Hüseyin Ahmet Çelik
Raymond Carver’in yalancısıyım, Çehov’un hayat ve yazmak hakkında şöyle dediğini anlatır “Ayak İşi” öyküsünde: “Her ay görüş değiştiriyorum, dolayısıyla kahramanlarımın nasıl sevdiklerini, evlendiklerini, doğum yaptıklarını, öldüklerini ve nasıl konuştuklarını tasvir etmekle sınırlandırmam gerekecek kendimi.” Çehov’un günleri sayılı iken Tolstoy ziyaretine gelir ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine bir nutuk çeker. Tolstoy, Çehov’u sever ama “politik, dinî ve felsefi bir dünya görüşünden yoksun” olmasını yadırgar. Çehov da Tolstoy’u anlayamaz aslında. Çünkü ölümden sonraki yaşama inanmıyordu. Öyleyse ölümden önceki yaşama büyük bir anlam yüklemeye gerek yoktu.
Hayatımız, düşüncelerimiz etrafında gelişir. Yazdıklarımız da hayatımızdan sızanlardır bana göre. Carver, bir yerde “otobiyografi, yoksul insanların tarihidir” de der. Tarihe mâl olmayacak bir yaşam, en iyi ihtimalle sahibi tarafından kaleme alınır. Edebiyat, sıradan insanlar ansiklopedisidir buradan bakınca.
Edebiyat tarihinde böylesine saygın bir yer edindiğine şaşırdığım tezlerin başında gelir yazarın kendini gizlemesi. Ne tuhaf. Çehov gibi kendimizi sınırlandırmak uğruna özel bir çaba göstermemiz gerekir hayatımızı ve düşüncelerimizi yazdıklarımızdan ayırmak için. Yazı ile yaşam arasındaki köprü, sanat eserinin kimyasına karışan düşünceyle mümkün olur. Düşünce derken, Tolstoyvari bir diskura girişecek değilim, “edebiyatiçi” düşünceden söz ediyorum ki ben ona “iyi fikir” demeyi yeğlerim. Galip’in Rüya’yı ya da Turgut’un Selim’i arayışı üzerinden insanın kendini arayışından bahsediyorum “iyi fikir” derken.
Yaşam ve yazı arasında kurulmuş en kuvvetli bağlardan birine atıf yaparak bitirmek in iyisi: Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’da okuduğumuz ne varsa o, Oğuz Atay’ın düpedüz hayatıdır.
Yorum Yaz