Gece. Serin bir rüzgâr.
Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir hikâyenin, yalnızlıktan ve huzursuzluktan doğuşu için hazırlanan iç sıkıntıları. Yürümek istiyor. Başka çarenin olmaması zor şey. Yürümek ve sakinleşmek lazım. Ama yürürken zihnini durduramıyor. Parça parça hatıralar. Bölük pörçük mü desek? Neredeydi bunlar bugüne dek. İki kapağın arasında mı? Gerçekten mi? Güvenlikli sitelerin tek tük yanan ev lambaları. Lamba mı kaldı Allah aşkına? Çocukluğunda tetris isminde bir oyun var mıydı? Babam hangi yıllarda taksicilik yapmıştı ki? Abim ne zaman polis olmuştu? Zihin de oyun oynar mı insana?
***
Sokağı ararken kafası dalgındı. Nerden çattı bu musibet adama. Mühendismiş. Telefonu bilmem ne olmuş. Bana ne. Ben kaç yıldır direksiyon sallıyorum. Ama yetti artık. Bu insanlarla uğraşmak mı, aman. Bakmazlar ki şu yeşile? Bu ne güzellik yahu. Meram yeşiliyle Nilüfer yeşili arasındaki farkları nasıl ayırt eder insan? Sözcükler yeter mi bunu izaha?
Misi köyündeki o kahveden ayrılırken bir yazar bir atasözünden bahsetmişti. Araplara aitmiş. Kahvenin kahve olması için aşk gibi değil ölüm gibi acı olması gerekirmiş. Ne söz ama! Karşımıza çıkan güzellikler de bu tuhaf sözü hatırlatıyor değil mi? Nilüfer’in yeşili öyle güzel ki, aşk gibi değil. Babaannesinin yoğurdu gibisini yemedi nicedir. Çocukluktan mıydı o tat? Hayal meyal hatırlıyordu, akşamları verilmezdi maya. İsteyen komşu olursa da sabah namazdan sonra gönderirdi babaannesi. Niye ki?
***
Niye evlenmedin diye sorarlar. Aynen. Münasebetsiz insanlar. Bursa’yı adım adım niye gezdiğimi sormuyorlar. Polisim ulan ben. Bir yazarlık programı varmış. Belediyenin. Oraya görevlendirildik. Öyle mi. Siz nereden geldiniz.
Hoş geldiniz. Lisede okurken, belediye bir kompozisyon yarışması yapmış, ona katılmıştım. Ben de evde bilir bilmez bir şeyler yazıp gönderdim. Kazanana Bursa turu var. Yok, ben kazanamadım. İkinci oldum. Ama üniversite için tercih yaparken edebiyat fakültesi yazdım işte. Yok, öğretmen olamadım. Bakma sen polis olduk, itin, kopuğun ifadesi ile uğraşıyoruz. Okul bitince bir yıl daha hazırlandım sınava. O yıl devlet edebiyat öğretmeni almadı. Ben de askere gittim. Askerliği kısa dönem yaptım ben, Erciş’te. Sen hangi dönemdin? Aile de burada benim. Babam şoför. İznik’e çalışır. Şu sıra turist çok oluyor oraya. Otelden alıyor günübirlik. İyi parası var. Bursa başka be, Burçüstü’ne oturup çay içti mi insan, derdi kalmıyor ki? Şu şehrin rüzgârları yok mu? Bulup getiriyor eskileri, bakalım ne yazacaksınız, merak ediyor insan. Bekliyor da. Beni mi. Yok be abi. Biz kendimiz hikâye olmuşuz, devriye atıyoruz be abi.
***
Öykü Bilim Kurumu’ndan aradılar. Proje başvuru kılavuzunda bu yer almış. Fark etmemiş miyim? Ama ben şey, hikâyeyi anlatırken pardon öyküyü yazarken bir başlangıçlar töreni hayal etmiştim. Programa katılan yazarlar bir şehri edebiyatın bütün imkânlarıyla anlatırken, karakterler rüyalardan uyanırken, geçişler sessiz ve postmodern özenler etkili iken hatta Allah sizi inandırsın ulu çınarlara yakışır sözcükler yan yana dizilirken ben o programın ihalesini yazan adamın babasını, görevlendirilmiş koruma polisini, internet sitesi yapacak mühendisi, programı haber yapacak editörün hikâyesini… Şimdi editörün hikâyesi de aslında. Bakın şöyle. Peki tamam. Hikâyeyi soruyor herkes. Ne oldu? Ne yaptık?
***
Kimin için anlatır insan? Cevabı olmuyor bazı soruların. Kabul. Şehirler de böyle. Cevabı sadece şehrin rüzgârları fısıldıyor.
***
İnanış odur ki, maya, ev dışına verilirse evin bereketi gider. Maya nedir? Kimine göre maya, babaannenin eylediği ekmek, dedenin rençperlikten kazandığı az ama sicili temiz para, babanın alın teriyle eskittiği kasket, annenin bakraçtaki yoğurdu. Şehirler de mayadır. Bir medeniyetin beşiği olur, tatlı uykusunu, ağrılı yanlarını, uykusuz gecelerini sabırla taşır. Bir evden diğerine taşınır. Peki, ne olur onlara? Bir hikâye neye dönüşür zamanla? Hikâye de eskir mi? Eskiyen hikâyeler nerede yer bulur kendine? Onları aramak için gözler yeterli mi? Bir şehrin hikâyesi nerede birikir? Çeşmesinden su içmek, şadırvanda abdest almak… Yeter mi bunlar bir şehri anlamaya? Bir şehrin hikâyesi, insanların ona nasıl baktığıyla da ilgili değil midir? Sizin bakışınız o şehirdir. Maya da öyle. Belki de maya.
***
Cansu’ydu adı. Markette çalışıyordu. Akşama doğru gelmiş eve. Kadın zaten yatalakmış amirim. Komşular, Allah kurtardı, diyor. Ev ürünleri satan kurumsal firmanın Yeni Cadde üzerinde bulunan şubesinde. Bu cadde yeni açıldı, Zahire Pazarı’yla Büyük Bulvar’ı bağladı birbirine. Diye konuşmuştu polisler.
Annemdi, bir koltuğun üzerindeydi yıllardır. Babamı beklemiş meğer. Geçen ay babamı kaybettik, kriz dediler. Diyerek ağlamıştı Cansu.
Can suyu. Fethi ve Lale evlendiklerinde çocuğunuz olmaz demiş doktorlar. Gitmedikleri hoca, varmadıkları hekim kalmamış. Fethi bey tapuda memur. Lale hanım evlenene kadar terzi, evlendikten sonra istememiş beyi çalışmasını. Çocuk olmayınca çok sıkılmış canı ve bir telaş lazım diyerek odanın birini terzihaneye dönüştürmüş. Her şeyden ümidi kestikleri bir anda, doğan çocuklarına Cansu demişler. Okumuş adam Fethi bey, can suyu olsun demiş. 2 yıllık okumuş Cansu. Üniversiteyi kazanamamış önce. Musa amcanın karısı anlatmıştı. Nerden geldi aklına?
***
İyi bir hikâye için demişti en çok yalnızlığa ihtiyaç duyar insan. Öyle mi?
Sokaklara ne olmuş böyle?
***
Bir belirleme.
Issız bir ovanın ortasına kondurulmuş iri betonlar…
Betonların arasına serpiştirilmiş yeşillikler… Ufukta görünen bir şehir… Öyle çok kişinin aklına gelmeyen, muhakkak gidelim diye tatil planı yapılmayan bir yer burası.
Bazı insan ömürleri gibi…
***
Bir yankı.
Lale hanıma ne olmuştu? Onu yataklara düşüren acı neydi?
Neydi mesele? Bir sessizlik oluyordu bu soruyu sorunca. Annem, yengem, anneannem susuyordu. Zamanın birinde bir arı işine girdiler, para kazanamadılar, o yüzden miydi? Siyasi mi? Olan biteni bize anlatmadılar, gizlediler. Gizlenen her şey de bir gerçeğe dönüştü zamanla.
Küstük.
***
Bir uydurma.
Musa, karısını düşünüyor. Karısının gözleri az görür oldu, katarakt. Ameliyat olacak. Doktor izinden dönsün. Doların yükselmesi ile ilgili Hollanda oyunlarını konuşan arkadaşlarına sessiz bir selam verip evine yöneliyor. Evi iki artı bir. Yetiyor. Yok paraya aldığı bu arsaya böyle güzel ev yapıp verince pek sevinmişlerdi.
Karısına oturup kalkarken yardım ediyor. Kanepeye yerleştiriyor onu. Suyunu getiriyor. Gözünün nuru gibi bakıyor ona.
***
Bir korku.
Yaklaşıyorsunuz. Uzun bir yolculuğun ardından ulaştığınızı düşündüğünüz, kavuşmak için nice bedel ödediğiniz bu şehre ait bir soru geziniyor gözlerinizde. İçinizi kemiriyor.
***
Bir hüzün. Musa ve Fethi aynı muhtara oy verdiklerinden habersiz, baş selamıyla birbirini geçiştiren yeni şehrin öfkeli adamlarıydı. Onlar da gençti, değil mi?
Bir evlatları olsun diye çok beklemişler. Her şey üst üste geldi mi fena… Delirecek oluyor insan. Kim bilir belki deliriyor da. Ama anlamıyoruz. Yüzüne bakmıyoruz ki insanın, kılığı sağlam mı, sesi tok mu, bitti. Oysa yağmurlar yağıyor içine. Bilen yok. Gökyüzüne bakıyorsunuz. Kuşların azaldığını hatırlatan bir hikâye vardı, okul kitabınızda? Anımsamıyorsunuz. Bir gülümseme kaybolup gidiyor.
***
Bir yenilgi.
Halkımız düşünmüyor efendim, diyen uzun sakallı gazeteci geldi gözümün önüne. Çivisi çıktı memleketin arkadaş diyen kahveci çırağı, üniversitede okurken siyasi düşünceler tarihinde benden kopya isteyen sınıf arkadaşım, “helal olsun be, nasıl da kaliteli bir bölüm başkanı”
diye anlatan dönem arkadaşlarım ve doğum günü hediyesi olarak ona aldığım kitabın niçin vampirli seri olmadığını soran kızım aklıma geldi.
***
Bir iç çekiş.
Bu parkı seviyorum. Eskiden bu parkın olduğu yerde bir stadın olduğunu söylüyor çevremdeki büyükler. Ne ilginç? Dedem çok kez bu alanda maç izlediğini, maç izlerken elinde soğuk su testisi ile gezen çocuklar olduğunu, insanların para kazanma biçimlerinin nasıl da değiştiğinden söz ediyor. Neyse kafamı toplamalıyım.
***
Birkaç anımsama.
Sokağın köşe başında duran kırmızı Dodge kamyonetten indiriliyor eşyalar. Sokağın köşesindeki eski ahırı kiralık olarak tutan adamın adı, Mahmut’muş. Ya da adı her ne ise…
Acıya bir tarif gerekiyor çoğu kez, bir şeye benzetme ihtiyacı doluyor hücrelerine. Tıpkı şu kurumuş ağaç gibi demek istiyorsun, bak şu kara gök gibi, olmaz efendim, başka bir lezzette anlatılabilmeli bu acı denen yürek tortusu. Esasen mutluydum ben. Bakma!
Onlar kimin kiracısıydı ki? Kızlarının adını unuttum sanki.
***
Bir hikâye. Burada bitmişti.
Bitsin istemiyorum, bitirmek istiyorum. Uzun uzun yürümeyi, havanın grileşmesini, üzerime “ahmakıslatan” yağmasını, hatalarımın kanalizasyonlara akıp gitmesini bekliyorum. İç kesimlerimin karardığını hissediyorum.
Taksici babamı, çağırmaya gittiydim de kahveye, senin ne işin var burada diye sormasından önce, muhabbetlerini dinlemiştim. Sigara dumanları ne çoktu öyle.
Sokağın ucundan dönmeyecek miydik? Sorulmaz ki şimdi… Süleyman Paşa Medresesi’ne on yıl olmuştur gelmeyeli. Belki fazla. Değişiyor dünya, bu sokak mı değişmeyecek. Benim işlerimde de hep bir geç kalma olacak. Sınıfa, sınava, toplantıya tamam bunlar anlaşılır. Kabul etmem gereken bir gecikmem daha var. Yaşama da geç kalıyorum. Ama benim de nasibim yahu, şoför bey kardeşim kaç seferdir aynı sokakta dönüyoruz.
***
Bir beklenti.
Hikâyemizi soruyor herkes. Nasıl oldu? Baban kaç yaşındaydı? Hasta mıydı?
***
Buldum.
***
Anlatsalar inanmazdım. Demek korkusu olmayınca. İnsan yürüyebiliyormuş, geceleri. Sokak köpeklerine pabuç bırakmıyormuş. Sigara isteyen gençlere eyvallahı da olmuyormuş.
Neydi bu olanlar? Bu iç sıkıntısı. Bu yürüyüş. Bir dizi izleyince ölümü mü hatırladım? Bir şiir mi beni çarptı? Bunca hatıra, kelime nereden geldi hatrıma?
Bir acıyı adımlarken zihnime doluşan bunca şey. Gece bekçilerinin hayırdır bu saatte sorusuna cesur cevaplar. Art arda gelen telefonlar. Sadece yürüme isteği. Ne yapacağını bilememek.
Hanımın mesajı.
Sabırlı olalım. Yazı böyleymiş.
Yazı?
***
Bunu artık öğrenmeliyim.
“Cenazesine belediye başkanı katılmayan adam, babamdı.”
Yorum Yaz