
Kurmaca metinlerde yazarın yaşının, memleketinin, yaşadığı yerin, ilgi alanlarının ya da aldığı eğitimin izlerini aramayı sevdiğimden okuma öncesinde yazar biyografisine göz atmak gibi bir alışkanlığım var. Sarı Yüz’üelime alınca da kendimi yazarın biyografisini tararken buldum. Sonra roman ilerledikçe yazarla karakter arasındaki muhtemel bazı kesişimler gözüme çarpmaya başladı, o zaman biyografiye birkaç kez dönerek daha tetikte bir okuma gereği duydum. Roman bir edebi intihal vakası üzerine inşa edilmişti. Yazma edimini merkeze alan ve yazarın edebi anlayışına yaslanan metinlerin yazar biyografisini daha önemli kıldığı düşünülebilir. Üstüne kurmacada yazarın öz yaşam öyküsünden ögelere rastlayan okur kendini bir çeşit oyunun içinde bulabilir. Biyografiye gidiş gelişlerle birlikte Sarı Yüz’de öz kurmacanın özellikle Athena Lui karakterinde yoğun olarak tecessüm ettiği bazı noktaları fark ettim ben de. Romandaki Athena karakteri tıpkı yazar R.F. Kuang gibi Asya kökenli, onunla aynı okulları okumuş ve kitapları başarılar elde etmişti. Avatar roman diye bir şeyin varlığından haberdardım. Bu türde yazar kendi öz yaşam öyküsünden ögelerle bezediği hikâyeyi bir karakterin sırtına yüklüyordu. Ancak Sarı Yüz’ü bitirdiğimde yazarla Athena’nın tüm kesişimlerine rağmen metine model alınan hayatın bütünüyle yazara ait olduğuna ikna olamadığımı fark ettim. Oyun tam da o noktada başlıyormuş oysa. Oyun sahamız post modern edebiyat, oyuncağımız öz kurmaca.
Öz kurmaca kimi noktalarda otobiyografi ile karıştırılsa da aralarındaki çizgi çok da belirsiz değil aslında. Otobiyografide yazarın modellediği, mimetik estetik bağlamında söyleyecek olursak taklit ettiği, anlatıcısı olduğu ve anlattığı, kendisinden başkası değildir. Yazar okurun karşısında kimliğini açıkça ilan eder. Platoncu mimetik anlayışa daha yakın tavırla benliğine ait gerçekliğin doğrudan temsilini sunar. Yaşam öyküsünü anlatan yazar, anlatılanın kendisi olup olmadığı konusundaki tereddütlerin önünü de kesmiş olur. Genellikle kemâle eren yaşların, ölüme zamansal yakınlığın ürünüdür. Bütün tamamlanmak üzeredir ve büyük resim ortaya çıkmaktadır artık. Agota Kristof’un Okumaz Yazmaz’ını yahut Marquez’in Anlatmak İçin Yaşamak’ını hatırlayalım. Bu metinlerde yazan benin anlatan ben ve anlatılan benle aynı kişi olduğu konusunda şüphe duymayız.
Öz kurmaca, yazarla okur arasındaki otobiyografik sözleşmeyi bozar. O otobiyografiden farklı olarak yazar okura yaşam öyküsünü sunduğunu, en azından tümünü sunduğunu iddia etmez fakat onu metne gizlemiştir. Yazar, adı, hikayesi ve kişisel durumu kendisiyle aynı olmayan bambaşka bir karaktere (avatarına) kişisel vasıflarından kesitler, yaşam öyküsünden fragmanlar yükleyerek anlatılanın kendisi mi değil mi olduğu noktasında metin boyu süren tereddüt hâli yaratır. Karakter gerekirse yazarın adını bile taşıyabilir ama aralarındaki kesişimler belirgin ve değillenemez olmadıklarından okuma edimi boyunca gelgit yaşayan okur metne içkin bu oyunsuluk sayesinde romanın çekim gücünde kalır. Sarı Yüz’de başıma geldiği gibi okurun yazarın biyografisine dönmesi gerekir ve kesişimleri tespit ettikçe metne bağlılığı artar. Ne kadar fragmantal ögeler sunulsa ve karakterle yazarın yaşamı arasında benzerlikle olsa da iki hikâyenin kimi noktalarında kırılma ve sapmalar yaşandığından kesin bir sonuca varamamak okurda oyunsu gerilim hâli yaratır. Buna sebep aslında yazarın yaşam öyküsünden bağımsız hareket eden ve kendine ait benliği bulunan karakterdir. O halde öz kurmacanın Aristotelesçi mimesis anlayışına daha yakın olduğu söylenebilir.
Öz kurmacada sunulan benlik, yaşanmışlığın doğrudan yansısı değil, yazının diliyle dönüştürülmüş temsilidir. Taklit edilen yazarın yaşam öyküsünden alınmışsa da eylemler dışsal bir ögeye (yazarın bilincine, muhayyilesine, sansürüne vs.) çarparak metne girer. Taklit edilen, taklit edenin cisminde yeniden oluşa gelirken ortaya tabiatıyla daha kısıtlı bir temsil vaziyeti çıkar. Yazarın belleğinden dışsal ögeye, ondan dönüştürücü olan yazarın muhayyilesine, oradan da esere geçerek süregelen etkileşim ağı, metne bütünüyle içkindir. Serge Doubrovsky’nin ilk kez kullandığı terim, aslında bir temsil krizinden doğmuştur: Ne tamamen otobiyografi ne de tümüyle kurmaca. İki tür arasındaki boşlukta, okurun gerçeklik algısını sürekli belirsizleştirir.
Öz kurmaca modern kurmacanın silikleştikçe başarılı sayılan yazarını sahneye tekrar çağırır ve fakat kendine tuttuğu aynayla. Ayna, klasik yansıtıcı işleve sahip değildir. Kırılmıştır, eğrilmiştir ve yansıttığı görüntü metnin yapısıyla biçimlenmiş yeni bir benliktir. Bu noktada öz kurmaca benliğin sabit, homojen ve durağan bir yapısı olmadığını tersine, anlatı içinde sürekli dönüştüğünü, parçalandığını ve yeniden kurulduğunu gösterir. Yazar yaşam öyküsünden elemeler yapar, ona filtreler koyar ve anlatısal tercihlerine göre şekillendirir. Kimliğini anlatı aracılığıyla yeniden inşa ederken öz kurmaca sayesinde de inşayı bilerek göze sokar. R. F. Kuang, Athena Lui karakterini belki de dönüşmeyi arzuladığı bir avatar olarak kullanır. El üstünde tutulan, her işi ses getiren, kitapları Netflix dizilerine uyarlanan Asya kökenli popüler edebiyatçı modeli, Kuang’ın dönüşmeyi istediği yeni bir ben imgesinin somutlaşmış hali olabilir. Kendisinin ilk kitaplarının Athena’nınki kadar öne çıkmadığını da düşünürsek yazarın Sarı Yüz’deki kurmaca ögelerle benliğinin temsili için yeni bir mimetik model oluşturmuş olması fikri çok absürt değil. Yazar Athena ile artık otobiyografik metinlerde olduğu gibi kendinin doğrudan temsilini yapmaz. Onun yerine dönüşmek ve olmak istediği Kuang için bir model çıkarır. Anlatı ve sahnelemeyle inşa edilen yeni bir benlik. Anlatılan artık hem yazarın kendisidir hem değil.
Sona yaklaşırken gerçek ve kurmaca arasında gidip gelen öz kurmaca sayesinde yazarın model aldığı benliği sürekli inşa ettiğini ve okura muzipçe göz kırptığını söyleyebiliriz. Dahası öz kurmaca, yazarın ve okurun yeni inşa edilen benlik üzerinden kendisini sorguladığı bir edebi enstrümana dönüşebilir. Hadi yine son noktayı Sarı Yüz’le koyalım. Romanyüzlerce kez de okunsa muhtemelen Athena ile Kuang’ın yaşam öyküsünün nerede kesiştiği nerede uzaklaştığı, nerede birleştiği nerede bağımsızlaştığı hatta Athena’nın yazarı ne derece temsil ettiği muhtemelen hiçbir zaman tam anlamıyla bilinmeyecek. Postmodern kurmacanın yapmak istediği de tam olarak bu değil mi?
Yorum Yaz