Bugün sana hiçbir şey anlatmayacak kadar yorgun düşmüş bir adamın hıncıyla, bugün sana bir daha hiç açılmayacak defterlerin müstesna yerlerine kondurduğum birkaç epigrafın mahcupluğuyla, bugün sana cadde cadde sokak sokak ezberlediğim ilçemin köhnemiş evlerinin yorgunluğuyla, bugün sana çocukluğumda biriktirdiğim ve henüz keşfedemediğim birkaç parça travmayla, bugün sana sadece kendim olarak, kılçıksız, kılıksız şu kadarcık adam olarak yazıyorum Mehmet.
Buralarda gün dönmüyor biliyor musun? Gün karşısına çıkan ne varsa, kem arzu, ispirto şişesi, terzi makası, neyse işte adına ne deniyorsa sürüklüyor peşinden. Alıştım Mehmet sürüklenmekten. Her Allah günü, sabahın nuruyla önce sağ gözümü sonra sol gözümü açarak insanlara gülümseyip onlardan aynaya karşı bıçaklı bir suikast planlamalarını istiyorum. Çok mu? Çok mu abartıyorum yine. Hiç mi değişmedim lan? Hiç mi geliştiremedim kendini. Bak burada da söyleyeceğim birkaç söz var. Ama söyleyip kemiklerini kırmak istemiyorum kalbimin.
Azalıyoruz biliyor musun? Sanki her gün arkadaşlarımızı, dostlarımızı, abilerimizi kefenlere sarıyorlar. Musallaya yatırıp helallik diliyorlar. İyi biliyorduk, bir şey bildiğimiz yok, iyi biliyorduk diyebilmek için sıraya giriyorlar. Poz veriyorlar, gözyaşı döküyorlar. Ne iyi bir insandı diyorlar. Ama kim yaşadı, kim öldü bilmiyorlar.
Mezarlıktan dönüyorduk Mehmet, mezarlardan. Unvanlardan, hırslardan, üzüntülerden, kahırdan dönüyorduk. Baktık kimsecikler yok buralarda. Buralarda birkaç mermer taşı, birkaç çiçek, birkaç telaş, birkaç gariban ve gözyaşı. Mezarlıktan dönüyorduk, arkadaşlardan biri hangimiz önce gidersek o diğerine vazifesini sonsuz ciddiyetle yapsın dedi. Bir şey demedim. Daha genciz, düzeleceğiz, düzelteceğiz demek istedim sadece. Olur dedim. Hallederiz. Nasıl halledeceksek.
Bak bana bilmem kaç yaşına gelmiş koskoca adam. Dokunsalar ağlayacağım burada. Kimsenin dokunası yok oysa. Kimsenin haberi yok kimsenin fırtınasından. Herkesin fırtınası kendine Mehmet. Kimseyi ilgilendirmez başkasının fırtınası. Kimse kimseye eş değil. Bilirsin üstünlük takvadadır. Kaybettik onu. Kim daha üstün unuttuk. Yeniden ezberledik mevzuatı. Yeniden takım elbiseler giyinip kravat taktık. Yeniden inandık plazalara, avmlere.
İşte yeniden yazıyorum sana. Dönsek geriye, en geriye. İlkokula mesela. Mavi önlüklere, kara tahtaya, tebeşir tozuna, keçeli silgiye. Sen elinde nereden bulduysan bir gazoz şişesiyle çıkagelmişsin. İçi boş. Oysa kafana dikiyorsun şişeyi. İçindeki koku önemli diyorsun. Bu konuda ısrarcısın. Dalga geçmiyorum seninle. Boş şişeyi kafana dikmeni büyük bir olgunlukla karşılıyorum.
Sonra büyüyoruz Mehmet. Ellerimiz büyüyor, baldırımız büyüyor. Yumruğumuz büyüyor. Kaplıyor dünyayı. Ama günün bir yerinde pısıyoruz kenara. Korkutuyorlar bizi. Korkmuyoruz ama yine de gidiş yoluna puan vererek korkmuş gibi yapıyoruz.
Al işte itiraf ediyorum. Korkmuş gibi yapıyorum insanlardan. Patronlardan, editörlerden, yayıncılardan, yazarlardan, arkadaşlarımdan, kendimden korkmuş gibi yapıyorum. Oysa sadece geminin karaya varmasını bekliyorum.
Bilmiyorlar Mehmet.
Bilmiyorlar ve bilmedikleri onları âlim yapıyor, karşılarında yığınla ceset.
Beni soracak olursan ben biliyorum. Geçmiş güzel günlerin bir gün tekrar geleceğini biliyorum.
Bak işte! Onur Akın ikimiz için söylüyor yine:
“Aynasını ömrümün kem baktılar, kırdılar
Sığmıyorum geceye, yoksa odalar mı dar?”
Yorum Yaz