Ana Sayfa ÖYKÜ “Semiramis Hanım’ın Vasiyeti” – Nail Aliyev
ÖYKÜ

“Semiramis Hanım’ın Vasiyeti” – Nail Aliyev

Paylaş

Yaşar Kemal ve Tilda Kemal’e

Babaannem… Bu hayatta ne istediysem yaptı. İsteklerim de makuldü gerçi. Enfes tahinli çörekleri örneğin. Tüm fedâkarlıklarının, bir babaannenin torununa olan doğal sevgisinden kaynaklandığını düşündüm hep. Gerçekse çok farklıymış: Babaannem Semiramis Selvi ile aramızdaki bu sevgi dolu bağ, ticari bir ilişkiden ibaretmiş.

Rahmetli annem ile babamı, ocaktaki ateşin perdeleri tutuşturulmasıyla ortaya çıkan yangında kaybedince yanan çocukluğumun üzerini teselli fıskiyesiyle sulamak dedemle babaanneme kalmıştı. Beni bu iki tonton büyüttü. Hayat beni; dedemi baba, babaannemi anne bilmeye zorlarken uslu bir çocuk gibi davranıp bu rol değişimini kabul ettim.

Ebeveynlerim öldüğünde çok küçük olduğum için ağlamak tam olarak nasıl bir şey, bilmiyordum. Çünkü o zamana kadar ya anaokulunda saçımı çektikleri için ya da annemden izinsiz ocaktaki ateşe elimi sürdüm diye ağlamıştım.

Semiramis Hanım öldüğünde çok ağladım. İnsanın bu hayatta en çok gözyaşlarını durduramayacağını o zaman öğrendim. Yıllar sonra başka bir ateşi gözyaşlarımla söndürmeye çalışıyordum.

Babaannem ölmeden önce bana haber etmedi. Keşke sevdiklerimizin öleceğini önceden duyabilseydik, değil mi? Belki o zaman tontonumun koltuğundan bana doğru saldıran, çocukken dinlediğim korku masallarındaki canavara benzeyen boşlukla baş edebilirdim.

Dedem Mustafa Dursun Bey, babaannem öldüğünde hiç ağlamadı. Kendisini odasına kapatıp günlerce dışarı çıkmadı. Biz bu inziva hâlini üzüntüden sanıyorduk ama dedemin ahvali belirsizliktendi. Uzun zamandır “Semiramisliliğe” o kadar alışmıştı ki küçük dikdörtgen gözlükleriyle bile onsuzluğun prospektüsünü okuyamaz hâle gelmişti.

Babaannemin Mustafa Dursun Bey’e âşık olmadığını düşünüyordum. Ta ki sülalede yaşını başını almış, balya balya hayat tecrübesini cüzdan diye cebinde taşıyan o kadar insan varken bana gelip içini dökene ve vasiyetini açıklayana kadar…

***

Bugün sabah saat 08.53’te dedem emekli inşaat mühendisi Mustafa Dursun Selvi’yi kaybettik. Sevenlerinin başı sağ olsun ama sevenleri neden bana böyle garip garip bakıyor? Kabul ediyorum, şu an sevgili dedemin tabutunun üzerinde oturuyor olmam çok büyük saygısızlık ama sizi temin ederim ki tabutta bir delik olsa ve beni görse idi o da elimi sıkar, bana teşekkür ederdi.

“Elimi sıkar” dedim dikkat ettiyseniz çünkü dedemle aramızdaki dede-torun ilişkisi oldukça resmî ve Birleşmiş Milletler standartlarına uygundu. Günümüzdeki dede-torunlar gibi birbirimizin yanağını sıkarak özel alanlarımızı ihlal etmiyorduk.

Siz bakmayın şu önümde ağlayan patavatsız akrabaların timsah yeşili gözyaşlarıyla yaptıkları şova, Mustafa Dursun Bey aslında yıllar önce ölmüştü. Ölüp sonra Semiramis Hanım’ın ince uzun parmaklarından tutunarak tekrar hayata dönmüştü. Fakat kavuşan eller zerre aşk çamuruna bulaşmamıştı. Onların nikâh akdi su katılmamış, tertemiz bir mantığa dayanıyordu. Hatta günümüzde moda olan mantık evliliğini Türkiye topraklarına ithal eden ilk çift, dedemle babaannem olabilirdi.

Çeşitli felaketler, insan hayatını kocaman bir dağı yarar gibi ikiye ayırıyordu. Mustafa Dursun Bey’in ilk aşkı Ajda Hanım’ın trajik ölümü gibi. Bu hanımefendi bir gün kalkıyor, eşi dedeme göre her şey güllük gülistanlıkken 1958 model Almanya imalatı avizeden kendini asma kararı alıyor. Ondan geriye sadece kızı Nilgün ve eşi Mustafa Dursun Bey kalıyor.

Emekli hemşire Semiramis Hanım dedemle bu olaydan sonra hastanede tanışıyor. Akıl hastanesinde. Mustafa Dursun Selvi. Emekli inşaat mühendisi ve an itibarıyla emekli bir deli.

Ajda Hanım’ın ölümü sonrası dedem uzun bir süre hastaneye kapatılıyor. Burada her gün krizler geçiriyor. Öyle bildiğimiz nöbetlerden değil ha, basbayağı şiir krizleri geçiriyor. İlginçtir ki anlatılanlara göre, hayatında şiire dair tek kelime okumayan (Kütüphanesi sadece mühendislik kitaplarıyla doluydu, edebiyata dair bir iki polisiye roman vardı, o kadar) veya karalamayan (Yazdıkları sadece şantiye raporlarıydı) insan hiç şiir kitabı okumadan her gün Ajda Hanım için bir dize yazıyor. Dizeleri de öyle kağıda falan da yazmıyor. En doğru dizeyi bulabilmek için kaldığı odanın duvarlarını müsvedde gibi kullanıyor. Yani şiiri bile bir mühendis titizliğiyle inşa etmek istiyor.

Mustafa Dursun Bey evlendikten sonra bile odalara kapanıp eski bir aşka nağmeler dizerken; içine kapanık olması hasebiyle dünyayla iletişim kurmakta zorlanan Semiramis Hanım, meğerse yıllar yılları tozlu bir kitabın arasındaki gül yaprağı gibi eskittikçe eşine büyük bir saygıyla birlikte aşk da duymaya başlamış. Gizli gizli dedemin çalışma odasına girip Ajda Hanım’a yazdığı şiirleri okudukça fıtratının doğallığından sıyrılıp gelen bir kıskançlık hissiyle dedeme hem sinirleniyor hem de neden Ajda’dan önce onu tanıyamadı diye içinden ürkek “keşke”ler geçiriyordu. Bu ürkek keşkeleri benim dışımda kimseyle paylaşmadı.

Kanser teşhisi konduktan sonra babaannem dedeme karşı açık olma kararı aldı. Eski kıskançlıkları bir kenara bırakıp hiçbir zaman değiştiremeyeceği aşka saygı duyarak kolay kolay her kadının gösteremeyeceği cesareti gösterdi: Mustafa Dursun Bey öldüğünde Ajda Hanım’ın yanına defnedilecekti. Semiramis Hanım’ın vasiyetiydi bu. Dedem ölmeden önce kendi eşinden bunu vasiyet etmesini istemişti.

Peki başkasından isteyemez miydi? İsteyemezdi. Çünkü onun gibi yağız delikanlının aşkını ne çocuğu olmuyor diye kendi öz yeğenlerine beddua eden halam ne de dedemin onu hiçbir zaman oğlu yerine koymadığını düşünen amcam anlayabilirdi.

Bu yüzden vasiyetin gerekliliğini ulvi bir görev gibi yerine getirmek bana kalmıştı. Semiramis Selvi, kızı gibi büyüttüğü torunu Yıldız Selvi’ye herkesten daha çok güveniyordu. İnatçılığım, verdiğim sözleri kutsal bir yemin gibi görmem ve canım pahasına bu sözleri tutmam babaannemin rahmetli babam aracılığıyla bana aktardığı pek kıymetli genlerdi.

***

“İnadım inat diyorsun he Yıldız? Deli gibi tabuta oturdun diye senin dediğini mi yapacağız yani? Oldu!”

“Benim dediğimi değil halacığım; kıymetli anneniz, merhume Semiramis Selvi’nin dediğini yapacaksınız. Valla avukatın dediğini duydunuz. Dedem, cenaze işlemlerini bana devretmiş. Ayrıca ortada bir vasiyet var.”

“Mustafa Dursun Efendi o kadının yanına gömülmeyi o kadar çok istiyorsa vasiyeti neden kendisi yazmadı? Ha tabii biz evlat değiliz çünkü…”

“Duygu sömürüsü yapma amca. Adamı yaşarken umursadığın vardı sanki.”

“Amcanla doğru konuş terbiyesiz!”

“Ben doğru konuşuyorum da, siz boşuna konuşuyorsunuz hala. Ya izin verirsiniz, dedemi kendi istediği yere defnederim ya da polisle, avukatla sabaha kadar uğraşır durursunuz.”

“Tanımadığın bir kadın yüzünden amcanı, halanı karşına alıyorsun, farkında mısın kızım?”

“Hayır amca. Babaannem yüzünden karşıma alıyorum sizi. Bir kenara çekilin de ikisinin de son dileğini yerine getireyim.”

Hararetli bir tartışmaydı. Uzaktan, yakından gelen bütün meraklı akrabalar sabah programı seyreder gibi seyrediyor, cenaze sonrasına dedikodu malzemesi topluyorlardı. Açıkçası, umrumda değildi. Merhum dedemi sevgilisine kavuşturduktan sonra dinlenmek istiyordum.

Polis-avukat lafı ettikten sonra hemen pısırarak kenara çekilen amcam ve halam sadece bununla da yetinmeyip bütün akrabaları tavuk kışlar gibi kışlayarak kocaman evde beni dedemin naşıyla yalnız bıraktılar. Aldırmadım. Sadece halam çıkarken “Yazıklar olsun sana verdiğim emeklere!” demekle yetindiği için sevindim. Acaba hangi emekten bahsediyordu?!!

Feministler bana kızmasın ama ben kadındım, ince ve narindim. Tek başıma koca tabutu kaldıracak gücüm yoktu. Kadın başıma halledemezdim, o yüzden Yüksek Lisans’tan sınıf arkadaşlarımı (tercihen erkek) yardıma çağırmak zorunda kaldım.

Bir imam ve arkasında üç kişilik cemaatle kılınan cenaze namazı sonrası artık dedem mezarında rahat uyuyabilirdi. Bütün gerekli prosedürler uygulandığına göre geriye son bir şey kalıyordu. O da Mustafa Dursun Bey’in varlığından bihaber olduğu vasiyeti okumaktı.

“Sevgili Yıldız,

Biliyorsun, içimi kemiren hastalığa yenik düşmeme ramak kaldı. Birkaç saat sonra öleceğimi düşünüyorum. Korkma; benim yaşıma geldiğin zaman ölümün korkulacak değil, hasretle beklenecek bir şey olduğunu anlayacaksın.

Torunum,

Deden Mustafa Dursun Beyefendi’yle ben, seni layık olduğun gibi büyütmek için çok çabaladık. Umarız ki muvaffak olabilmişizdir.

Şimdi de senin torunluk vazifeni yapma zamanın…

Senden bir babaannenin torunundan istemeyeceği bir şeyi istediğimin farkındayım. Bunun için beni bağışla ama ecelimin birazdan çalacağı kapının ardında senden başka güveneceğim kimse yoktur.

Senden ilk isteğim, ben öldükten sonra çok ağlama. Dedene iyi bak.

İkincisi ve en önemlisi de Mustafa Dursun Bey vadesini doldurduğu vakit onu istediği ve hakettiği yere defnet. Aşık olduğu kadının, Ajda Feveran Hanım’ın yanına. Sana vasiyetimdir.

Son olarak;

Eşim Mustafa Dursun Selvi, çok sadık bir adamdı. Bana hep çok iyi davrandı.

Evlatlarımı, torunlarımı, seni ve Mustafa Dursun Bey’i Allah’a emanet ediyorum.

Gözlerinden öperim.

Huysuz tontonun,

S.S.

01.01.2011

Zonguldak”

Kırk senelik eşinin başka bir kadının yanına gömülmesini isteyen babaannem nasıl Mustafa Dursun Bey’in “sadık bir koca” olduğunu düşünebiliyordu? Acaba “sadakat” kelimesinin bendeki karşılığı mı yanlıştı? Evlendiklerinde ne Mustafa Dursun Bey Semiramis Hanım’a ne de Semiramis Hanım Mustafa Dursun Bey’e aşıktı. Sadakat, onların birbirlerine duydukları saygıda yatıyordu ve dedem Mustafa Dursun Selvi o sadakati uyandırmamak için hep parmak uçlarında yürümüştü…

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Elipsin Şişkin Yüzündeki Afrikalılar” – Süleyman Karaca

Söz taşıdılar birbirlerine avuç avuçEn çok duyulanı bellediler sözKoştular dağlara fısıldayarakKimi bir ağacın kovuğunda,kimi kaçtığı Allah’tanMağaranın ışığındaEn çok korktuğu şeyi anlatmaya başladılar. -Allah...

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Şehir Havası” –  Akif Hasan Kaya

Uzun yıllar sonra nihayet Almanya’dan izine gelen oğlu, yaşlı adama ahşap ve...

ÖYKÜ

“Her Zamanki Prompt” – Emame Akman Harmancı

“Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.” (Kirazın Tadı – 1997) Dergi ofisindeki...

ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”