berhava söyleşi
“Günlerin Bin Yıllık Mezarı”
Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına rağmen roman yazmayı seviyorum. Evet, yorgun bitiriyor insanı; ama sonunda yorgunluğa değen bir yankı kalıyor zihninde. Öyküde pencereyi biraz aralayıp içeriyi kokluyorsunuz; romanda ise odayı komple yeniden inşa ediyorsunuz. Öyküyle gündelik olana dair küçük parantezler açıp dahil olduğum kurmaca evren romanla hayatımın yanı başında dev bir plato haline geliyor.




Tarihî kurmacada emek yazım öncesindeki hazırlık sürecinde kaynakların arasında kaybolabilecek derecede yoğunlaşıyor. Özellikle kaynak sıkıntısı yaşamadığınız bir tarihî aralık seçtiyseniz her kaynağın diğerine götürmesi sonucunda uzun bir hazırlık süreciyle baş etmeniz gerekiyor. Her metin sizi başka bir metne çağırıyor. Bir bakmışsınız, sabah Endülüs’te uyanmışsınız, akşam Fustat’ta kahve içiyorsunuz—hem de kitaplarla.
İki öykü kitabından sonra hacimli sayılabilecek bir romanla çıktın okurun karşısına: Günlerin Bin Yıllık Mezarı. İki türü de tecrübe ettin. Yakınlıkları, farkları, yazarken ve sonrasında hissettirdikleri bakımından bu deneyim hakkında neler söylersin?
Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına rağmen roman yazmayı seviyorum. Evet, yorgun bitiriyor insanı; ama sonunda yorgunluğa değen bir yankı kalıyor zihninde. Öyküde pencereyi biraz aralayıp içeriyi kokluyorsunuz; romanda ise odayı komple yeniden inşa ediyorsunuz. Öyküyle gündelik olana dair küçük parantezler açıp dahil olduğum kurmaca evren romanla hayatımın yanı başında dev bir plato haline geliyor. Hayattan modellenecek kaynağı o kadar bol ki elinizdeki kepçeyi nereye salsanız her seferinde dolu çıkarabiliyorsunuz roman yazarken. Bir süre sonra gündelik hayata dair farkındalığınız daha da artıyor. Dünya ve içindekiler üzerine şahitliğinizi ve düşünüşünüzü aktarabileceğiniz yan bir hayat inşa ediyor roman. Öykü, odağın daha net olmasını icbar eden bir tür malum. Bu mesabede de başarı sağlıyor. Hayatın içinden daha sınırlı bir kesit diyebiliriz. Dolayısıyla öyküye gündelik hayattan dahil edecekleriniz de sınırlı. Bu yüzden bir meseleyi romanla anlatmak gerekiyorsa kısa türlere saplantıyla bağlanmaya gerek yok. Bir mesele roman istiyorsa, kısa türlere takılı kalmak bazen meselenin kendisine haksızlık oluyor. Milan Kundera “Romanın varoluş nedeni sadece romanın söyleyebileceği şeyleri söylemektir.” diyor. Bir de itiraf edeyim: Roman bitince daha derin bir tatmin oluştu. Galiba harcadığımız mesainin boyutu da tatminin hacmini belirliyor
Romanı yazarken seyahatnameler arasında gezindiğini, atlasları karıştırdığını, tarih kitaplarıyla boğuştuğunu ve elbette yüzlerce romanı titizlikle okuduğunu tahmin ediyorum… Başka?
Tarihî kurmacada emek yazım öncesindeki hazırlık sürecinde kaynakların arasında kaybolabilecek derecede yoğunlaşıyor. Özellikle kaynak sıkıntısı yaşamadığınız bir tarihî aralık seçtiyseniz her kaynağın diğerine götürmesi sonucunda uzun bir hazırlık süreciyle baş etmeniz gerekiyor. Her metin sizi başka bir metne çağırıyor. Bir bakmışsınız, sabah Endülüs’te uyanmışsınız, akşam Fustat’ta kahve içiyorsunuz—hem de kitaplarla. Önemli tarihî kurmaca yazarları okuru bu süreçlerine şahit kılmak için metinlerinin sonuna uzun kaynakçalar ekliyor. Metnin kurmaca olduğuna dair bir vurgu da aynı zamanda. Ben de kitabın sonuna bir liste ekleseydim muhtemelen dört beş sayfa yer kaplardı. Ancak tam bu noktada tarihî malzemenin nasıl kullanılacağı önemli. Yani mesele sadece bilgi yığmak değil; onu nasıl işleyeceğin, nasıl süzeceğin.
Cemal Şakar’ın deyişiyle roman bireyi ve yaşamı manzaranın önüne koyan bir tür. Manzara ona göre anlam kazanıyor, yaşam ve birey hayatlarını onun üzerinde kuruluyor. Manzarayı tarih olarak okuduğumuzda tarihi kurmacada olay ve durumların bireyle anlam kazanan bir dekor olarak ele alınması gerek. Aksi halde metnin döküdramaya dönüşme riski var. Yazarken bundan elimden geldiğince sakınmaya çalıştım.
Atmosferi güçlü bir roman ortaya çıkarmak istediğimden gündelik hayata ve sosyal tarihe dair okumalarım daha yoğun yer kapladı. Senin de söylediğin gibi bunun ilksel kaynaklarının başında seyahatnameler geliyor. Romanın ele aldığı tarih özellikle Arap seyyahların yoğunlaştığı bir dönem. Haçlı askerleriyle din adamlarının hatırat metinleri de anılabilir. Resim incelemelerimi de anmalıyım. Özellikle Jean Léon Gérôme ile Luigi Mayer’ın Mısır tablolarıyla haşır neşir oldum bu süreçte. Benim için bunlardan daha önemli ve güçlü hazırlık süreci ise mekanlarla temas kurarak gerçekleşti. Mekansal deneyimle atmosferin gücü arttırdığından Fas, Kahire ve Yukarı Mısır’da seyyaha uyarak seyahatler gerçekleştirdim.
Şu sorudan kaçamayacağının farkındasındır: Ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca? Kahramanların hatıra ile hayalin birbirine karışma tehlikesine dikkat çekerken biz de anlatılanların gerçek ile bağını merak edip durduk?
Modellenen, mimetik estetik bağlamında söyleyecek olursam seyyaha izafe ederken taklit ettiğim korkuların deneyimlerimde veya gözlemlerimde bir arka planı var. Zira kurmaca metin önünde sonunda yazarının zihinsel ve ruhsal durumlarını ucundan kıyısından da olsa modellemeye yazgılı. Onun dünyaya bakışında büsbütün sıyrılması zor. Çizdiği anti kahraman portresi de olsa yazar ona kendisinden eklemeler yaparak karakter meydana getirir. Diğer yandan karakterin hislerinin metinsel bütünlük içinde kendince bambaşka bir yönde inşa edildiği de açık. Çünkü roman karakteri tamamen canlı bir varlığın taklidi denemeyecek kadar kurmaca bir hal alabiliyor. Bu yüzden öz kurmaca bir metin yazmadıktan sonra yazarın gerçekliği ile karakterin temasının sınırlarını ayırt etmek zor. Bu alt tür üzerine bina edilen metinlerde benzerlik ısrarla vurgulanır malum. Daha açık ve gösterilerek yapılır. Yazar otobiyografisini bütünüyle değil fakat metinde birtakım ögelere yayar. Adı, hikayesi ve kişisel durumu kendisiyle aynı olmayan bambaşka bir karaktere yazarın vasıfları ve hikayesinden kesitler yüklenirken okurda anlatılanın yazar olup olmadığına noktasında bazı tereddütlerle metin oluşturulur. Ben romanı böyle bir muratla yazmadım elbette roman bunu sağlayacak zamansal ve mekânsal bağlamdan da oldukça kopuk. Ancak kitabı bitirip karşıma aldığımda bağımsızlaşan ve kendi yapısını inşa eden karakterlerde farkına vardığım bazı otobiyografik unsurlar olduğunu da inkâr edemem. Ailemde çok fazla Alzheimer öyküsü var mesela. İki dedem ve bir teyzem ölmeden önce yıllarını unutarak geçirdiler. Günlerin Bin Yıllık Mezarı’nda gözümün önünde gerçekleşen bu zihinsel parçalanışın etkisi muhakkak olmuştur. Meşhur sözdür: “Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen.” Romanı yazarken kendi kendimi ara ara bu hakikatle karşı karşıya buldum. Bazen aynaya baktım, bazen aynayı kırdım. Ama hep içimden bir yansıma geçti.
İki yazar arasında gerçekleşen bir söyleşi, en çok da yazma üzerine yoğunlaşıyor. Dilersen uzaklaşalım bu noktadan. Başkahramanımız olan seyyah, en çok hangi seyyaha benziyor sence?
Seyyahımız tek bir seyyaha benzemiyor aslında. Daha çok onların toplamı gibi. Orta Çağ Arap seyyahlarının özelliklerini parça parça taşıyor. Orta Çağ Arap seyyahlarının birçoğu eğitimli kişiler. Uzun bir süre de kamu görevlerinde bulunmuşlar. İbn-i Battuta aldığı hukuk eğitimi sebebiyle Maldivler’de bir süre kadılık yapıyor misal. Romandaki seyyah da Orta Çağ Arap seyyahlarının prototipi. Eğitimli, şehirli, dikkatli, mekanlarla bağı güçlü, rikkatli ve de hiddetli. İlle de isim vermem gerekirse onu biraz İbn-i Cübeyr’e biraz Gırnâti’ye biraz İbn-i Battutâ’ya benzetebilirim.
Bir seyyahın seyrüseferine kapılmış giderken, karşımıza binbir gece masalları çıktı. Orta Çağ seyahatnameleri, mitoloji, modern öncesi hikayeler, fal, tılsım, olağanüstü varlıklar… Ukalalığımı bağışlarsan şunu sormak istiyorum: Romana dahil edemediğin, notlarda kalan, unutulan, taşan, sığmayan neler vardı?
Estağfurullah. Elbette var. Bir defa daha önce belirttiğim gibi metnin döküdramaya kaçmaması gerektiğinden mecburen elediğim noktalar oldu. Daha en başından metnin bağlamından çıkardım. Özellikle siyasi tarihe ilişkin olanlardan bahsediyorum. Tarih toplumun tarihini yazar insanın değil. Bana gereken insanın tarihiydi. Romanın dönemin kaotik yanına hizalanmasını istemediğimden siyasetin dekor olduğu yerlerde anlatıcıyı seyyahın düzeyine çektim. Onun dilinden anlatmak, onu çağının şahidi kılarak meseleyi insani kılmayı amaçladım. Tarihsel durumlar arasından ancak karakterler hakkında bir şeyleri açığa vuracak olanlara odaklanmayı seçtim. Mesela bir kısmına dahil olsa da seyyah siyasi meselelerin dışında bir figür aslında. Nihayetinde siyasetçi veya asker değil. Piyer’in hikayesini ise genişletmeye başladığımda onu ardındaki siyasi ve askeri kariyerden bütünüyle sıyrılmak mümkün olamazdı elbette. Her ne kadar kendisini geçmişinden soyutlamaya çalışan bir karakter de olsa eski bir şövalyenin önceki kimliğin vurgulanması gerekiyordu. Belki okurun isimler ve siyasi tarih babında en yoğun bulduğu kısım da orasıdır. O dahi romanla tarihi arka planın oluşturulması için zaruri olduğu kadarıyla verildi.
Öte yandan elimde Nizar’ın geçmişini anlatan ayrı bir zeyl dosyası var. Nizar’ı daha önce uzun uzadıya anlatmak için hazırlanmıştım. Ancak bunu yazsaydım, roman seyyahın ekseninden kayardı. Bunu göze alamadım. Haricinde şimdi konuşurken notlarıma dönüp baktığımda ise hazırlık sürecinde yer almasını istediğim ama sonradan vazgeçtiğim birçok not olduğunu görüyorum… Belki bir gün başka bir romanda.
“Esaretten kurtulan Kudüs” göndermesi fevkalade, şahsen teşekkür ederim. Nasıl derler: Zamanlaması manidar.
Hepimizin temennisi, arzusu ve dört gözle beklediği tüm mukaddes beldelerin huzurlu günlerine kavuşması, esaretten sıyrılması. Dahası bütün dünyanın bunu dilemesi şart. İnsanlık adına bir sınav hâline geldi bu mesele. Öncesinde de böyle olması gerekiyordu evet ama Gazze’deki soykırımdan sonra başka türlü bir kavrayış geliştirme imkânı kalmadı artık. Soykırımın yanı başında yaşayanın yazdığını da şahitliğini de ufacık bir noktayla da olsa buraya bağlaması gerek. Bu çağın içinden öyle kolay ve hesapsız geçip gidemeyeceğiz maalesef.
Seyyah, seyahatname yazmanın gerekçesini izah ederken ben de kenara not almıştım: Senin sebeb-i telifin nedir?
George Orwell, yazma dürtülerini dört maddede sıralarken başta katıksız bir bencillikten bahsediyor ve ekliyor: Bu dürtü yokmuş gibi davranmak saçmalıktır. Hemen devamında estetik bir coşkudan bahsediyor. Haklı gibi. İyi yazının çarpıcılığından, sesin büyüsünden ve hikâyenin ritminden zevk duymasak hangimiz yazardık ki? Kategorilerden tüm yazarlara yüzde yüz uyan sonuç çıkarma ihtimali olmasa da Orwell’ın sıraladığı iki dürtüde büyük oranda kendimden şeyler buluyorum. Edebiyat da insanın dünyasal ihtiyaçlarından bir cüze hizmet ediyor. İnkârı pek de mantıklı değil üstelik. İnsanız ve klasik anlamda güzelin verdiği hazzı seviyoruz. Bu yüzden içimde uyanıp duran estetik coşku ve aklımda kıvrılan hikâye sürdükçe yazmam için sebebim var. Bunlar oluşa geldikçe yazmaya devam etmeyi istiyorum. Yeri geldiğinde kendimi kurtarmak yeri geldiğinde çağıma ve insanlığa şahitlik etmek için.
Ben biliyorum ama okurlarının da duyma hakkı var diye soruyorum: Masada neler var? Ne çalışıyorsun şu sıralar?
Bir novella dosyasının hazırlık sürecindeyim. Bir önceki sorudan ödünç alarak çağımın şahitliğine girişmeyi deneyeceğim bir metin olsun istiyorum. Onun dışında düzenli yer aldığım mecralara ve teklif aldığım dosyalara yazılar yetiştirmeye çalışıyorum.
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim Hüseyin. Berhava’nın nefes alıp verişini özlemişiz. Rast gele.
Günlerin Bin Yıllık Mezarı
M. Fatih Kutlubay
Roman
Ketebe Yayınları
Nisan 2025
336 Sayfa
Yorum Yaz