Söyleşi: Şeyma Subaşı
“Sevinebilirsin Suâda İşte Yalnızız” ilk kitabınız. İlk duyduğumdan beri bu ismi çok sevdim. Arkadaşlarıma gösterdiğimde hepsi aynı şeyi anlarken ben farklı bir şey anladım bu cümleden: birlikte yalnız olmayı. Fakat “birlikte” yalnız olmanın kişiyi mutlu eden bir yanı vardı. Kitaba ismini veren bu hikâyeden önce baştaki epigrafla başlayalım isterseniz. “Öyle ya, hikâyenizi yazmamış olsaydım hangi vesile ile kendinize bu kadar dikkat edecektiniz. Kapalı bir kutuya benzeyen bir hayatınız vardı. O kutuyu ben sizin için açtım. Belki yalnız sizin için… Çünkü başkaları, sizi tanımayanlar orada sadece uydurulmuş bir şey göreceklerdir. Fakat siz…” Mahur Beste’den yaptığınız bu alıntıdan hareketle, hayatını anlattığımız o kişiler mutlu mudur sizce? Bu bağlamda bizlerin yani hikâye anlatıcılarının mutsuz olduğu söylenebilir mi?
Epigrafın hikâyesiyle başlayalım isterseniz. Öykülerimin kitaplaşma sürecinde -nereden geldi bilmiyorum- aklıma bir şey takılmıştı. Beni tanıyan bir iki kişi dışında, öykülerdeki “yaşanmış” kısımları kimse bilmeyecekti. Belki zamanla onlar hatta ben de unutacaktım ve hayal ile gerçek satırlarda olduğu gibi iç içe geçerek kaybolacaktı. O günlerde Mahur Beste’yi okuyordum ve bu cümlelerle karşılaşınca, kitabın epigrafı ortaya çıkmış oldu. Hikâyeyi anlatan mı, hikâyesi anlatılan mı mutludur ya da mutsuzdur? Ezberimiz bize sanatın normal olmayan insanları yansıttığını hatırlatıyor. Ne demek normal olmayan? Üstün özelliklere sahip olmak ya da diplerde gezmek. Bu iddiaya tamamen katılmasam da edebiyatın postmodern dönemine denk gelen bizler de mutsuz, yalnız, bunalımlı tiplerle karşılaştık kitaplarda. Hikâyesi anlatılan mutsuzsa, hikâyeyi anlatan, bu kederden ne kadar uzak kalabilir ki?
Size de bahsetmiştim. Bu kitabı bir ödev gibi okumak istemedim. Belki de kitaba gerçekten değer verdim. Okurken hakkında notlar tutmadım. Altını çizdim, sevdiğim satırların. Bu satırlardan biri de Suâda’yı kurtardığınız bölüm. Kurtarıcılar, kurtardıklarının fikrini önemsemezler, diyorsunuz. Suâda hakkında neler söylemeliyiz? “Sevinebilir miyiz Suâda?” diye zaman zaman etrafta dolaşmak da deliliğe dâhil mi?
Evet, kurtarıcılar, kurtardıklarının fikrini önemsemezler. Kahramanımız da Suâda’yı ‘kaçırarak’ kurtarmak ister. Aslında derdi kavgalı olduğu insanlara bir ültimatom vermektir. Fakat işler düşündüğü gibi gitmez. Her zaman olduğu gibi yine bir duyarsızlıkla karşılaşır. İster ki ona anlatınca herkes anlasın. İlk soruda sorduğunuzu şimdi cevaplayayım: Suâda aslında yalnızlığı anlatabilmenin yoludur kahramanımıza göre. Yapayalnız insan, yalnız olduğunu nasıl dile getirebilir ki? Suâda’yı karşısına alır ve yalnızlığını kanıtlaya çalışır. Öyle ki “aynaları kıralım” der. Yansımalara bile tahammülü yoktur. Fakat asıl yalnız odur ki biz onun hikâyesine henüz tanık olmadık. Çünkü o, yalnızlığı en gerçek haliyle yaşamaktadır.
Kitaba ismini veren hikâyeniz başta olmak üzere kitapta özellikle biçimsel anlamda gözlemlediğim bir farklılık var. Muhayyel dizisinden çıkan kitaplarda böyle bir hususiyet göze çarpıyor. Yeni biçimsel arayışlar olarak ifade edebileceğimiz bu durum hikâyede neyi sağlıyor?
Aslolan hikâye anlatmaktır. Biçimsel kaygılar ondan sonra gelir. Sonra gelir derken şunu kastediyorum: Zihninizde öncelikle hikâye belirir. Sonra dersiniz ki ben bu hikâyeyi en uygun biçimde/biçimle anlatmalıyım. Bir arayışa girersiniz. Unutmamak gerekir ki bir olayı/hatırayı/hayali hikâye yapan unsur nihatinde biçimdir. Form doğru bir şekilde çizilmediyse hikâyeniz çıplak kalır. İz’in Muhayyel dizisinde, ürünlerini daha çok yakın dönemde vermeye başlamış yazarları görüyoruz. Bilgisayar oyunlarının, sanal dünyaların ve sel gibi akıp giden bir görselliğin içine doğmuş bir kuşaktan biçimi önceleyen bir anlayış görmek, gayet tabii bir durum. Elbette sadece bu değil. Dünya edebiyatında ne olup bittiğini yakından takip eden bir öykücü/roman yazarı dar biçimsel kalıplara sıkışık kalmak yerine sürekli yeni ve değişen bir görüntü arz edecektir kuşkusuz. Bununla birlikte ben, biçimsel arayışlara sıkça girişen biri değilim aslında. Benim hikâyelerimde biçim, çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkar ve nispeten geri plândadır. Şöyle bitirelim: Doğru tanzim edilmemiş bir hikâye, ruhundan çok şey kaybeder.
Eserde satır aralarında etkilendiğiniz isimler göze çarpıyor. En çok Ömer Faruk Dönmez hayranlığını sezdim, diyebilirim. Sonrasında ilk göze çarpan alıntılardan ve hikâye başlıklarından ötürü Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Necip Fazıl Kısakürek’i gördüm. Yazın hayatınızda sizin duraklarınız kimler oldu bu zamana kadar ve bu isimlerde yoğunlaşmanıza sebep nedir?
Hiç çekinmeden ve usanmadan söyleyebilirim ki Ömer Faruk Dönmez hayranıyımdır. Fakat Ömer Faruk Dönmez adı ile hayranlık kelimesi yan yana pek şık durmuyor. Şöyle söyleyeyim öyleyse: O, yaşayışı, düşünceleri ve eserleri ile benim için çok kıymetlidir. Hep Aynı Hikâye, Bir Kitap Bir Balta, Hamza, Bir Yobazın Günlüğü, Dervişan ve Ölü Bir Yazarın Anlattıkları ile Türk öyküsüne/edebiyatına hatırı sayılır bir katkıda bulunmuştur. Saygıda kusur etmek istemem, elbette evvela kendilerine borçlu olduğumuz isimler var: Necip Fazıl’ın Çile’si elimde paramparça olmuştur, okunmaktan. Bir şehirden bir şehire yolculuk mu yapacağım, çantama ilk Çile’yi yerleştirirdim. Bütün çağrışımlarıyla birlikte söylüyorum: Necip Fazıl, hayatımın tüm “yolculuklarında” yanımda oldu. Üstad’ın hikâye ve piyeslerini de önemserim. Reis Bey, dönüp dönüp okuduğum bir eserdir mesela. Rahmet olsun. Sezai Karakoç ve İsmet Özel için de benzer şeyleri söylerim. Sevdiğim, saydığım, üzerimde hakkı olduğunu düşündüğüm bu isimleri öykülerimde anmak istedim.
“Elinde Bavulu” isimli hikâyede ideolojik yönü ağır basan bir karakter var. “Eve Dön” hikâyesini “İdeolojilerin soğuk dünyasında üşüyen yapayalnız insana…” ithaf ediyorsunuz. Siyasi mevzular, öykünüze gölge düşürür diye endişe ediyor musunuz?
Hayatın neşesine kör ideolojik tavır ile hayatın gerçeklerine kör estetik tavır arasında bence fark yoktur. Fakat hemen söyleyeyim ki öykülerimde, öykülerimi gölgeleyecek kadar ideolojik bir söylem yok. Olsaydı, öykülerimi gölgeleyecek diye endişe etmezdim. Edebiyat insanı bütünüyle anlamaya matuf bir eylem. Nerede insan varsa orada bir daktilo sesi, kâğıt hışırtısı, mürekkep kokusu, yeniden yeniden söylenen kelimeler vardır. Ahlakî sınırları gözetmek dışında öyküde anlatılmaması gerektiğini düşündüğüm, sanata aykırı görebileceğim bir mesele yoktur. İçten ve iyi niyetli davranarak, biçimsel kriterleri ihlal etmeden, bir yaraya merhem olacaksa “sosyal mesaj” içeren metinler pekâlâ yazılabilir.
“Önce sevgi vardır, şiir sonradan gelmiştir. Biz o zamana erişemedik.” cümlelerini kurduğunuz “Masaldan Önce” isimli hikâyeniz de kitapta sevdiğim hikâyelerden. Aslında sevgiyi tatmış bir yüreğin sevgiyi güzel tarif edebileceğini düşünüyorum. Hiç yara görmemiş körlerin yara bandı sattığı caddelerden bahsediyorsunuz ya, işte tam bu durumun aksine sevgiyle karşılanmış olmak, yaşamının her döneminde her daim sevgiyi aratır insanda. Ne dersiniz bu konuda ve bu hikâye hakkında?
Çoğu öykümü aylarca uğraşarak yazmışımdır. Bir yıldan fazla üzerinde durduğum öykülerim vardır. Fakat Masaldan Önce öyküsünü, bir gecede yazdım. Bu öyküyü ne oldu da çabucak yazıverdim. Doğrusu bilmiyorum. Aylardır bir şey yazmıyordum. Yazmak istemiyordum. İçimde birikenler mi sökün etti yoksa başka bir anlamı mı var, emin değilim. Fakat akla ilk gelen şey eğer öykünün yaşanmış olması ya da olmaması ise, hayır, ben başka bir şeyden bahsediyorum. Kahramanın pencereden seyrettiği bir hayat var, kapının ardında kalbi çarparak bekleyişi var, mektuplar ve arşınladığı yollar var. Demek istiyorum ki elbette aradığı şey sevgi ya da bir sevgi yorumu olabilir fakat sevgi derken korkuyu, tebessüm derken nefreti ya da acılardan bahsederek aslında umudu anlatmış olabilirsiniz.
Bir öykü yazarı olarak sizin için “kahramanlara inanmak” neyi ifade eder?
Tanımadan sevemezsiniz, inanmadan da yazamazsınız. Kahramanlarıma inandım ve sizin de inanmanızı istediğim için yazdım.
Öyküde karakter oluşturmak önemli bir aşamayı ifade eder öykücüler için. “Bahri Bey’in Ölüm Dediği” isimli öykünüzde Bahri Bey karakterini çok güçlü bir şekilde yansıttığınızı düşünüyorum.
Teşekkür ederim. Belki de Bahri Bey karakterini güçlü kılan şey, renkli olduğu kadar tutarsız da bir kişiliğe sahip olmasıdır. Tutarsızlığın bir kusur olarak görülmediği tek yer, edebiyat olsa gerek.
Dergi serüveninizi konuşalım isterseniz? Berhava Öykü yolculuğu çok uzun sürmedi belki ama ilgi çekici bir dergiydi. Başka ne gibi dergilerde bulundunuz?
Berhava, mütevazı bir dergiydi. Ciddi bir kadrodan yoksundu. Fakat Mitat Enç gibi kıyıda kalmış bir ismi dosya yapan ilk dergi oldu. Okurlarına böyle küçük sürprizler plânlayan bir dergiydi aynı zamanda fakat dediğiniz gibi ömrü vefa etmedi. Aynı yayın grubu içinde Ayraç ve Siyah Sanat dergilerini de yayına hazırlıyorduk. Üniversitedeyken Teksir isimli bir fanzin çıkarmıştır arkadaşlarla. Geriye dönüp baktığımda edebiyatla olan ilişkimi evvele dergilerle ilerlettiğimi görüyorum. İlk metinlerimi yayımladığı Gerçek Hayat dergisinin benim için önemi büyüktür. Cesaret ve esin kaynağı olmuştur benim için. O yıllarda derginin Teneffüs sayfasını yöneten Mevlana İdris’e teşekkür borçluyum. Bu söyleşi yayımlandığında, yayın hayatına başlamış olacak bir derginin mutfağında çalışmalarımıza devam edeceğiz inşallah.
Kitabı okurken yüreğime dokunan birçok satır oldu. Bütün hikâyeleri yarım olan yazarı, bir yüzün bizi arkamızı döndüğümüz bir şeye çağırışını, yara görmemiş körlerin yara bandı satmasını, sadece bedeni değil ruhunun da gidecek bir yeri olmayanları gördüm. Bir eser en çok kimindir?
Eser, yazar ile okurun ortasında bir yerde durur. Yazar elbette müessirdir, hakkını teslim edelim, fail odur fakat okuru çıkardığımızda -Necip Fazıl’ın ifadesini bağlamından kopararak söylersek- “eser darmadağın emek yüzüstü” olur. Okurun iltifatı, yönelişi ve okuyarak metne dâhil olması resmi tamamlar. Altını çizdiğimiz satırlar, yazarın çağrısına kulak kesilmemiz, sofrasına oturmamızdır.
Yorum Yaz