Gassan Kenefânî

Gassan Kenefani, modern Filistin edebiyatının en etkili yazarlarından biridir. Onun metinleri yalnızca bir halkın dramını anlatmakla kalmaz; vatanın kaybı, sürgünün yarattığı kırılma ve direnişin ahlaki zemini üzerine derinlikli bir düşünme imkânı sunar. Kenefani’nin eserlerinde vatan, yalnızca bir toprak parçası değil; hafıza, kimlik, onur ve aidiyetin birleşiminden doğan yaşamsal bir merkezdir.
Vatan teması Kenefani’nin metinlerinde çok yönlü biçimlerde karşımıza çıkar. Güneşteki Adamlar, Hüzünlü Portakallar Yurdu gibi kitaplarında vatansızlığın fiziksel ve ruhsal boyutlarına dikkat çeker. Köklerini kaybeden insanın tutunacak bir dalı da kalmamış demektir. Onun metinlerinde vatan, hatırlamanın ve direnmenin merkezidir.
Bu noktada kendisi de Filistin direnişinin önemli isimlerinden biridir. Kalemini Filistin davasına adamış bir yazardır. Henüz hayatının baharında, 36 yaşında, aracına konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmiştir. Elinde silah olmayan biri neden hedef alınır? Bu bize edebiyatın ne denli etkili olduğunu göstermektedir. Onun yazdığı öyküler ve romanlar vatan bilincini arttırmış, insanlara direniş umudunu aşılamıştır.
Yazar çağının tanığıdır. Yazar, edebiyat sayesinde hakikati görünür hâle getirir. Çünkü edebiyatın dolaşıma soktuğunu engelleyecek güç yoktur. Edebiyat kendiliğinden ve sahih bir şekilde hakikate hizmet eder. Bu yönüyle edebiyat estetik bir uğraş değil, aynı zamanda güçlü bir direniş biçimidir.
Edebiyatın, sanatın olmadığı direniş ne denli kalıcı olabilir? Zira sloganlar geçer, çığlıklar diner, meydanlar boşalır ve hâliyle insan yorulur. Ama sözcükler hep kalır ve zamana direnir.
Hüzünlü Portakallar Yurdu
Hüzünlü Portakallar Yurdu, Gassan Kenefani’nin henüz yirmili yaşlarında yazdığı öykülerden oluşur. Öykülerin her biri yalnızca edebî bir anlatı değil, âdeta canlı birer belgedir. Kenefani, İsrail’in Filistin halkına uyguladığı zulmü ve vahşeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererken edebiyattan asla taviz vermez. Bu nedenle yazdıkları yalnızca Filistin coğrafyasında değil, dünya genelinde yankı bulmuştur.
Yahudiler sistematik baskı ve şiddet yoluyla Filistinlileri topraklarından sürmeye, yurtlarını yok etmeye girişmişlerdir. Hüzünlü Portakallar Yurdu bu zulmün doğrudan tanığı olan Kenefani’nin en çarpıcı eserlerinden biridir; yaşananları dışarıdan değil, içeriden bir sesle anlatır.
Kitapta üç temel nokta vardır. Birincisi, verilen mücadeledir. Filistinliler yurtlarını kolayca terk etmez; imkânları son derece kısıtlı olmasına rağmen direnirler. Kimi zaman silahla, kimi zaman sapan taşlarıyla karşı koyarlar. Ancak karşılarında örgütlü ve acımasız bir güç vardır. Yahudiler kadın erkek, çoluk çocuk ayırmaksızın öldürürler; bu vahşetten hayvanlar bile kaçamaz. Direniş, istendiği gibi sonuçlanmasa da onurunu kaybetmeyen bir halkın varoluş çabası olarak metnin merkezinde yer alır.
Vatan veya vatansızlık kitaptaki ikinci önemli temadır. Vatan insanı hayata bağlayan temel unsurlardan biridir. Toprak kişiye aidiyet duygusu kazandırır ve bir ağaç gibi kök salmasını sağlar. Çünkü geçmiş, hatıralar, anılar ve insanı insan yapan her şey orada şekillenir. İnsan köklerinden aldığı güçle geleceğe yürür. Köksüz bir ağacın fırtınaya dayanması mümkün değildir, zamanla yok olmaya mahkumdur. Kenefani, vatan toprağının ehemmiyetini yürekleri yakan öyküler aracılığıyla okurun zihnine ve kalbine nakşeder.
Üçüncü ve belki de en sarsıcı tema, sürgün hayatının onur kırıcı gerçekliğidir. Normal şartlarda bile gurbet hüzün vericiyken zorunlu göç nedeniyle vatandan ayrı düşmek tam anlamıyla bir felakettir. Kendinize ait hiçbir şey olmadığı gibi geleceğe dair hayaller kurmak da mümkün değildir. Hatırladığınız her şey vatan toprağında kalmıştır. Dil ister istemez oraya gidecektir. Sanki bütün hikâyeniz elinizden alınmıştır. Hikâyeniz olmayınca anlatacak neyiniz kalır?
“Direniş”
Direniş sözlükte bir güce, baskıya, zorlamaya karşı koyma; boyun eğmeme anlamına gelir. Bu tanım ilk bakışta fiziksel ya da siyasal bir karşı duruşu çağrıştırır. Oysa kelimenin derininde yalnızca dışarıdan gelen bir tehdide değil, insanın iç dünyasında onu silikleştiren, sıradanlaştıran, yok sayan her şeye karşı verilen sessiz ama ısrarlı bir mücadele de vardır.
Direniş insanlık tarihinin en kadim mücadelesidir. İnsan var olduğundan beri her türlü baskıya, zulme, sömürüye, adaletsizliğe karşı koymuş; olanlara boyun eğmemiştir. Direniş zamanın şartlarına göre değişiklik gösterir.
Sezai Karakoç’un direnişi “var olma biçimi” diye tanımlaması bu noktada anlam kazanır. Kişinin kendi olarak kalabilmesi buna bağlıdır. İnsan kendinden taviz vermeye başladığında kendinden de vazgeçmiş demektir. Asıl direniş, insanın kendi özünden kopmasına; inancını, değerlerini ve ruhunu yitirmesine karşı verdiği mücadeledir. Var olmak, yani kendi hakikatini canlı tutmak, direnişin en yalın ve en köklü biçimidir.
Direniş sadece bir tepki değil, bir tutum, bir hâldir. Hayatın hızına, tüketiciliğine karşı insanın kendini koruma refleksidir. Bu yönüyle direniş, yenmeye değil, kaybolmamaya yöneliktir. İnsanın kendine “Ben buradayım.” deme cesaretini vermesidir.
Sonuçta direniş, sadece karşı çıkmak değil; ayakta kalmak, insan kalmak ve varlığını anlamlı bir şekilde sürdürmektir. İnsan direne direne insan olur, kemâl noktasına gelir. Direnişin temel düsturu unutmamaktır. Kendini bilen, durduğu yeri hatırlayan, yaşam amacını bulmuş her insan en büyük direnişçidir.

Yorum Yaz