Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay
BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Paylaş

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi?

Sandor Marai kaskına taktığı güçlü ışığıyla değil, cılız bir kandille derinlere inen usta madenciler gibi. Macar edebiyatından biz edebiyatseverlere ulaşmış eşsiz bir maden: Mumlar Sonuna Kadar Yanar.

1942 yılında dünya dev bir savaş meydanıyken yayımlanıyor eser. Dışarı sert, soğuk ve kayıplarla doluyken yazar tutunmanın yolunu içinde kandil yakmakta buluyor belli ki. Romanın ana karakteri General Henrik, İkinci Dünya Savaşı bütün yok ediciliğiyle sürerken artık yaşlanmış ve köşesine çekilmiş, bir hesaplaşmanın bekleyişindedir. Kırk bir yıl, kırk üç günlük bir bekleyiş. Yıllar evvel hiçbir açıklama yapmadan giden çocukluk arkadaşı, dostu Konrad’ın vereceği cevaplardan ziyade generalin aklından ve kalbinden geçenleri uzun uzun anlatacağı güne dair bir bekleyiş. “İnsan kendini ömür boyu bir şeye hazırlar,” der general ve zamana işaret eder.

Zamanın muhafaza ettikleri ve elini değip değiştirdiği şeyleri metal plakalara benzetir. Renkleri aynı değildir artık, üzerindeki resimler silikleşmiştir. Fakat günün birinde kırılıp gelen ışık resmi bir an olsun netleştirip tanınır hale getirebilir. Generalin kendini kırk bir yıl boyunca hazırladı buluşma nihayet gerçekleşir. Uzun bir tirat olarak sürecek vurucu monolog böylece başlar. Generalin soruları cevap arayışı için sorulmaz. Bütün cevaplar soruların içindedir zaten. Sezdirir. Artık eminizdir. Kitabın neredeyse yarısına yayılan bu monolog boyunca generalin şahsında felsefi ve psikolojik bir sorgulayışa eşlik eder, durup düşündüren edebî bir haz yaşarız. Okurken tam bu noktada bunu sahnede izlemek isterdim dediğimi hatırlıyorum. Bunu ilk düşünen olmamış olacağım ki eser Christopher Hampton tarafından uyarlanarak 2006 yılında Londra’da sahneleniyor.

Sandor Marai demek ilişkilerdeki sınıf ayrımından bahsetmek demek biraz da. Çünkü yazar odağını bu ayrımlardan çıkan karanlık, nihâni hislere odaklamayı ve karakterlerini buradan doğan kimlikle inşa etmeyi seviyor. Bu romanında da sınıf ayrımını -bildiğimiz anlamıyla işaret etmesinin yanı sıra- bütün sınıfların üstünde sezgisel bir başka türlülük ve öteki olmak üzerinden yapıyor. “Beni anneme, sana ve Krisztina’ya bağlayan duygu hep aynıydı, aynı özlem, aynı arayış içinde umut, aynı umutsuz hazin istek. Çünkü daima ötekini severiz.” Bu ötekiliği farklı kan gruplarından olmaya benzetiyor. Nasıl ki tehlike anında yalnızca aynı kan grubundan olanlar birbirine yardım edebiliyorsa, ruhların da ancak diğeri için öteki değilse erişilebilir olduğunu söylüyor. Ruhsal bir denklikten bahsediyor.

Mum ışığının titremesi, odanın bir görünür bir kaybolur olması gibi iki dostun muğlak hikayesi bir çözülüp bir gizleniyor. Bu ritim romanın sonuna kadar gerilimi diri tutuyor. Roman, psikolojik derinliği görmemizi isteyen neredeyse bütün hikâye anlatıcılarının yaptığı gibi kapalı, kasvetli bir atmosferde geçiyor. Kahramanı içe bakmaya zorluyor. Dışarıdaki şiddetli fırtınadan elektrikler kesilmiş, ağaçların ürpertici hışırtıları şatonun duvarlarına çarpıyor. Hava tekinsiz ve soğuk. Geçmişin kanlı canlı bir yapı olarak içinde oluş ve o müthiş karanlıkta kaçamayacağın tek bir ışık yanıyor: gerçekler

“İnsan; gerçeği, hayatın rolleri, kostümleri, durumları tarafından üstü örtülen o öteki gerçeği daima bilir.” Evet, biliriz. Dostluğu, yakın ilişkileri, kıyası, kıskançlığı ve ihaneti biliriz. Biliriz de konduramayız, adını koyamayız. Yüzümüzü çevirir o yöne bakmayız. İşte general roman boyunca bu gerçeğe cesaretle bakıyor. Onlara uydurabileceği tatlı kılıflar aramıyor. Salt gerçeğin peşinde. Yalnızca duygusal okur yazarlığı yüksek kimselerin -ya da görmeyi bilenlerin demeliydim-  sezebileceği, üstü örtük muğlaklığı çekip çıkarıyor. Onunla tanışmaktan, adını koymaktan korkmuyor. Vardığı yer neresi olursa olsun kabul eden, kendinden ve hakikatinden kaçmayan, Jung’un deyimiyle o ateşten demiri kucaklamaya gönüllü. Çünkü kendini kandırmaktan ya da gerçeği kabul etmekten başka çaresinin olmadığını biliyor.

“Olduğundan farklı olma arzusu. Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir. İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Arzularımızın dünyada tam bir yankısının olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız.”

General kadar cesur olmanın ne kadar zor olabileceğini düşünüyorum. Kendi hikâyemizin en karanlık yerine bir kandil yakıp yalın gerçeğimizi görmeye cesaret edebilir miyiz? Gerçeğimize bulanmış onu yaşanır kılan bütün tatlı aldanmışlıklarımızdan sıyırıp saf hakikate bakmaya tahammül edebilir miyiz? Gözlerimizin acısına ve kaybedeceklerimize rağmen. Ya da söndürüp mumları, Gülten Akın gibi “Yaşamak küçük aldanışlarla güzel” mi demeliyiz? 

Sevgili Sandor Marai. Eğer onu hiç okumadıysanız sizi onunla tanıştırmış olmanın mutluluğu içinde olduğumu bilmelisiniz. Belki anadilinde yazdığından, belki de dünyanın zor sınavlardan geçtiği bir döneme tekabül etmesinden Avrupa’da geç keşfedilen yazarlardan. Buradaki kaderi de benzer. Seksen dokuz yıllık yaşamına kırk altı kitap sığdıran yazarın Türkçe’ye yalnızca altı kitabı çevriliyor. Kitaplar sırasıyla şöyle: Yürek Yangını, (Gendaş Yayınları, 2003), Parma Kontesi, (Gendaş Yayınları, 2004), Eszter’in Mirası, (YKY, 2009), Bir Burjuvanın İtirafları, (Can Yayınları, 2010), Buda’da Bir Boşanma, (YKY, 2011), İşin Aslı Judit ve Sonrası, (YKY, 2023), Mumlar Sonuna Kadar Yanar, (YKY, 2024)

Müthiş bir keyifle bahsettiğim, Türkçeye Yürek Yangını olarak çevrilen ilk kitap daha sonra Esen Tezel tarafından aslına daha uygun olan Mumlar Sonuna Kadar Yanar ismiyle çevriliyor.

Bizi Sandor Marai ile tanıştıran, dilimize kazandıran, emeği geçen herkese minnettar olduğumu söylemeden bitirmemeliyim. Eserlerinin küçük bir kısmına ulaşabilmiş olmamıza da üzülmüyorum. Gözünde yakın gözlüğü, koltuğuna kurulup dizlerinin üzerine battaniyesini almış yaşlı bir kimse gibi hayal ettiğimde kendimi, o sahneye yeni bir Sandor Marai kitabına başlamanın heyecanını çok yakıştırıyorum. Kim bilir belki o gün onu daha iyi anlıyor olurum.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Mehmet’e Mektup” – Ömer Sürçilisan

Say ki sana bu mektubu, çehresi hiç açılmamış gelinin utangaçlığıyla, -sulandırma lan- burnunun sızısıyla karnının ağrısını dedesinden emanet alan gariban bir adamın baktığı...

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Geçmişin Yüküyle Yüzleşmenin Romanı: Miras” – Mikail Çelik

BERHAVAKİTAP||MİRAS Babasının öldüğü gün hesabın kapanmayacağını anlayan bir çocuk, ailenin kalan yarısıyla...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”