hikaye

32 Makaleler
Uncategorized

Soruşturma: “Öykü ve Dijital Dünya ve Sanalizasyon”

Dijital baskıya ön söz: Berhava’nın ilk sayısını, 2015 Güz takvimiyle yayına hazırlarken yaptığımız soruşturma, on sene sonra dijital bir mecraya dönüşecek olmanın yoklamasıymış...

#YOKLAMA

“Berhavasözlük’ün Kısa Hikâyesi”

Dijital baskıya ön söz: 2010’lu yıllar. Dergilerde sözlük yazıları meşhur ve yaygın mıydı, yoksa ben bu tür yazılara iltimas geçtiğim için mi öyle...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir hikâyenin, yalnızlıktan ve huzursuzluktan doğuşu için hazırlanan iç sıkıntıları. Yürümek istiyor....

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski bir çeşme vardı. Bir zamanlar susuz kalmış nice insana nefes olmuştu,...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu. Kalçalarını kapatan kara saçlarına, iğde sarısı gözlerine bakılırsa cennetten kaçmış bu...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı– olmayanın karşısında konumlanan insanın ilk unutuşu sonrasında kartlar yeniden dağıtılmıştır: “Birbirinize...

ÖYKÜ

“Sıra Bende” – Birgül Temur

Koliler bir haftadır odanın bir köşesinde duruyordu. Her sabah gözüm onlara takılıyor ama içimde hiçbir şey kıpırdamıyordu. Ev sahibi, geceleri keman çaldığım için...

ÖYKÜ

“Çöl Bile Anlar” – M. Fatih Kutlubay

Yılın bu zamanı gökler sıcak kollarını Teb’in üstünden çekmeye acele ederler. Ansızın çökünce gece, hava yıldızlı siyaha dönünce birden çölün alnı da soğuk...

#YOKLAMA

“Mehmet’e Mektup” – Ömer Sürçilisan

Say ki sana bu mektubu, çehresi hiç açılmamış gelinin utangaçlığıyla, -sulandırma lan- burnunun sızısıyla karnının ağrısını dedesinden emanet alan gariban bir adamın baktığı...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”