“Hikâye rutin dışıdır. Hep olan bir şey olmaktadır ama o gün başka bir şey olur ve hikâye anlatılmaya başlar.”
Böyle diyor Güray Süngü hikâyeden bahsederken. Geçen gün, her gün olan şeyler olmaktaydı ve oğlumu bebek arabasına koyup kızımı okuluna bırakmak üzere yola çıktık. Aynı yolları yürüdük birlikte. Hemen hemen aynı konulardan konuştuk. Oğlum hayretle etrafı seyrederken kızım mütemadiyen bana bir şeyler anlattı. Okul kapısındaki uzun vedalaşma ve sarılmaların ardından kızım okulun kapısından girdi ve ben de her zamanki gibi evin ihtiyaçları için yol üzerindeki markete uğradım. Sabah saatlerinde marketlerdeki o telaşı bilirsiniz. Bir yere yetişmeye çalışanlardan azade olarak aheste aheste meyve sebze alışverişimi yaptım ve kasaya yöneldim. İşte tam o esnada oğlumun ayakkabısının tekinin olmadığını fark ettim. Düşürmüştük. Hep olan bir şey olurken bu kez başka bir şey olmuştu. Ve sanırım bizim için hikâye başlamıştı.
Zamanı adeta geriye alarak, geçmişi çoğaltarak yürümeye başladım hikâyenin içinde. Geçtiğimiz yollardan geçtim, durduğumuz ışıklarda durdum. İnsanların gözlerinde bir bebek ayakkabısı teki bulmuş olmanın şaşkınlığını aradım. Ağaç diplerine, yol kenarlarına, park halindeki araçların altına, çöp yığınlarının tepesine, kurumuş yaprak öbeklerine baka baka ilerledim. İnsanlara sordum: Acaba bir bebek ayakkabısı gördünüz mü? Oğlumun ayakkabısını düşürmüşüz de! Duvarların üzerine bakın tavsiyesi aldım birinden: İnsanlar buldukları şeyleri duvar üzerlerine bırakırlar genelde. Sahi öyle mi? Ben bir bebek ayakkabısı bulsaydım ne yapardım onu diye düşündüm. Tek bir ayakkabı kimsenin işine yaramazdı ancak ortalıkta da görünmüyordu. Eve geri döndüm.
Kızımı okuldan almaya giderken aynı şeyleri yine yaptım. Olabilecek her noktaya bakmaya çalıştım. Ayakkabıdan ümidi kesemiyordum. Aklıma “Satılık bebek patikleri; hiç giyilmedi.” kısa hikâyesi geldi. Kaybolmuş ayakkabı teki; az giyildi. Hayır. Hemingway’inki kadar etkileyici değil. Yine aynı markete girdik, belki sonradan çıkmıştır bir yerlerden diye. Sadece kayıp bir bere olduğunu söylediler ellerinde. İşte başka biri için de yeni bir hikâye!
Düşünüyorum da Güray Süngü bu ayakkabı tekinden bir öykü yazsaydı…
Yol kenarında düşürülmüş çocuk ayakkabısı tekini eline alıp ona boş gözlerle bakan adamı gören adamı gören adam bendim. Evet, bizzat kendimdim. Ancak kendime inanmak gelmiyordu içimden, öyle çok bahanem vardı ki, öyle çok kandırılmıştım ki kendim tarafından… Bu yüzden gerçek değildi yol kenarında düşürülmüş çocuk ayakkabısı tekini eline alıp ona boş gözlerle bakan adamı gören adam. O gerçek olmadığı için yol kenarında düşürülmüş çocuk ayakkabısı tekini eline alıp ona boş gözlerle bakan adam da gerçek değildi. Zaten ayakkabı da gerçek değildi. Çocuğunun ayakkabısını sokak sokak arayan kadın ayakkabıyı değil kendini arıyordu. Ama ben onun yerinde olsam kendimi aramazdım. Çünkü o da kandırıldı kendi tarafından. Hem de defalarca. Yenik düştüğü, hor görüldüğü, yok sayıldığı, hüsrana uğradığı ne varsa kendi tarafından… Düşmanı yanlış yerde arıyor. Yokuşun başında bir düşman var, onu vurmaya gidecek kendiyle vuruşacak, haberi yok. Bulmalıyım onu. Yakasına yapışıp kendi hakkındaki gerçeği söylemeliyim ona. Daha fazla inanmamalı. Kendiyle vuruşacak. Bulmalıyım… Şu sokak, bu köşe, o market… İşte orada kasada. Koşmalıyım kendine daha fazla inanmadan. Herkes bana bakıyor. Yetiştim. Kandırıyor seni. İnanma. İnanma kendine diye bağırdım. Çocuk korktu ağlamaya başladı. Bebek arabasından annesinin kucağına gitmek isterken ayakkabısının teki düştü. Kadın korku dolu gözlerle elindekileri kasaya fırlatarak çocuğu kucakladığı gibi çıktı marketten. Ayakkabıyı aldım elime, ona boş gözlerle bakarken bana bakan başka bir adam fark ettim. O adama bakan başka bir adam daha vardı…
Yorum Yaz