Ana Sayfa DÜŞÜNCE “Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca
DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Paylaş

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da olsa okuruna/izleyicisine ulaştırır. O eserlerden ikisi Schuermann’ın Der Papalagi’si ve Kurusowa’nın anlatı filmi Dersu Uzala’dır.

Karlar, Sibirya ormanlarının üzerine düşerken, dünyanın susmayla işinin olmamasını dileyen Kurosawa’nın kamerası bir sessizliği izler gibi izlerken Dersu Uzala’yı. Konuşmaz, sadece uzaklara bakar Dersu. Rüzgârın yönünü anlamak değilse de amacı onunla konuşmaktan zevk alır gibidir. Bir neyzen gibi, derinden derinden anlamaya çalışır hayatı, modern insanın unuttuğu bir dilin son konuşuru gibidir.

İnsanlık ve yanında getirdiği bilgeliği mekân aramaz. Dersu’dan binlerce kilometre ötede, Pasifik’in bir adasında, Tuiavii adında bir bilge de elini gökyüzüne kaldırarak. Gözleriyle görmeden dinler göğü. “Papalagi,” der, “Göğü deldi ama kalbiyle olan ilişkisini güçlendirmedi.” Tuiavii rüzgârı hissederken sanki Dersu’nun sessizliğine dem vurur. Bilgeliği kaybeden modern insan ise yitirilmiş bir hak olarak durmadan arayış içindedir. İçinde bir yerde hissettiği ama görme biçimlerini şekillendiremediği için aramakla yetindiği bilgeliği.

John Berger, “Görme sözcükten önce gelir,” der. Bu iki bilgelik anlatısına Berger’in karakterize ettiği görme biçimiyle bakılabilir. Kurosawa bir yönetmen olarak kamerasını görmenin diliyle, Scheurmann ise Tuiavii’nin anlatısını başka duyma biçimleriyle ilintiler.

Dersu başka dünyaların adamıdır. Çoğu zaman doğanın neşesini üzerine sindirmiştir. Filmdeki kaptan/subay ise modernite diyalektiğinin ve insan karmaşasının en bariz yansıması gibidir. İki karakterin film içinde gelişen dostluğu kaptan karakteri ve yanındaki askerlerin insanlıklarına olan yolculuğunun yansımasını hissettirir bize.

Kurosawa filmde doğayı, fondan öte; yaşayan bir bilgeliğe atfeder. Kar taneleri düşerken kameraya, ne Kurosawa hareket eder, ne kamerası. Planda doğanın ve insanın minimalist hareket zincirini izleriz. İnsan küçülürken fırtınada, dünya büyür. Dersu ise doğanın bir parçası olarak girer çıkar her daim kadraja. Kendine ait olan doğayı tüm zerresiyle sahiplenir.

Merleau-Ponty’nin “Göz, dünyaya dokunur.” dediği göz, Dersu’nun gözüdür sanki. Dünyaya hükmetmek için değil, onunla bütünleşmek için bakmak ister Dersu. Kurosawa ise kadrajını, batı sinemasının muktedir bakışını tersine çevirir gibi ısrarla durağanlığa yönlendirir. Belki de kamera bile dile gelmiştir. Olanı görmek ve göstermek ister biraz da. Bu bakış, hakimiyeti değil, teslimiyeti simgelemektedir. Film tabiri caizse, doğayı bir imgeden ziyade diyaloğa dönüştürür.

Scheurmann anlatısında Papalagileri, namı diğer göğü delen adamlarını da bu paralellik ile kurgulamıştır. Doğayı susturur Papalagiler, sessiz çığlıkları duyulur hale getirir. Bir nevi göğü delmek, Dersu’nun sessizliğine saldırmak gibidir. “Papalagi göğü deldi, çünkü sessizlikten korkuyordu,” diyen Tuiawii, bir kabile reisi olarak modern dünyaya inen bir bilgeyi temsil eder. Modern dünyanın içine düştüğü anda bu cehennemi kendi diliyle tasvir etmeye başlar. Berger’in “Her imge bir bakıştır” sözünü tersinden okursak, batı uygarlığı imgeyi görselleştirdikçe, sesi ve diyaloğu toprağa gömer. Tuiavii de tam bu görselliğin alegorisini yapar.

Ursula K. Le Guin: “Dinlemek, bir iktidar biçimi değildir; karşılıklı varoluşun kanıtıdır.” der. Tuiavii alegorisi biraz da buradan okunabilir: iletişim ve dinlemek, varoluşun en saf biçimidir. Dersu’nun sessizliğiyle aynı kökten gelir bu bilgelik; biri rüzgâra teslim olur, diğeri göğe. Bu dinleme biçimi insanın iliklerinde sakladığı bir bilgeliktir. Belki de bu noktada insan yeniden bütün olabilir.

“Bakış, sevmenin bir biçimidir,” Rilke’ye göre. Kurosawa, kadrajında deşinen dinginliği bu biçimle şekilledirir. Tuiavii’nin serzenişleri de bu ikilemden doğar. İkisi de doğayı yargılamaz, ondan öğrenmeyi amaçlar. Dikkati ve rikkati saf bir sevgi olarak düşünürsek, Dersu’nun dikkati ibadet gibidir. Doğaya karşı saygısı ve doğanın sesine kulak vermesi bunun en büyük kanıtıdır. Tuiavii’nin ise modern insan üzerinden anlattıkları bir dua niyetine geçebilir. Havf ve reca arasında gidip gelir. Şaşkınlık ve korkuyu bize hissettirir. Bu iki karakter arasında kalan modern insan, artık ne dikkate ne de sessizlikle dans etmeye mecal bulamaz haldedir.

Görmek, duyuların en gürültülüsüne dönüşürken, duymak incinmiştir. İnsan özünde, varlığın çobanı olmakla güçlü olacaktır fakat bugün gelinen noktada fotoğrafını çektiği şeylerin sahibi olmayı tercih eder. Çobanlığı bırakıp, sahiplenmeye giden bir yolun kadim yolcuları olarak insan, doğayı dinlemek yerine onun fotoğrafını çekmekle meşguldür. Rüzgâr verilerini, yağmur belirtilerini, gökyüzünün nazarını bir manzara olarak görmeyi tercih eder. Dersu’nun ormanı piksel piksel çözümlenmiş, ayak basılmadık çok az yer kalmışken. Tuiavii’nin adası turistik bir cazibe merkezi olmuşken hem de. John Berger’in uyarısı hâlâ geçerli:

“Görme biçimimiz, dünyayı anlama biçimimizdir.”

1 Yorum

  • Usunuza ve kaleminize sağlık. Yazınız bana John Berger’in ‘Görme Biçimleri’ eserini tekrar okumam gerektiğini hissettirdi.

Gülsüm için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

DÜŞÜNCE

“Edebiyatta Patronaj: Leylâ Hanım’ın Kasidelerinde Fahriye Geleneği” – Veysel Altuntaş

Divan edebiyatı, yüzyıllar boyunca ördüğü estetik ve düşünsel dokusuyla sadece bir şiir...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”