir; sonraki meseleler sonra konuşulur. Bu düşünceler öykülerimin bulunduğu yeri değil ulaşmak istediği yeri açıklar, söylemeden geçmeyelim.
- Öykünün içinde öyküyü konuşmayı seviyorsunuz. “Feretza”, “Kimesne” buna örnek öyküler. Yazarın kafasının içine giriyor, yazma sürecinin iç itiraflarını, tekniklerini, meselelerini anlatıyorsunuz. Fakat bu durum, öykünün iç büyüsünü bozmuyor. Öyküdeki, “bir hikâye kahramanını teselli etmek” cümlenizle kurgu ve gerçeklik kaymalarını ustaca dile getiriyorsunuz. Öyküde açık mutfağı neden tercih ediyorsunuz?
“Feretza”, yazma eyleminin intihal ile imtihanını mâkulün sınırları içinde ele alıyor. Aynı zaman bir “hikâye kahramanı” öyküsü. “Kimesne” ise yazar ile okurun ilişkisine muzip bir bakış. İlkinde hikâye kahramanı, var olmaktan ve hatırlanmaktan hoşnut değil diğerinde ise yazar, okurun her şeye burnunu sokmasından…
Evet, ikisi de yazarlığın mahremiyetinin kalmayışının ilânı bir bakıma. Hadi, gizemi diyelim. Yazmanın bütün aşamaları uluorta, bugün. Çağımızda bir şeyi gizlemek ve gizlenmek hiç olmadığı kadar zor. Yazma eyleminin teşrih masasına yatırıldığını görüyorum son yıllarda. Yazmaya dair her eylemin ya da düşüncenin yazmama/yazamama hâlini de işaret ettiğini söyleyebiliriz. Necip Fazıl, “Ölü Saklayan Mezarcı” adlı öyküsünde, “Hikâyemi yazmak için her zaman uğradığım” dediği kahvehanede kafasının epey karıştığını ve tek satır yazamadan çıkıp gittiğini anlatır. Fakat neticede bir öykü vücuda gelmiştir. Yazamamak dâhil yazmanın bütün süreçlerini son derece öğretici bulduğum için yer yer konuyu buraya getirmiş olmalıyım, isteyerek ya da istemeyerek.
- “Kimesne” öykünüz oldukça keyifliydi. Kahramanın dil ve duygu rahatlığı okura hızla geçiyor, hafızada güçlü bir yer bırakıyor. İroniler ve tatlı bir mizah var. Öyküde yazma konusu asla bir alaycılık değil, bilakis bir sorgulama içeriyor. Bu bağlamda absürt edebiyat örneği gibi görebilir miyiz bu öyküyü?
“Kimesne”nin anlatıcısı tabir yerindeyse eğer biraz geveze, bir parça da öfkeli. Bir talebe olarak edebiyat kuramlarıyla uğraşmayı angarya sayıyor, bir yazar olarak da okurun özne oluşuna tepki. Çelişkileri de var, duygulu da. Öykü yazıyor ama durmadan şiire sığınıyor. Böyle bakınca absürt değil de gerçeğin ta kendisiymiş gibi göründü gözüme. Ben öykülerime dair -çoğunluğun aksine- konuşmayı seviyorum galiba. Ama şunu da kabul ederim ki siz, titiz bir okur olarak absürt ya da başka bir kavram üzerinden bir tanımlamaya giriştiğinizde itiraz da etmem. Ben biçimi önemsemekle birlikte nihayetinde bir hikâye anlatmakta olduğunuzu unutmamaya çalışıyorum.
- Kitap, son öyküyle sağlam bir bitiriş yapıyor. “Sen Bana Bakma” öykünüz kurgu, dil ve duygu açısından özel bir yeri hak ediyor. Öykü; var olma biçimi, baş edebilme, yüzleşme yine de dimdik durabilme gibi iç başlıklar yaratıyor zihnimizde. Kısacası bu öykünün kendince bir artistliği var ve tadını da çok iyi bulmuş. Aslında, Hüseyin Ahmet Çelik öyküleri bu yönüyle daha keyifli. Okur haklı mı, ne dersiniz?
Benden başka kimsenin inanmayacağı yalanlarla, benden başkasını avutmayacağını adım gibi bildiğim tesellilerle ve kimseyi heyecanlandırmayacağı açık olan çabalarla kurduğum, büyüttüğüm “şeyler” ete kemiğe bürünüp öykü diye görünüyor son tahlilde. Kimimizde şiir kimimizde roman olarak göründüğü gibi Varoluş, yüzleşme, anlamsızlık; öykünün sırtına yükleyemeyeceğimiz kadar ağır mevzular ama isim şehir oynayacak yaşı da geçtik, kelimeler bizi “bugün” hayatla baş edebilme kapısına getirdiyse, gereğini yapmak lazım. Aslında demek istiyorum ki okur haklı.
Yorum Yaz