Koliler bir haftadır odanın bir köşesinde duruyordu. Her sabah gözüm onlara takılıyor ama içimde hiçbir şey kıpırdamıyordu. Ev sahibi, geceleri keman çaldığım için apartmanı rahatsız ettiğimi söyleyip evi boşaltmamı isteyince sanki her şey üstüme çökmüştü. Ne yapacağımı bilemeden kaç gün geçirdiğimi bile hatırlamıyordum.
Sonunda Zerrin arayıp bir oda bulduğunu söyleyince toparlandım. Yağmur yağıyordu; sokak neredeyse gri bir perde gibi görünüyordu. Otobüste giderken camdan dışarı baktım, insanlar aceleyle yürüyordu. Hepsinin yetişmesi gereken yerler vardı. Uğultulu kalabalık karıncalar gibi hareket halindeydi. Ben ise olduğum koltukta ağırlaşmış gibiydim. İnsan sevdiği, alıştığı yerden sürgün edildiğinde yitip gidiyordu. Zamanın çengelinde asılı duran yalnızlığı sırtıma geçirdiğimden beri bir sonraki adımlar hep korkutur olmuştu.
Tarif edildiği üzere eczaneden sonraki ikinci binayı kolayca buldum. İki katlı evin bahçesi küçüktü. Gözüme ilk çarpan, paslanmış ferforje demirler oldu. Bu hâliyle bile göz alıcıydı. Zile bastım. Birkaç saniye sonra kapıyı ellili yaşlarda, mavi gözlü, biraz da yorgun görünen bir kadın açtı.
“Merhaba, ben Filiz,” dedi.
İsmini söylerken ağzının kenarında hafif bir titreme oldu.
İçeri girdiğimde salonun köşesinde bir tablo gördüm. Donmuş bir göl, iki belirsiz figür. Gözümü çekemedim. Filiz fark edip,“Güzel değil mi?” dedi. Sadece başımı salladım.
Üst kata çıktık. Oda küçüktü ama iş görürdü. Köşedeki eski birkaç parça eşyanın yanında duvarda biri kız biri erkek iki çocuğun resmi vardı.
“Torunlarım,” dedi Filiz.
Söylerken sesi biraz alçaldı. Nedense içimde bir burukluk belirdi. Kadının yalnızlığı, hiç tanımadığım hâlde, bir yerime dokunmuştu.
Gülümseyerek, “Tamam,” dedim. “Odayı sevdim, kiralıyorum.”
Taşınma düşündüğümden daha kolay ve hızlı oldu. Sanki eşyalarla birlikte kimsesizliğimi de taşıyordum. Yeni bir mekâna, yine o kırılmaz yalnızlık döngüsüyle yol alıyordum. İlk gece odaya yabancı hissettim. Her şey fazla sessizdi. Alışmam zaman alacaktı, bunu biliyordum. Ertesi gün eşyalarımı biraz daha yerleştirdim. Kemanımı köşedeki eski eşyaların yanına iliştirdim. Filiz onları bir ara alacağını söylemişti. Bu evde bir gün keman çalabilecek cesareti kendimde bulacak mıydım? Şimdilik buna hiç hazır değildim. Duvarlara sinmiş, insanı ürperten garip bir sessizlik vardı.
Derken bir gece, masaya bıraktığım belgelerin yerinin değiştiğini fark ettim. Belki aceleyle koymuşumdur diye geçiştirdim ama içime garip bir şüphe düştü.
O gece ışığı kapatıp yatağa uzandığımda duvarın içinden gelir gibi ince bir inleme duydum. Ne insan sesine benziyordu ne de rüzgâra. Pencereye baktım, bahçe kapkaranlıktı. Kendimi “yorgunluktandır” diye ikna etmeye çalıştım.
Ertesi gün eve döndüğümde Filiz salonda oturuyordu. Bir şey soracaktım ama duvardaki tabloyu göremeyince durakladım.
“Tabloyu kaldırmışsınız,” dedim.
“Ne tablosu? O duvara tablo asılmadı hiç.” dedi.
Buz gibi bir sesle o kadar net söyledi ki açıklama yapamadım. Belki de ben yanılmıştım.
Akşam odama çıktığımda kapı az aralıktı. Bu beni rahatsız etti ama bir şey demedim. Uyumadan önce çocuk resimlerine baktım. Renkleri sanki biraz daha solmuş gibiydi.
Zaman geçtikçe o ses geri geldi. Kimi zaman çok yakından, kimi zaman uzak bir yerden. Birkaç gece kendime, “Böyle bir ses duyuyor olamam, bu gerçek değil” dedim ama ses ısrarla geri dönüyordu.
Bir gece aşağı indim. Salon loştu. Filiz koltuğun kenarında oturuyordu. Başını biraz yana eğmiş, biriyle konuşuyor gibiydi. Dudakları hareket ediyor ama anlamadığım şeyler fısıldıyordu. Kiminle ne konuşuyordu? Göremiyordum.
“Filiz Hanım” dedim.
Başını yavaşça kaldırdı.
“Suyun mu bitti?” diye sordu.
Sanki bu cümleyi daha önce de söylemişti.
Mutfağa gidip su aldım, sonra merdivenlerden çıktım. Arkamdan biri geliyor gibi hissettim. Odamın kapısı yine aralıktı. İçeri girip kapıyı kapatarak kilitledim. İçimden bir şeylerin yavaşça çekildiğini hissettim.
Bir sabah işe gitmeden önce gözlerim yine çocuk resimlerine takıldı. Renkler silinmiş gibiydi. Kız çocuğunun elbisesi neredeyse tamamen beyazdı, oğlanın gömleği griye dönmüştü.“Nemden olmuştur,” dedim ama içimden inanmadım.
O gece masadaki mavi mumluğu almak isterken elim kaydı; mumluk yere düşüp kırıldı. Cam parçalarından biri ayağıma saplandı. Ilık kan usulca süzülerek halıya indi. Acıyla yere oturdum.
Başımı kaldırdığımda duvardaki resimlere baktım. Dudakları hafifçe hareket ediyordu. Nefes gibi, ama nefes değildi. Sanki içlerinden bir şey çıkmaya çalışıyor ama çıkacak gücü bulamıyordu.
Ses, odanın içinden geliyordu artık.
Resimlerin içinden.
Bir adım geri gittim.
Sonrası karanlık.
Kendime geldiğimde keskin kolonya kokusu burnuma doldu. Filiz yanımda oturuyordu.
“Bayıldın,” dedi.
“Anneni aradım. İlaçlarını içmeyi ihmal etmesin” dedi.
Annemin numarasını ona ne zaman vermiştim?
Gözüm duvardaki resimlere kaydı. Çocukların yüzleri tamamen solmuştu. Sanki orada hiç renk olmamış gibi.
Filiz kapıya yürüdü, tam çıkarken arkasını dönmeden:
“Bu ev sessizdir,” dedi.
“Duyduğun şeyler bazen senden gelir.”
Kapı kapandı.
Odada tek başıma kaldım. Bir süre hiçbir şey duymadım. Sonra o tanıdık ses geri geldi, çok hafif, çok derinden. Bu kez duvardan değil; tam içimden yükseliyordu. Bir an, sesin bana mı ait olduğunu anlamaya çalıştım ama sonra vazgeçtim. Çünkü ses, benden çıkıp odaya yayılıyor ve tekrar bana dönüyordu.
O an düşündüm, bu ses ilk kez benimle ortaya çıkmış olamazdı. Ben sadece, benden önce duyulan bir şeyin içinden geçiyordum.
Ve şimdi, sıra bendeydi. Belki de sadece, benden önceki kiracının bıraktığı yerden devam ediyordum. Kemanımı kılıfından çıkardım. Nefesimi tuttum. Sessizliğin içine bir ok gibi fırlayan notalarımı serbest bıraktım. Notalar kemanımdan mı çıkıyordu, yoksa odanın içindeki o sesten mi, bilmiyordum.
Yorum Yaz