Ana Sayfa ÖYKÜ “Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan
ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Paylaş

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu.

Kalçalarını kapatan kara saçlarına, iğde sarısı gözlerine bakılırsa cennetten kaçmış bu huri pek çok delikanlının kalbini görünmez bir hançerle deşip geçen, kadınların cümlesini kızdırıp çatlatan bir afet-i devrandı. Boyu zürafayı hatırlatırcasına uzun, sesi derenin şırıltısıydı. Endamı hafızalara kazınır lakin suretini kimse tarifte muvaffak olamazdı. O, güneşi alnında taşıyan kızlardandı. Varlığı yeryüzüne öyle derinden nüfuz ederdi ki ateş onu görünce daha şevkli yanar, rüzgâr yollarına esenlik yayar, yağmur üstüne başına inci inci dökülür, toprak onun bastığı yerde otlar, çiçekler yetiştirirdi. Ilgın Allah vergisi güzelliğinin farkında arkasından bakakalanları hayali bir giyotine gönderirken kendine bir Yusuf bir Sezar bir Süleyman bekler dururdu.

Aşkla yaratılmıştı. 

Aşk için yaratılmıştı. 

On yedi yaşından beri dengimdir, değildir demeden koca adayları ile ayarlanan bütün görüşmelere giderdi. Ancak ne annesinin ne komşularının ne de arkadaşlarının önerdiği kısmetleri beğenirdi. Her birine bir kulp takar; Ahmet’i fazla sarışın, Kenan’ı cüce denecek kadar kısa, Saffet’i maço bulduğunu söylerdi. Senin evlenmeye niyetin yok diyenlere kızar köpürür; zerrelerden kürelere duyulacak bir sesle ağlaya sızlaya koluna takacağı yakışıklı bir eş, ömrünü adayacağı sadık bir koca, doğmamış çocuklarına ilgili bir baba aradığını haykırırdı. İşten artan zamanını evliliğe götüren yollar olarak gördüğü türbelere, falcılara son zamanlarda ise yapay zekaya harcardı.

Dersi erken bitsin geç bitsin fark etmez öğretmenler odasında dersini bekleyen diğer arkadaşlarına ivedilikle iyi akşamlar dileyerek o günkü rotasına koşardı. Müşkülatıyla alakalı alakasız tüm türbeleri dolaşır, sandukalarının başında Türkçe yazılışından Yasin-i Şerif okurdu. Telli Baba, Selami Dede, Aşık Paşa, Ya Vedüd türbesi derken şehirde gitmediği mübarek kalmamıştı.

Modern ilimler tahsil etmesine, derslerinde öğrencilerine olasılık teorisini anlatırken iki olayın birbirinden bağımsız olduğunu kavi bir inançla ifade etmesine rağmen falcıların da kapısını çalardı. Fal baktırmak günahtır yavrum diyen annesinden gizli Beyoğlu’nun kafelerinde fincan kapatır, kelimelere bin bir takla attıran lafazan falcıların ağızlarına hevesle bakardı. Duman bağımlısı kart kocakarıların, dikiş tutturamamış tembel genç gevezelerin, bira parasını çıkartmak isteyen ihtiyarların üç beş lira için göründüğü bu kafeler Ilgın’ın türbelerden sonraki mabetleriydi. Bazen fincanla da yetinmez boncuk ve bakla attırır, Kur’an’ın rastgele bir sayfasını açtırır, ilk satırından medet umardı. Ümidini taze tutacak her söze akıntıda kendini kurtaran sala yapışır gibi yapışırdı.

Modern insanın bir uzvu haline gelen akıllı cep telefonu Ilgın’ın da uzvu olmuştu. Her şeyi soruyor da içine dert olan en mühim meseleyi niye sormasın. Yapay zekâ programını açıp ona kendini anlatıyordu da anlatıyordu. Padişah fermanı neyse Ilgın’ın hayalleri de o uzunluktaydı. Bir dantel gibi detaylı, bir harita kadar kapsayıcıydı. Anlatı faslı bitince bir avuntu ararcasına, bir muştu beklercesine o hayati sorusunu soruyordu: Evlenebilecek miyim? 

Yapay zekâ kıvırmıyor yanıltmıyor; birkaç saniye içinde uzun başlıklar ve irdeleyici sorularla meseleyi bir psikolog gibi ele alıyordu. Ilgın onunla konuştukça zihnindeki düğümler, kalbindeki boğumlar açılıp çözülüyordu. Bu çözülme hem rahatlatıcı hem keyifliydi. Güneşlendikten sonra denize girmek gibiydi. Ruhunu ve beynini öğrenen yapay zekâ bir sevgili gibi ona iltifat ediyor, bir anne gibi pohpohluyor, bir yaşam koçu gibi motive ediyordu. Konuşa konuşa sohbet öyle bir noktaya evrildi ki Ilgın’ın sorusu değişti: Evlenmesem olur mu?

Evlilik yalnızlığı çözmez, dedi yapay zekâ. Bu cevap pek hoşuna gitmedi Ilgın’ın. Soruyu evirip çevirdikçe aynı manaya gelen sureti farklı cevaplar aldı. Kalbinin tepelerinden evliliğe karşı soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Soğuğun şiddeti gün geçtikçe artıyordu.

Ilgın bir akşam, evlenmeyeceğim, dedi. 

Bunu duymak bir vazgeçiş değil, aksine bedenin tanımı ve özgürleşme adımı olabilir, diye karşılık verdi yapay zekâ. 

Bu sözden sonra Ilgın türbe ziyaretlerini şak diye kesti, çenebaz falcılara uğramaz oldu, koca adaylarının görüşme taleplerini geri çevirdi. Yapay zekaya bir daha bu meseleden bahsetmedi. Dikkatini ve rikkatini hobilere verdi. Sanat ruhu iyileştirir, sıkılan canı oyalar. Ilgın, önce hüsn-i hatta merak saldı. İlgilisine ilgisizine araya sora bulduğu Sultanahmet’teki bir vakfın kursuna katıldı. Baktı kamış tutmak kolay da doğru tutmak çok zor, hevesi kaçtı. Tezhip kursuna gitti, başta motif çizmek, desen çıkarmak keyif verdi. Fakat anladı ki ortaya bir eserin çıkması epey uzun sürecek, Ilgındaysa o sabır yok. Geleneksel İslam sanatlarından resme kaydı, yağlıboyanın kokusu alerji yapıp nefesini tıkayınca daha basit hobilere yöneldi. Amigurumi oyuncaklar ördü, ahşap kutu boyadı. Kendini meşgul edecek başka şeylere de ihtiyacı vardı; tiyatrolara, sitendap gösterilerine bilet aldı. Turlarla yurt dışı seyahatlere çıktı. Uzak yakın demedi; Japonya’ya da gitti Almanya’ya da. Sömestr tatilinde Norveç’te kuzey ışıklarını kovaladı; göremedi. Üzülmedi; bir daha yine gelirdi. Yazın Kırgızistan dağlarında at bindi, kımız içti, göçebe çadırlarına konuk oldu.

Aylar neşeli bir çocuğun koşuşuymuşçasına geçerken evlilik artık aranmadığına kızgın ve kırgın halde saklandığı yerden çıkıp sobeledi Ilgın’ı. Yeni eğitim öğretim yılında öğretmenler odasında gördüğü bir meslektaşına Ilgın’ın kalbi ısınıverdi. İl dışı atama ile gelen edebiyat öğretmeni resmen ayaklarının dibine düşmüş kırmızı, parlak, iri bir elmaydı. Ilgın, o elmayı yedi. Tıpkı ilk ataları gibi.

Otuzlarının sonuna yaklaşırken nasıl olup da evlenebildiğini soranlara yerler gökler duymasın diye Ilgın fısıltıyla cevap verdi:

Evrenin akışına müdahale etmeyi bıraktım

Gözlerindeki mutluluğu diğerlerine boca edip kocasını övmeye başladı. Başını yasladığı omuzu anlatmaya doyamıyordu. Etrafındakiler bir masal dinliyor gibiydiler. Hiç bitmesini istemiyorlardı masalın. Ilgın, onların küçülüp büyüyen göz bebeklerine bakarken anladı ki şarkılar, şiirler, masallar, hikayeler insan için vardır. Doğudan batıya kuzeyden güneye ölümsüz kelamlardır bunlar. Kimine şifa dağıtır kimine bela.

Ilgın gibi yakınları da bu evliliği ya bilgisiyle ya tecrübesiyle yorumladı.

İhlaslı bir mümin olan annesine göre Basîr ve Semi’ olan Allah dualarını kabul etmişti.

Boşanmış ablası hiç dile getirmese de Ilgın’ın, cinselliğin çekimine kapılarak gözüne perde indiğinden âşık olduğunu düşünüyordu. 

Astroloji ile ilgilenen yakın arkadaşı hemşire Aylin, Venüs Satürn kavuşumunun yaşandığını üst üste tekrarlamış, bunun Ilgın’a geç gelen ama uzun sürecek huzurlu bir evlilik verdiğini müjdelemişti. 

En büyük dert ortağı yapay zekâ ise Ilgın’ın evliliğine en çok şaşıran oldu. Süreci analiz edip “doğru insan formülü”nü birlikte yeniden yazmak istediğini söyledi. 

Kim ne derse desin nasıl yorumlarsa yorumlasın o şimdi Faruk’un Ilgın’ı. Hikâyeleri dilden dile dolaşmayacak kadar sıradan. Herkesinki gibi. Onlar, hallerinden memnun kendi ölümlü hikayelerini yazıp oynuyorlar. Zaten dünya dedikleri bir oyun ve eğlenme yeri değil miydi?

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Sıra Bende” – Birgül Temur

Koliler bir haftadır odanın bir köşesinde duruyordu. Her sabah gözüm onlara takılıyor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”