
Buluş
Goethe, 1827 yılında Paris’in gölgesinde bir Alman kasabası olan Weimar’daki evinde, İngilizce çevirisinden Çin romanı okuyor, Arapçayla ilgileniyor ve İranlı şair Hafız’ın şiirlerine hayranlık duyuyordu. İşte o günlerde edebiyat tarihinin en netameli buluşlarından biri gerçekleşmişti: weltliteratur. Şöyle demişti sadık talebesi Eckermann’a: “Dünya edebiyatı yaklaşıyor ve gelişini hızlandırmak için herkes elinden geleni yapmalı.”
Edward Said, roman için Batı tarihinin en büyük girişimlerinden biridir, der. Bugün roman bağlamında tartışılan dünya edebiyatı ise hiçbir zaman teşebbüse dönüşememiş olsa da bir tahayyül olarak varlığını sürdürüyor.
1789 yazından yüzyılın sonuna kadar Fransa’yı köşe bucak saran “liberte, égalite, fraternite!”[1] çığlıkları, kum saatini ters çevirmiş, zaman başka türlü akmaya başlamıştı. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya uzanan bir bağımsızlık fikri kök salıyordu. Sanayi devriminin yarattığı olumsuz tablo işçi sınıfını doğururken hammadde ve pazar arayışı, dünyayı ilk büyük savaşına sürüklüyordu.
İmparatorluklar yıkılıp ulus devletler ortaya çıkarken ironik bir biçimde, Marx ve Engels 1847’de yayımladıkları manifestoyla millî edebiyatı “dar kafalılık” olarak ilan ediyorlardı. İkiliye göre farklı farklı milletlerin entelektüel ürünleri ortak mülktü ve yerel edebiyatlar bir araya gelerek bir dünya edebiyatı oluşturuyordu.
Bu hengamede büyük Alman şairi weltliteratür’ü müjdeliyordu. Oysa hadiseler, Goethe’nin masasındaki iyimserlikle uyuşmuyordu. Uyuşmayacaktı da.
Weltliteratur
Weltliteratur’dan Johann Peter Eckermann sayesinde haberdar oluruz. Goethe’nin ölümünden birkaç yıl sonra, 1835’te iki cilt olarak yayımladığı ve ustası ile ilişkisini anlattığı Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar kitabında bu kavramdan bahseder. Goethe’nin dünya edebiyatını “farklı kültürlerden olan insanlar arasındaki düşünce alışverişi ve ulusların düşünsel hazinelerini değişim için meydana getirdikleri bir edebi piyasa” olarak gördüğünü aktarır.

Dünya edebiyatı, sınırları çizilemeyen iki mefhumun bir araya gelmesiyle belirsizliğin daha da derinleşmesine yol açar. Dünya neresidir ve edebiyat nedir? Franco Moretti dünya edebiyatı teriminin yaklaşık iki yüzyıldır gündemimizde olmasına rağmen onun ne anlama geldiğini hâlâ bilmediğimizi söylemişti.[2] David Damrosch ise nispeten daha olumlu yaklaşır ve dünya edebiyatını “kendi kültürel sınırları dışında dolaşıma giren eserler korpusu” olarak anlamayı tercih eder.
Ulusal Alegori
Bir dünya edebiyatından bahsetmek istiyorsak dünyanın sınırlarının doğru çizilmesi gerekir. Hiç değilse bir sınır çizilmemesi gerekir. Oysa kapitalist birinci dünya, sosyalist bloğu işaret eden ikinci dünya ve sınırları sömürü ile çizilmiş öteki ülkeleri ifade eden üçüncü dünya ayrımının zihinlerde yer ettiğini kim inkâr edebilir? Fredric Jameson, 1986 yılında Social Text dergisinde yayımlanan “Çokuluslu Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Edebiyatı” yazısındaki görüşleri tartışmalara yol açar: “Tüm üçüncü dünya metinleri zorunlu olarak, çok özel bir biçimde ulusal alegoriktir. Bu metinler, roman gibi ağırlıkla Batının temsil mekanizmalarından kaynaklanan biçimlerde üretilseler de hatta özellikle öyle üretildiklerinde bile ulusal alegoriler olarak okunmalıdırlar.” Jameson diyordu ki üçüncü dünya ülkelerinde üretilen edebiyat; tarihsel, sosyal ve siyasal ile iç içedir ve bireysel ile kamusal ayrımı gelişmemiştir. Jameson’a ilk itiraz derginin sonraki sayısında Aijaz Ahmad’dan gelir. “Jameson’un ‘Öteki’ Retoriği ve Ulusal Alegori” başlıklı yazında, Jameson’un üçüncü dünyaya yönelttiği indirgemeci bakışa sert tepki gösterir ve ulusal alegoriye dayalı bir edebiyat tarzının ve milliyetçi tavırların genellenemeyeceğini belirtir. Jameson’un jakoben tavrının altında yatan kibirden rahatsız olmamak mümkün değil fakat başta Aijaz Ahmad olmak üzere herkes, Batı dışındaki edebiyatların ulusal alegoriden beri olduğunu ispata kalkıştı. Fakat kimse bir metnin neden ulusal alogerik olmaması gerektiğini izah etmeye yanaşmıyordu. Anlayabildiğim kadarıyla Jameson doğrudan ya da dolaylı olarak kolonyalizmle başa çıkmaya çalışmış, modernleşme dayatmalarıyla boğuşan milletlerin, hayatta kalma mücadelesinden başka bir meseleye odaklanamayacağını söylüyordu. Eğer sözünü ettiği ulusal alegori buysa -ki aşağı yukarı bu- demek istiyor ki sizi ezip geçen Batılılaşma silindirinden ve sömürgeciliğin toplumlarınızda yol açtığı felaketlerden söz etmeyi bırakın! Burhan Sözmez’in şu tespitlerini Jameson’un üstü kapalı öğüdüyle birlikte okumak yararlı olabilir: “Eskiden yazarlar bir ulusu yüceltmenin, daha doğrusu ona ait olmanın hazzıyla yazardı, şimdiyse ulusallığın sınırlarına hapsolmadıklarını teyit etmek için yazıyorlar. Eskiden edebiyat ulus yaratmanın aracı olarak görülürken şimdi ulusu aşmanın imkânı olarak görülüyor.”[3]
Ulusal alegorik olmakla kastedilen, Batı toplumlarında ve edebiyatlarında öne çıkan bireyselliğin üçüncü dünyada yeterince görülmemesiydi. Bununla birlikte ulusal alegori, edebiyatın ulusal meselelere yoğunlaşması, benzer tema ve kahramanların işlenmesi, tarihten ve toplumsal gelişmelerden beslenmesiyse; “alegorik olmak, edebi olanın, tarihsel, toplumsal ve siyasal olanla çok güçlü bir irtibat içinde olması anlamına geliyorsa eğer, modern edebiyat bu güneşin altındaki her yerde alegoriktir.”[4]
Sanatçının hem çağının sorunlarına hem de ona miras kalan travmalara yabancı kalması ve kendince çözümler üretmemesi düşünülemez. Tanzimat romancısının çarpık Türk modernleşmesini ele almaması mümkün müydü? Doğu-Batı çatışması yüzyıldan daha az zamanda tartışılabilir miydi? Evlatlarına kendinden başka bir konuya ilgilenme fırsatı vermeyen ülkemizin edebiyatında Recaizade Mahmut Ekrem’in ilgi duyduğu konuyla Tanpınar’ın da ilgilenmesi zorunlu görünüyordu. Hatta Orhan Pamuk’a kadar uzanan bu çizgi belki de romanımızın varlık sahası. “Türk romanı geleneğini oluşturan ana çizgiye, örneğin, romanın sosyal tarih olduğu ve ideolojik-öğretici işlevi bulunduğu fikri hakimdir.”[5]
Roman
Roman, diğer edebî türleri de kuşatan, kuşattığı gibi de yaşama imkânı veren bir halka, sığınak oldu. Yeniden üretim sahası oldu kadim metinlerin. Bir yandan da tarihi, psikanalizi, sosyolojiyi, felsefeyi yutan obur bir bünyeye dönüştü. Zannedilenin aksine öykü, modern zamanların türü olmadı. Romanın kısası olmayı, şöyle böyle kabullenmek zorunda kaldı. Bütün dillerde geri çekilen şiir de romanın hakimiyetinden nasibini aldı. Gerçi öyle olmasaydı bile şiir, uzlaşıya yanaşmaz, dünya edebiyatı fikrini terslerdi muhtemelen. Düzyazının şiire nazaran iş birliğine daha elverişli olduğu aşikâr. Gelişmelerin seyrine kulak verdiğimizde romanın icadının dünya edebiyatına giden toprak yolun parke taşlarla döşenmesi demek olduğunu da fark ediyoruz. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki gerçekleşmemiş bir rüya (ya da kâbus) olsa bile bir dünya edebiyatından söz edebiliyorsak bu, roman sayesinde olabilir. Artık kentli olan modern insan için masal devri sona erdiğine göre roman kültürler arası ve ötesi kabiliyetleriyle dünya edebiyatı fikrini zinde tutacak yegâne dil oluyor. Timorty Brenman, romanın “ulusların tarihsel yükselişine eşlik eden” yanına vurgu yaparken Besim Dellaloğlu, ulus devletlerin ortaya çıkışında romanın parmağının olup olmadığını sorar. Hakkı var. Roman kolektiften bireye geçişi imleyen yapısıyla imparatorluktan ulusa evrilmenin psikolojik süreçlerini beslemiş olabilir. Oysa dünya edebiyatı, roman zemininde ulusları bir araya getirmenin imkanını yoklayan bir fikir olarak duruyor karşımızda.
“Suriçi”
Dünya edebiyatı fikrinin önündeki engellerin başında yerel çeşitliliğin öleceğinden duyulan kaygı geliyor. Herkesçe anlaşılması kolay konularla ve en az hasarla çevrilebilen yavan bir dille kotarılmış eserlere mahkûm olması da kaygıyı büyütüyor. Başka bir tehlike ise dünya edebiyatı kavramının sınırları belli bir daireyi işaret etme temayülü. O daire içinde kalındığında meşru kabul edilecek, dışındakilerin, az gelişmiş, üçüncü dünya benzeri tanımlamalarla gayrimeşru, kanon dışı ilan edilmesine yol açacak anlayış, büyük balığın küçük balığı yemesiyle başlayan daha sonra gölün kurumasıyla sonuçlanan bir yıkımın işaret fişeği olmaktan öte anlam taşımaz. Dünya edebiyatı bir bilet, aşı kartı ya da vize olmamalı. Klasikler ya da modern klasikler gibi sınıflandırmalarla bir suriçi inşa edilmek isteniyorsa sanatın gedikleri yoklayan, tünel kazan bir yanı olduğu göz edilmiş olur.
Dünya edebiyatı, Goethe için bir müjde, Marx-Engels için bir manifesto olsa da konunun uzmanları Avrupa merkezli bakışın yerküreye hâkim olması, İngilizcenin dünya edebiyatının anadili olarak görülme eğilimi ve Batı menşeli eserlerin paranteze alacağı endişesinde birleşiyor. Martin Puchner’in maddi üretimde olduğu gibi zihinsel üretimde de ulusların bağımlılığını ve ortaklığını savunan Manifesto’ya atıfta bulunarak öne sürdüğü soru yerinde: “Dünya pazarı, dünya edebiyatı fikrine yol açmışsa, dünya pazarının temelinde de Avrupa sömürgeciliği duruyorsa, o halde dünya edebiyatı da sömürgeciliğin bir uzantısı değil midir?”[6]
Şükrü Argın’ın “Weltliteratur ya da Dünya Edebiyatı” yazısı dünya edebiyatının zorluklarına ışık tutması bakımından önemli. “Erich Auerbach, ‘Dünya Edebiyatının Filolojisi’ başlıklı denemesinde modernitenin tetiklediği ve yoğunlaştırdığı standartlaştırma süreci eğer tamamına erecek olursa insanlığın kendisini ‘tekdüze bir dünyada yaşamak, tek bir edebî kültüre, sadece birkaç edebî dile ve belki de tek bir edebî dile mahkûm’ halde bulacağını ileri sürmüştü.” Argın daha sonra M. Rosendahl Thomsen’den dünya edebiyatının önünde dört engel olduğunu aktarır: Batı kanonunun göreceli kapalılığı, dil engelleri ve İngilizcenin hükümranlığı, edebiyat bakımından kültürel bağlamın vazgeçilmez önemi ve ulusal kimliği inşa ve ihya etmeye yönelik ısrarcı tutumlar.
Tim Parks, günümüzde yazarların nihai okur kitlesini yurttaşlarından ibaret görmediğini ve uluslararası bir topluluğa hitap etmeye yöneldiğini hatırlatıyor. Hâl böyle olunca uluslararası bir çapta anlaşılmayı engelleyecek yerel inceliklerden kaçınma eğilimi giderek artıyor. “Daha da önemlisi dil, basit tutuluyor. Kazuo Ishiguro, kelime oyunları ve göndermelerden kaçınarak çevirmenin işini kolaylaştırmanın önemine değinmişti. Tanıdığım İskandinav yazarlar İngilizce okuyanlara zor gelecek kişi adlarından kaçındıklarını söylüyorlar. Kültüre mahsus yayıntı ve dil virtüözlüğü artık birer engel kabul edilirken bazı stratejilere ise olumlu bakılıyor: çağdaş sinemanın sıkıcı ortak dili olan özel efektlere benzer ‘edebî’ ve ‘yaratıcı’ oldukları derhal anlaşılan son derece görünür mecazların kullanımı, yazarı ‘dünya barışı için çabalayanlar’ arasına yerleştiren bir siyasal duyarlılığın ön planda tutulması. Bu nedenle, bir Rushdie ya da Pamuk’un abartılı fantastik araçları daima belirli bir liberal duruşla bir arada bulunuyor çünkü Borges’in dediği gibi çoğu kişinin estetik duygusu o kadar zayıf ki okudukları eserleri değerlendirmek için başka ölçütlere güveniyorlar”[7]
İyi Fikir
Dünya edebiyatı iyi fikirlerle inşa edilebilir. Bir eseri dünya edebiyatı listesine dâhil eden prensip, neşet ettiği doğallığı koruyarak içinde barındırdığı fikirdir. İyi fikir, bir sanat eserinin neden var olduğunu açıklayan temel kıstastır. İyi fikirler, dil ve coğrafya ayırt etmeksizin, sanatın göğünde uçan, yere nadiren inen efsanevi bir kuş gibidir. O an, kuşun konduğu dalın altında gölgelenen sanatçı, onun niteliklerini insanlığın ortak mirası kılmak için kayıtlara geçirir. Binbir Gece Masalları, İlyada, Odysseia, Kelile ve Dimne, Şehname, Leyle ile Mecnun, Mesnevî, Macbeth, Faust, Karamazov Kardeşler… arkasında bir politbüro olmadan evrensel bir boyut kazanabilmişti. Kişinin melekelerinden, duyularından yola çıkarak, yaratıcı-dünya-insan ilişkilerine dair temel felsefi hakikatlere ulaşabileceği ön kabulüne dayanan Hayy Bin Yakzan anlatıları hem Doğu’da hem Batı’da kendiliğinden bir gelenek oluşturmuştu. Bugün edebiyatta “iyi fikir” nispetinde “iyi eser” olduğunu iddia etmek zannediyorum yanlış olmaz. Dünya edebiyatının şimdi ve burada tattırmak istediği evrensellik; ajansların, ödüllerin ve piyasa koşullarının yarattığı bir illüzyona dönüşebilir. Oysa iyi fikirlere yaslanan iyi eserler sayesinde derinden derine hissedilen bir “edebiyat dünyası”ndan söz etmek daha gerçekçidir.
[1] Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!
[2] Şükrü Argın, “Weltliteratur ya da Dünya Edebiyatı”, Notos, sayı: 77 Ağustos-Eylül 2019, s.40
[3] Burhan Sözmez, “Dünya Edebiyatı Umut mu İmkânsızlık mı?”, Notos, sayı: 77, Ağustos-Eylül 2019, s.26.
[4] Besim Dellaloğlu, Poetik ve Politik: Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi, Timaş, 2020, sf. 249.
[5] Jale Parla, “Gelenek ve Bireysel Yetenek, Kanon Üzerine Düşünceler”, Pasaj sayı:6 Edebiyat ve Kanon, Kasım 2007-Mayıs 2008, s.17.
[6] Martin Punhner, “Dünyanın Bütün Okurları Birleşin!”, Çev: Oğuz Tecimen, Notos, sayı: 77 Ağustos-Eylül 2019, s.48
[7] Tim Parks, “Sıkıcı Yeni Küresel Roman”, Ben Buradan Okuyorum, çev: Roza Hakmen, Metis, 2017, s. 42.
Yorum Yaz