Ana Sayfa ÖYKÜ “Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar
ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

Paylaş

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere…

Sokağın sonunda eski bir çeşme vardı. Bir zamanlar susuz kalmış nice insana nefes olmuştu, şimdi ise betonu çatlamış, musluğu kuru. Çocukken dedemle buradan geçerken damlaların sesi yankılanırdı; suyun taşlara vuruşu duyularımın bilmediği ama ruhumun bildiği bir hikayeyi anlatırdı. Şimdi o ses yok. Yalnızca paslı bir sessizlik var; taşların içinden sızan kuru, sessiz bir bekleyiş. 

Taşları dökülmüş, musluğu pasla mühürlenmiş. Sanki bir şey anlatmak istemiş de sesi tıkanmış gibi. Su bir zamanlar içinden çağlarken, şimdi sessizliğin sesi akıyor oradan. Çatlak taşların arasında rüzgâr dolaşıyor; sanki çeşme hâlâ bir hikayeyi anlatmaya çalışıyor, ama kelimeleri taşların arasına sıkışmış.

Dedem hep bu çeşmenin önünde durur, bastonunu taşın üzerine dayar, uzun uzun bakardı. “Pas, suyun susmasıdır,” derdi. “Ama bazen susmak da bir tür akıştır.” O zaman anlamazdım. Şimdi anlıyorum; bazı şeyler görünmeden de akıyor.

Bir gün, çeşmenin önünde durmuşken bana dönüp, “Ben bu hikayeyi ilk kez burada, kendi dedemden duydum,” dedi. “O zaman çeşme hâlâ akardı. Suyun sesi, güneşin altında gümüş gibi parlar, dedem Gülşah’la Varka’yı anlatırdı.”

Gülşah’la Varka birbirlerini genç yaşta sevmişler. Ama yolları ayrılmış. Biri köyde kalmış, diğeri uzak diyarlara gitmiş. Gülşah, ayrıldıkları gün çeşmenin başına gelip su doldurmuş, “Sen gittiğin yerden ak, ben buradan,” demiş. O günden sonra her sabah buraya gelmiş; çeşmeden su çekip aynı yere dökmüş. “Bir gün aynı denizde buluşuruz,” dermiş. Yıllar geçmiş, Varka dönmemiş. Ama Gülşah da beklemeyi bırakmamış. Sonra çeşme susmuş. Köylüler “Çeşme de dayanamadı bu ayrılığa,” demiş. Ama dedemin dedesi, “belki de yolları suyun altında kavuşmuştur artık.” demiş.

Dedem, o anı anlatırken musluğun pasına baktı. “Gülşah’a herkes acımış,” dedi. “Ama o beklemekten geri durmamış. Beklemek, onun için ayrılığın öteki yüzüydü çünkü.”

Şimdi ben de geçerken çeşmeye bakıyorum. Yıllardır akmıyor ama taşlarının arasında hâlâ bir ışık var. Belki sabah güneşinden, belki Gülşah’ın gölgesinden kalma. Eskiden ona acırdım; “nasıl da yalnız kalmış” derdim. Artık acımıyorum. Çünkü biliyorum: beklemek bazen kavuşmaktan daha sessiz ama daha tamdır. Belki Gülşah da, Varka da, dedem de, onun dedesi de oradadır — aynı sessizliğin içinde, birbirine kavuşmuş bir bekleyişte. Benim için artık o çeşme, pasla mühürlenmiş bir ayrılığın değil; suyun bile anlayamadığı bir sabrın sesi oldu.

Çeşmenin önünden her geçişimde, dedemin sesi yankılanır içimde. Sanki taşların arasında sıkışıp kalmış bir yankı gibi; ne tamamen kaybolur, ne de tam olarak duyulur. Dedem, tam burada, bu çatlamış taşların önünde anlatırdı bu hikâyeyi. O zamanlar suyun sesi sözcüklerine karışır, her damla bir hece gibi düşerdi yere. Şimdi suyun yerinde pas kokusu, yosun tutmuş taşların arasında kabaran bir sessizlik var. Yine de, kulağımı dayasam taşlara, belki duyarım diye düşünüyorum o eski sesi — “beklemek bazen kavuşmaktan daha gerçektir,” diyen o titrek tonu.

Dedemin o hikâyeyi neden bu kadar çok anlattığını o zaman anlamazdım. İki insanın, kavuşamayacaklarını bile bile birbirini bekleyişini… Şimdi anlıyorum: beklemek, onun için bir dua gibiydi. Su nasıl taşın kalbini oyuyorsa, zaman da insanın kalbini öyle oyuyor, sabırla, sessizlikle. Dedem çok bekledi. Beklediklerinin de karşılığını aldı elbette ama hiçbirimize çaktırmadığı beklediği bir şeyler daha var gibiydi; en azından ben öyle sezinlerdim. Belki de bu yüzden ben de unutamıyorum o hikâyeyi. Dedemin gözlerinde o hasreti görürdüm ama her şeyin ötesinde o hikâyede bir yerlerde ben vardım, dedemle geçirdiğimiz biricik anlardan sadece biriydi o hikâye… Çocuk halimle dedemin dizine yaslanmış, suyun ritmine karışan kalp atışımı dinliyorum sanki hâlâ.

Rüzgâr, kuru yaprakları taşların arasına sürüklüyor. Çeşmenin yanındaki çınar ağacı çatırdıyor; gövdesi yıllar boyunca duyduğu tüm hikâyeleri içine çekmiş gibi. Güneş batarken taşların rengi değişiyor; bir zamanlar suyun parladığı yer şimdi pasla ışıldıyor. Yine de ben oradan geçerken başımı çevirmeden edemiyorum. Çünkü biliyorum — o hikâye bittiğinde bile, sesi bu taşlarda kaldı. İki insanın bir daha kavuşamayacaklarını bilseler de birbirlerini beklemekten vazgeçemedikleri o eski hikâye yine gelip zihnimin başköşesine gelip oturdu ve kalbimde taht kuran şarkılar gibi kendini hatırlattı:

“Bir zamanlar Arabistan’da iki aile yaşarmış biri Varka’nın, biri Gülşah’ın ailesi. Çocukluktan beri aynı topraklarda büyüyen Varka ile Gülşah önce oyun arkadaşı olmuşlar, sonra gönüllerini birbirine bağlamışlar fakat kader ağlarını farklı kurmaktaymış. Her iki ailede evlenmelerini canı gönülden isterken, beklenmedik gelişmeler karşısında aileler bu evliliğe razı gelmemiş ve araya türlü türlü engeller girmiş.  

Birbirlerini ne kadar sevseler de kavuşamamışlar. Gülşah başka birine verilmiş, Varka ise, onun ardından yollara düşmüş. Çöllerde, şehirlerde, uzak diyarlarda onun izini aramış; bazen bir kervan gölgesinde, bazen çeşme başında adını seslenmiş.

Gittiği her yerde Gülşah’ın kokusunu almış ama ona bir türlü kavuşamamış. Gülşah da kendi gönlünü susturamamış; her şarkıda, her meltemde kalbinin diğer yarısının sesini duymuş. Ne gece ne gündüz rahat edebilmiş. Derler ki Varka sevdiğinin ayrılığına dayanamamış, hasretinin ateşiyle eriyip gitmiş. Gülşah’ın da dayanacak gücü kalmamış. O da ardından gözyaşlarıyla yitip gitmiş. Rivayete göre, ikisinin mezarları da yan yanaymış. Zamanla mezar taşlarının arasında iki selvi ağacı çıkmış, dalları göğe yükseldikçe birbirine dolanmış. İnsanlar oradan geçerken o ağaçlara bakar ayrı düşseler de sonunda birbirine kavuşan iki sevgili burada yatıyor derlermiş.”

Bu eski hikâye taşların arasından sızan sessizliğe karışırken, çocukluk hafızamın en eski köşesinde unutulmuş anılar canlandı. Dedemle birlikte, elimde küçük bir kovayla çeşmenin başında durmuş, düşen damlaların ritmini dinlediğim günlerin birinde, tıpkı Varka ve Gülşah gibi bir şeyi beklemenin ne demek olduğunu anlamaya çalışıyordum: anne ve babamın eve gelmesini beklemek, kardeşimin iyileşmesini beklemek, sessizce zamanın geçmesini izlemek… Bu döngülerin arasında gidip geliyordum.

Şimdi o paslı çeşmenin önünde dururken hala bir bekleyiş içindeyim. Bekleyiş nedenleri değişse de, bekleyişlerden kurtulamadığımı fark ediyorum. Belki de ulaşamayacak şeyleri bekliyorum… Çeşmenin başındaki çınar ağacı, dalları göğe uzanmış, kökleri toprağın altına iyice sıkışmış halde hala orada, Varka ile Gülşah’ın selvileri gibi. Ve ben o sessiz ağacın altında dururken ne zaman kendi bekleyişimin de zamanla dallarını göğe uzatacağını, köklerinin derinlere sıkıca tutunacağını düşünmeden edemiyorum. Ve bazı insanlarla ayrı düşmüş olsam da, kalbimin bağlı kaldığı her şey bir gün benimle olacaktı.

Sokağın sonundaki o paslı çeşmenin önünde dururken anlıyorum ki bekleyiş, aslında bir kayboluş değil; sevginin, umudun başka bir biçimde hayatta kalışı. Belki de beklemek, kavuşmanın en sessiz yoluydu.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

ÖYKÜ

“Sıra Bende” – Birgül Temur

Koliler bir haftadır odanın bir köşesinde duruyordu. Her sabah gözüm onlara takılıyor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”