Ana Sayfa DÜŞÜNCE “Bozuk Satıh” – Halit Selim Dönmez
DÜŞÜNCE

“Bozuk Satıh” – Halit Selim Dönmez

Paylaş

Engerek

Tatlı dilin, yılanı deliğinden çıkardığı belki vakidir ama yılanlaşmış insanlara tesir edebildiğini göreniniz var mı?

Ağzı Var Dili Yok

Ömrümde ilk kez, hiç konuşmayan efendi bir berbere denk gelebildim galiba diye düşünüyordum; adam ahraz çıktı iyi mi?

Dikkat Köpek Var!

Çarşıda pazarda, yolda yolakta, ipsiz sapsızca pitbul gezdiren tasmasızların hayvan sevgisinden kuşkumuz yok; ancak bu kimselerin insan olduklarına dair bir güvence de veremiyoruz.

Kurusıkı

Usulü asıl sanmak, bizi usul usul postmodern edebiyata götürür. Götürdü de nitekim. Şimdilerde bu tarz bir yapıtla karşılaştığımda yazarına sormak istiyorum ister istemez: Sunuşun iyi, ama sunu nerede?

Sıyrıntı

Mensubu bulunduğunuz ailenin son çocuğu iseniz, kırk yaşına da gelseniz bizim küçük oğlan/bizim küçük kız nitelemesine muhatap olmaktan kurtulamıyorsunuz. Bu durum, bir bakıma, sözünün dikkate alınmaması gereken kişi olmaktan çıkamadığınızın ve çıkamayacağınızın da önemli bir göstergesidir.

Elde Değil

Temiz gözükmek adına şeffaf eldiven taktığı elini hem istenenleri kese kâğıdına doldurmakta hem de para alıp vermekte kullanan bir simitçinin eldivensiz bıraktığı öteki eli gibi şaşkın, mahzun ve işlevsizdik sanki hayatta.

Çifte Standart

Romantiklik ile sapıklık arasında çok ince bir çizgi vardır: İltifatta/teveccühte bulunduğunuz kişi nazarında muteber iseniz “romantik” olursunuz, şayet saygın bulmadığı biriyseniz “sapık!”Fiiller aynı, ama failler ayrı; o hâlde yakıştırılan sıfatlar da farklıdır. Farklı da laf mı, bambaşkadır!

Pot

Bir insan tarîkat sözcüğünü târikat diye telaffuz ediyorsa ondan tarikatlar hakkında dinlenilecek hiçbir şey yoktur. Ama hiç meraklanmayın: Herifçioğlu “ehli olmadığı konularda hutbe irat etme” tedrisinde âdeta yüksek ihtisas sahibi olduğundan, adını bile düzgün söyleyemediği kavramlar hakkında ahkâm kesebilecek kadar eçhel olduğunu kendisine hatırlatabilecek bir babayiğitle karşılaşana dek, takipçilerine ürün pazarlamaya devam edecek.

Madaratör

Eskiden “görgüsüzlüğün ilanı” kabul edilen özçekim yapmanın son dönemde “moda” oluvermesi, önceleri zavallılık işareti olan yırtık giysilerle dolaşmanın şimdilerde “trend”leşmesi ve evvelce sefillik belirtisi sayılan kısa paçalı pantolonların hâlihazırda “akım” hâline gelmesi, “modernizm” denen illetten ve “postmodernizm” denen şirretten nefret etmemiz için yeterli sebeplerdir.

Sitem İstemi

Sevgi ya da saygı icabı, yakınlık ya da mesafe düzeyleri doğrultusunda, yerindelik gözetilerek ve asgari nezaket kuralları delinmeden seçilmesi gereken sen ve siz hitaplarını, muhatabın toplumsal mevkisine veya ondan elde edilmesi umulan çıkara göre kullanan küstahlara –soylu direnişimdir!– hep sormak istemişimdir: Ben sensem, sen neden siz olasın, a sersem?

Fakat diyememiş, sade istemişimdir. İstem –yegâne– işimdir.

Pabucu Yarım Sevda

Modern bireyin aşka olan tutumu, ayakkabıya olan tutumuna benzer. Çünkü o, yeni aldığında üzerine toz konmasından dahi sakındığı, ama gün geçtikçe artık bağcıklarını bile çözüp bağlamadan çıkarıp giydiği, hatta arka kısımlarına basa basa zamanla bir terlik hüviyetine büründürüp alt klasmanlarda süründürdüğü o pabuca davrandığından daha özenli davranamaz, sevdiğini iddia ettiği insana.

Ne diyordu şarkıcı: “Üstüme basıp geçme!”

Ge-çe-cek! Ama bu da geçecek cancağızım, bu da geçecek.

Kabirler biraz da bunun içindir.

Ustaya Saygı Kaygısı

Günümüz şarkıcılarının, Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünü modernize edip yeniden yorumlarken, Âşık Veysel’in kendisinin bile “Bilmiyorum ne hâldeyim.” şeklinde şakıdığı kısmı, ısrarla “Bilmiyorum ne haldayım.” biçiminde, güya köylü ağzıyla söylemeye kalkışması, kraldan çok kralcı olma hastalığımızın musiki dünyasındaki trajikomik bir tezahürüdür. Üstelik son dörtlüğe gelinince tutarsızlık rüzgârı tekrar hükmünü sürdürür: “Şaşar Veysel işbu hâle.”

Ben de hayret ediyorum işte işbu ahvale. En az Baba Veysel kadar!

“Ayak” Topu

Eski Türklerdeki tepük oyunundan bu yana, idare ettiği takım yenildiğinde “Kaybettik ama mühim olan iyi oynamaktı.” diyerek süreç odaklılığı; takımı galip geldiğindeyse “Kötü oynadık ama önemli olan üç puandı.” diyerek sonuç odaklılığı öven yanardöner adamlara, dense dense “teknik traktör” denir.

Tiryakinim

Takım tutmak, âşık olmaya benzer: İki eylemde de akıl devre dışıdır. O nedenle ikna, telkin ve izah gibi makul yöntemlerle bir futbol kulübü meftununu meylinden vazgeçiremezsiniz. Bilakis siz caydırmak için üstüne ne kadar giderseniz onun bağlılığı, tutkusu ve körlüğü de o denli artacaktır. Öyle ki tuttuğu takıma transfer olduğu için taparcasına bir ilgiyle karşıladığı, yaşı biraz geçkin, belki de sırf bu sebeple o takıma gelmeye tenezzül etmiş “yıldız” oyuncunun, sezon bitiminde hatta bazen bitmeden aslında kulüple ve taraftarla arasında hiçbir duygusal bağ olmadığını kanıtlarcasına kendisini rakip ekibin kollarına bırakması sonucunda cefakeş fanatiğimizin yaşadığı o ihanete uğramışlık hissi bile sevdasından döndüremezken fukarayı, sen hangi ehlîleştirme girişiminden müspet bir netice umabilirsin ki?

Umamazsın. Hani nasıldı o söz, “Futbol kitlelerin afyonudur.” muydu?

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”