Ana Sayfa ÖYKÜ “Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat
ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Paylaş

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı…

Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun. Onlar kol kola önde giderlerdi, biz yan yana arkadan yürürdük. Benle uzun uzun konuşmak, derinlere inmek isterdin; ben kısa cevaplar verirdim, sen uzun uzun dinlerdin. Güzel değildin. Çekici hiç değil. Bu, benim açımdan çok iyiydi. Yüzünde iri bir ben vardı. Ben sende hiç itici durmazdı. Çirkin sayılmazdın, bol pantolonlar giyer, saçlarını uzatmazdın.  Boyun boyumaydı, huyun huyumaydı. Bir gün İhsan, “Oğlum niye anlamıyorsun, bak kız sıcak bakıyor bu işe.” dedi. “Bak, yıl boyu beraberdik hepimiz. Sena ben için geliyor ya o niçin geliyor daha anlamadın mı?” Sıcak baktığın iş bendim, Sena’ya takılmanın sebebi bendim. Evin tek çocuğuydun. Sena’nın İhsan’a dediğine göre emekli sandığımız babanın Tekir’de yayla evleri, Çukurova’da pamuk tarlaları hatta Adana’da ortak olduğu çırçır fabrikası vardı. İhsan’la Sena’nın dediğine göre tam evlenilecek kadındın.

Okul bitince yazına nişanlandık. Birkaç ay sonra ben atanınca da düğün yaptık. Her şey iyi gidiyordu. Sen iyiydin, taşra iyi; görevim iyi, zaman iyi geçiyordu. Sen memurluk sınavına hazırlanıyordun. Ben baba olmaya. Ta ki baban çıkıp gelene kadar. Üç kuruş maaş için burada beklemenize gerek yok. İstifa et, kızımı da al gel Adana’ya; bana adam lazım zaten, diyene kadar. Baban için ben adamdım, sadece adam, güvenilir bir adamdım. Eli ayağı olacak bir adam, elinin altında olacak, ayak işlerine bakacak bir adam. Elini verdiğinde kolunu kaptırmayacak bir adam. Her şey bir anda oldu. Sen ikiletmeden babanı seçtin, ben onurumu. Geriye yüzünde koca bir ben kaldı.

Aslında tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı işte. İyi ki de olmamış. İhsan ile o meymenetsiz Sena’nın lafıyla hareket etseydim arkamda para babalarının arasında babasız büyüyecek bir çocuk bırakacaktım.           

***

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı…

Memurluğumun ikinci yılıydı. Ücra bir kasabada ben gibi bir sürü genç öğretmenle genç nesiller yetiştiriyorduk. Sami kardaşımla bekâr evinde duman altı yaşamaya devam ediyorduk. Sami akşamları kuru fasulye-nohut pişiriyordu. Ben bulaşıkları yıkıyordum. Sami’nin Hacı Murat arabası vardı. Hafta sonları onunla şehre iniyorduk. Şehirde gündüzün iskender yiyor, geceleyin kelle paça içiyorduk. Gece yarısından sonra ben, Sami, Hacı Murat ve diğerleri bekâr odalarımıza yorgun argın dönüyorduk. Ertesin gün uykusuz bir sabahla beraber mesaiye başlıyorduk. Haftalar haftaları, aylar ayları böylece kovaladı. Bekâr hayatı böyle olur sanıyorduk. Böyle mutlu oluyorduk. Ta ki karşı okulun Sosyal Bilgiler Öğretmeni Zafer benim gelenekselleşmiş mutluluk algımı değiştirene kadar. Ta ki, “Böyle nereye kadar oğlum! Bak benim hanım sormuş, o da bizimkine açılmış. Olur abla ama bir şartım var demiş. Benim memleketime yerleşeceksek bu iş olur, demiş. Hem ikiniz de Türkçecisiniz, artık bol bol zümre yaparsınız.” diyene kadar.

Senin Türkçeci olduğunu bilirdim. Türkçeni işitirdim. İnce ince, kırılacak kadar ince ünlülerle, duyulamayacak kadar yumuşak sessiz harflerle konuşurdun. İncecik, gencecik kibar bir kızdın. Burnunun havada olmasını önceleri genetik faktörlere yormuştum. Gözlerini belertmeni önceleri gurbette yalnız oluşuna yormuştum. Memleketine yerleştiğimizde ise ben çoktan yorulmuştum. 

Sürekli yağmur yağıyordu. Sen sürekli ağlayıp ananı, babanı çağırıyordun. Her yer dağlıktı. Ben çıkamıyordum. Dağlar ormanlarla kaplıydı, ben yönümü bulamıyordum. Ben yavaş yavaş sana, sen de anana babana teslim oluyordun. Hava sürekli yapış yapıştı, ben nefes alamıyordum. Memleket çok uzaktı, sıradağlardan, sırtımdaki ahlardan, başımdaki ağrılardan onu göremiyor, oraya gidemiyordum. Ta ki yüzüğü o soğuk, karanlık denizinize atıp yüzümü bozkıra, kuru ayaza dönene kadar. 

Aslında tam evlenilecek kadındın falan demeyeceğim. Ama yine de olmadı işte. İyi ki de olmamış. Zafer ile o işsiz, çöpçatan karısının lafıyla hareket etseydim arkamda o karanlık denizin dibine çökmüş, yaşayan bir ceset bırakacaktım.

***

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı…

Üniversite son sınıfa geçmiştim. KPSS diye bir sınav çıkmıştı. Her sene daha da zorlaşmıştı. Atanıp atanmayacağım muallaktaydı. Yaz tatiliydi. Her öğrencide olduğu üzere akli melekelerimi de tatile göndermiştim. Köydeydim. Köy gurbetçi kaynıyordu. Köy, köyden taşıp kasabaya dönüşüyordu. Köy, köylükten çıkıp turizm şehrine akıyordu. Köyde envai çeşit dil konuşuluyor, envai çeşit araba plakası görülüyordu. Her yaz mevsiminde bir iki aylığına da olsa yeni yüzler görülüyordu. Her hafta üç beş düğün oluyor, her düğünde yeni düğünlerin temeli atılıyordu.

İşte o düğünlerin birinde gördüm seni. Davetsiz misafir olarak halaya kaynak yapıyordum. Sen halayın başını çekiyordun. Sen ehliyetsiz bir sürücüydün. Meramı çiğneyip arazimde yol açıyordun. Sen izinsiz bir göstericiydin. Yüreğimin en ücra sokaklarını yangın yerine çeviriyordun. Sen ana dilimizi bilmiyor, her sıkıştığında ecnebi bir dille konuşuyordun ama ben yine de seni anlıyordum. Ben sana âşık oluyordum.

Birkaç zoraki tesadüften ve anlaşmalı buluşmadan sonra sen de bana âşık olacaktın. Sizinkiler ben gibi üniversiteli ithal damat aldıkları için havalıydı.  Bir taşta iki kuş vurmuştum. Hem aş hem de aşk sorununa tüm akrabalarım gibi erken yaşta çare bulmuştum. İzniniz bitmeden yıldırım nikâhı kıydık. Sen memleketine döndün, ben memlekette kaldım. Fakülteye devam edeyim mi diye karar veremezken bir aya varmadan aile birleşimiyle soluğu o soğuk İskandinav ülkesinde aldım. Aile birleşimi ile oturma izni aldığıma göre artık aile olmalıydım ama hep dış kapının mandalıydım. Yazın ortasından kışın yağmuruna düşmüştüm. Sudan çıkmış balığa dönmeliydim ama ağa düştükten sonra aklı başına gelen balıktım. Bu soluk benizlilerin ülkesinde gün yüzü görmez oluyordum. Gündüzleri bile sokak lambaları yanıyordu. Pembe hayallerim git gide kararıyordu. Aile olalım derken ailen sayesinde boğazıma kadar borca batmıştım. Kozmopolit bir şehirde postmodernist bir ırgattım.

Kültür farkı hem o karanlık ülkeyle hem de senle aramızı açtıkça açmıştı. Günlerden bir gün açılan aramızı kapatmak için, “Seni biz kurtardık, biz olmasaydık diplomalı bir işsiz olacaktın.” dedin. Bu, anandan çalınmış bir replikti. Ağaca çıkan keçinin dala çıkan oğlağı oluyordu. Bense yatan aslandan gezen tilki yeğdir, dedim. Açılan aramızın kapısını bir daha kapanmamak üzere vurup gittim. Hangi Viking ülkesine iltica edeyim diye düşünürken iptal olunmuş oturum iznimle kendimi göçmen şubesinde demir parmaklıklar arkasında buldum. Sanırım kapıyı bir daha açılmamak üzere çarparken sana da çarpmıştım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıydı. 3900 km uzakta da olsa orayı hatırlamıştım. 

Aslında tam evlenilecek kadındın. Ama yine de olmadı işte. İyi ki de olmamış. O düğünde, o halayın başında sen öyle salınırken ben ağzımı ayırıp sana öylece baksaydım deve üstünde yılanın soktuğu talihsiz hacı olacaktım. Kolumdaki altın bilezik olan tahsilimden de kalacaktım. Varsın olsun, çanakta balın olsun da bir şekilde arı Bağdat’tan gelirdi.  

***

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı…

Üniversitemin ilk yılıydı. Uzun bir maratondan sonra hedefimdeki mesleği kazanmıştım. Bundan sonrası nasıl olsa çorap söküğü gibi gelecekti. Şimdi önemli olan, çoğu kişiden duyduğum ve çoğu üniversiteliden gördüğüm ve çoğu bilir kişinin telkinleriyle idrak ettiğim kız arkadaşı meselesiydi. Kendime acil tarafından bir kız arkadaş edinmeliydim. Bu dürtüyle kampüse gidip geldiğim günlerden birinde güdülenmişliğim ilk meyvesini verdi. O ham meyve sendin ve dalında el sürülmemiştin. Sürüsünden ayrı düşmüş bir kekliktin. Selvi boylu al kanatlıydın. Önce seker sonra süzülür giderdin. Tam istediğim gibiydin. Cahil cesaretimin enginliğiyle bir gün metroda yanındaki koltuğa oturup senle tanıştım. Beş sene boyunca bir daha da yanından ayrılmadım.

 Aşkın gözü kör kulağı sağırdı. Okul bitti. İkimiz de işsiz, aşsız âşıklardık. Ama iki gönül bir olunca samanlık seyran olurdu. Amacımız iki gönlü bir etmek, nesli tükenmiş samanlıkları tedavüle sokmaktı. Baş göz olacak, bir yastığa baş koyup o yastıkta kocayacaktık.  Devlete atanabilmek için iki sene boyunca dirsek çürüttük. Olmadı, atanamadık.

Bir gün sen aradın. Beni isteyenin haddi hesabı yok. Babama ne diyeceğimi şaşırdım. Babam mahalleliye ne diyeceğini şaşırdı. İlişkimize bir ad koyalım, dedin. O günden sonra başını bağladık. Devlet kapısından ümidi keserek serbest piyasaya kapağı attık. Ev kiraladık, düğündü dernekti, bir kere evlenilir derken samanlığı bir türlü seyran edemedik. Maaşlarımız bir türlü artmadı ama aşkımız peyderpey azalmaya başladı. Kıt kanaat geçinmenin üstüne ödenemeyen düğün masrafları da eklenince tartışmalarımız uzayıp gitti. Fukaralık kapıdan girince aşk pencereden uçup gitti.* Erkeğin varlığı olmadı ama kadın yoklukta belli oldu. Böylece altı yıllık birlikteliğimiz son buldu.

Aslında tam evlenilecek kadındın. Ama yine de olmadı işte. İyi ki de olmamış. Olsaydı bizim atalarımızı yalancı, Almanların atalarını haklı çıkaracaktık. Gençliğimizi bir heves uğruna harcayıp ömür boyu boşa harcadığımız altı yıl için vicdan azabı duyacaktık.

***

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı…

Bu kez okulda falan değildik. İşsiz güçsüz değildik. Tecrübesiz ve körpe hiç değildik. Bir hayalin peşinden kalbimizin götürdüğü yere gitmiyorduk. Akıl ve mantığımızla hareket ediyorduk. Her şeyi kuralına göre oynuyorduk. Araya ailelerimizi, hatırı sayılır akrabalarımızı koyduk. Güzel ve çekici değildin, çirkin de sayılmazdın. Uyanık ve yırtık değildin, saf ve salak da sayılmazdın. Geveze değildin, dut yemiş bülbül de sayılmazdın. Tam anne olup ev idare edecek bir tiptin. Birkaç görüşmeden sonra hayatlarımızı birleştirdik. Yaptığımız mantık evliliği gibi bir şeydi eğer aşk da varsa bu iklimde kendiliğinden yetişirdi.

Başlarda her şey güzeldi. Balayımız olmadı ama ilk yılımız dolmak üzereydi. Ufak tefek tartışmalarımızın gölgesinde yuvarlanıp gidiyorduk. İlk çocuğumuz oldu. İlk tartışmalar alevlendi. İlk kez boşanalım dedin.  Tartışmalarımız artarken boşanalım diye tutturmaların arttı. İkinci çocuğumuz bu tartışmaların bağrından çıktı. Yeni sorunlarımız doğdu üçüncü çocuğumuzla. Sorunlarımız daha da büyüdü çocuklarımızla. İncir çekirdeğini doldurmayan sorunlar dert yumağı oldu. Tartışmalarımızın sıklığı ve harareti artarken senin ayrılma isteğin daha da alevlendi ama isteğin bir türlü olmadı. Ya ben engel oldum ya da sen korktun. Boşayan taraf olmaktan, bunu kendine yakıştıramamaktan korktun. Evlilik böyle bir şeydi. Aile olmak böyle bir şey. Tüm dert bendeydi. Evin reisi olmak böyle bir şeydi. Sana göre tüm sorun bendeydi. Erkek olmak böyle bir şeydi. Ben gitsem her şey normale dönecekti. Senin yıllardır dediğini bir kerecik de olsa ben desem her şey bitecekti.

Aslında evlenilecek kadın falan değildin ama yine de oldu işte. Kader dedikleri bu olsa gerek. İyi ki de olmuş. İyi ki de diğerleriyle evlenmemişim. İyi ki de senle evlenmişiz. Belki de evlilik böyle bir şey. Başka türlüsü daha da beter olacaktı. İyi ki de boşanmamışım senden, iyi ki de on beş sene sabretmişiz evliliğe. Üç çocukla direnmişiz terk edilmeye. İyi ki de tüm dertlere direnmişim. Ben elimden geleni yaptım şimdiye kadar ama on beş sene sonra da olsa muradına ereceksin. Kusura kalma bundan sonrası elimde değil. Hayatının bundan sonrasını belki üç beş haftaya, bilemedin birkaç aya kadar üç çocuklu bir dul olarak yaşayacaksın.  

*Alman atasözü.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”