Ana Sayfa DÜŞÜNCE “Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan
DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Paylaş

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı– olmayanın karşısında konumlanan insanın ilk unutuşu sonrasında kartlar yeniden dağıtılmıştır: “Birbirinize düşman olarak inin!” Şayet Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın unutkanlığı vuku bulmasaydı, yeryüzü sayfaları hakkında belki de konuşamayacaktık. Ancak ilâhi hikmetin tecellisi olarak gökyüzünde başlayan hikâye yeryüzüne, yatay ilişkiler düzlemine taşınmış oldu. Buradan hareketle, hikâyenin başlangıcı için değilse de devamı ve olgunluğu için “unutkanlığın” ön koşul olduğundan bahsedebiliriz. Hikâyeyi yeryüzüne taşıyacak olan tohumunsa; insanın esamesinin bile okunmadığı, hatırlanmaya değer olmadığı zamanları sona erdiren “hatırlayışın” devreye girerek atıldığı söylenebilir. Unutkanlığa düçar olmadan evvel, unutmaya konu olan şeyin bilgisine sahip olmak gerekiyor. Yitirebilmemiz için öncelikle ona sahip olmalıyız. Bu nedenle hatırlama ve hatırda tutma, unutmadan önce gelir. Ancak burada tekrara düşme pahasına altı çizilmesi gereken taraf, hatırlamanın meydana gelebilmesi için insanın var edilmesi/hatırlanması gerektiğidir. Arif Nihat Asya’nın Descartes’in meşhur sözüne olan göndermesinde: “Düşünülüyorum, o hâlde varım” diyerek belirttiği gibi insanın var edilmesi, bir hikâye tarafından kuşatılması ve yeni özne olarak hikâyeler oluşturması için ontolojik gerekliliktir.

Unutmak kelimesine TDK Sözlüğü’nde verilen anlamlardan bazıları şunlar: “Aklında kalmamak, hatırlamamak, aklından çıkmak, gereken önemi vermemek, üstünde durmamak.” Hangi anlamıyla ele alırsak alalım unutma edimi, hafıza bağındaki birtakım çözülmelere gönderme yapmaktadır. Çünkü bir şeyin büsbütün akıldan uçup gitmediği “gereken önemin verilmediği” durumlarda bile, bazı şeylerin (nesne, eşya, insan vb.) zihnimizdeki tazeliğini koruyamadığı gerçektir. Sanırım Hz. Âdem’in unutuşu da böyle bir unutmaydı. Yoksa yasağa konu olan ağaca yaklaşmama emrinin büsbütün akıldan çıkıp gittiğini düşünmüyorum. Unutmanın bu çeşidinin oluşması içinse güçlü çeldiricilere, daha cazip tekliflere ihtiyaç vardır. Tam da burada şeytanın “sonsuz hayat” gibi reddedilmesi güç vaadi çıkar ortaya. Gerisi malumdur. Şayet bu güçlü çeldirici ortama sokulmasaydı ve muhatabını unutuşla peşinden sürüklemeseydi, anlatı(lar) yeryüzüne taşmayacak ve taşınmayacaktı. Bu olay bir kez yaşanmıştır, bu yanıyla biriciktir. Fakat öyle bir forma (biçime) sahiptir ki, ilk insandan son insana herkesin ortak yazgısıdır. Bu yazgı: hatırlayış-unutuş-hatırlayış-unutuş… şeklinde giden bir döngüdür. Bu döngüyü oluşturan içerikse, her insanda farklı şekilde cereyan etmektedir. Bu nedenle insan gibi hikâyesi de biriciktir. Çünkü bu döngünün tezahürü her insan tekinde –tıpkı parmak izinde olduğu gibi– farklı biçimde kendini gösterir. Her kuşakta her dönemde kendini yenileyen bu döngü sayesinde, insanın “anlat(ıl)maya değer” şeyleri olur. Buna rağmen her insan anlatıcı olamaz. Çünkü “anlatmaya değer” parçalardan kompozisyonlar üretmek, başka bir bakışı şart koşar. Elbette, anlatma veya yazmayı, hatırlamanın tek kolonları olarak düşünmek başka şeyleri ıskalamaya sebep olabilir. Kişinin iç dünyasında cereyan eden, çoğunlukla kendisiyle kaim olan iç hatırlama biçimleri (dua, tövbe, sövgü, kargış, tefekkür gibi) bunlardandır. Gelgelelim söylemeye değecek bir sözün, o farklı bakışın oluşabilmesi için dışa taşabilmesini icbar eder.

Yeryüzü serüvenine unutkanlık sonucu başlayan insanın, hayatta kalabilmesi için hatırlaması kadar unutabilmesi de elzemdir. İnsanın nisyanla malul oluşu yalnızca negatif bir durumu işaretlemez. Nehrin karşı yakasından bakarsak, unutmak nimeti sayesinde varlığının tüm veçhelerini dengede tutmaya çalışır. Kimi yaşantıların ilk andaki etkisini yitirmesi sayesinde, yani kısmi unutmaların yardımıyla, bahsedilen döngüye daha sağlıklı bir biçimde katılır. Bu denge biri lehine bozulduğundaysa denge kayıpları yaşanır. Yazmak bir bakıma bu dengeyi tekrar kazanma çabası olabilir mi? Masallar üzerine araştırmalar yapanlar, masalların neden bu kadar etkili olduğunu açıklamaya çalışırken bu noktaya değen bir şeyden bahsediyorlar. Gerçek dünyada her şeye erişemeyen, hayalleri ve arzuları sekteye uğrayan insanın masallardaki mutlu sonlar aracılığıyla bu yanını telafi ettiği söyleniyor. Bu durumda bünyemize dâhil olan anlatıların da böyle bir işlevi olduğundan söz edebiliriz. Yalnızca mutlu sonla bitmediğinde bile –ki modern anlatılar genellikle mutlu sonla bitmez– kendi açmazlarımızla, zaaflarımızla yüzleşmeye vesile olabilir. Peki insan mı hikâyeyi/öyküyü hatırlar yoksa tam tersi mi olur?

Ali Necip Erdoğan, Öykünün Ontolojisi isimli kitabında: “Sizin bilmeniz, hikâyenin sizi hatırlamasıdır zira yaşaması gereken hikâyedir ve hikâye kendini sürekli tekrar eder.” der.

İlk okuduğumda pek anlamlandıramamıştım bu bakışı. Çünkü insan olmadığında hikâyeler de olmayacak ve sonraki nesillere aktarılamayacaktı. Bunun makul olan bakış açısı olduğunu düşünmek, diğerini yanlışlamayı gerektirmiyor. Hatta insanın ömrünün sınırlı olduğunu düşündüğümüzde, asırlardır devam eden kadim anlatıların, kıssaların varlığını sürdürmek için deyim yerindeyse insanı kullandığını görüyoruz. Her ne kadar kullanılmak fiili edilgenliği çağrıştırsa da, hikâyenin hatırladığı insan olabilmek için bir şeylerden feragat etmek, yani sorumluluklar almak gerekiyor. Bazen unutarak, bazen hatırlayarak…

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da...

DÜŞÜNCE

“Edebiyatta Patronaj: Leylâ Hanım’ın Kasidelerinde Fahriye Geleneği” – Veysel Altuntaş

Divan edebiyatı, yüzyıllar boyunca ördüğü estetik ve düşünsel dokusuyla sadece bir şiir...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”