Ana Sayfa BERHAVASÖZLÜK berhavasözlük XVII: “rasim özdenören, gül yetiştiren adam, vicdan” – Ceyda Akcan
BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XVII: “rasim özdenören, gül yetiştiren adam, vicdan” – Ceyda Akcan

Paylaş

Rasim Özdenören

Okuyucusuna farklı çeşmelerden ulaşan bir isimdir o; hikâye, deneme, eleştiri ve düşünce yazılarıyla birlikte sanat, edebiyat ve çağın ruhuna dair yaptığı dikkatli gözlemlerle de aynı kaynaktan beslenir. Eserlerinde edebî bir çizginin sınırlarını aşan, hayatın çok katmanlı alanlarına temas eden bir bakışın akisleri duyulur. O, yazarak anlatan ve yazarak yaşayan bir kalemdir.

Yazarken terazinin iki kefesine yerleştirdiği zihin ve kalp dengesini, her daim ustalıkla ve incelikle koruyabilmiştir. Dili, ne düşüncelerinden ödün verecek kadar sert ve keskin ne de kalbinin hassasiyetine kapılıp anlamı bulanıklaştıracak kadar yumuşaktır. Aksine, bu iki uç arasında kurduğu ahenk, metinlerine hem derinlik hem de sahicilik kazandırır. Bu yüzden onun kaleminde düşünce, duygu ile tamamlanırken duygu ise düşünceyle istikamet bulur.

Kendisini edebî bir dağın tepesine yerleştirmediği için okura daima yakındır, ulaşılabilirdir. Yazma ve yaşama üslubu hayatı boyunca birbiriyle örtüşür, dervişane yazar dervişane yaşar. Ancak bu sükûnet kaleminin gücünü gölgelemez. Kelimelerindeki derinlik, düşüncesindeki berraklık ve “Müslümanca düşünme” hassasiyeti, onu hem bir edebiyatçı hem de bir fikir adamı kılar.

Bir maveradır o; kalemiyle görünür kıldığı düşüncelerinin ardında mütevazi, nazik, samimi ve yine samimi olanın yanında her zaman yer bulabileceği bir ağabey gizlidir. Yedi Güzel Adam’dan biri olmanın şuurunu yaşamış ve geride bıraktığı külliyatıyla bunu ispat etme amacı gütmeden ispat etmiştir.

Onun bâki aleme göçü bile tek sesli değildir. Bıraktığı eserlerle çoğalan, yankılanan, farklı çeşmelerden yeniden dirilen çok sesli bir vedadır sadece.

Gül Yetiştiren Adam

Bu çok sesli dirilişin en güçlü akislerinden biri Gül Yetiştiren Adam ile karşımıza çıkar. Suç ve Ceza romanı üzerinden dile getirdiği “ruhun romanı” tanımını hatırlatan bu eser, yalnızca bireyin hikâyesini anlatmakla kalmaz; birey üzerinden insanlığın ortak kırılmalarını, arayışlarını ve kayboluşlarını görünür kılar. Okura emanet edilen bir “dert” vardır burada; insanı kendi varlık sebebine yaklaştıran, onu kendi içine doğru çağıran bir dert.

Romanın merkezinde, modern dünyanın dayattığı hayat ile inançları ve değerleri arasında sıkışmış bir adam durur. Bu sıkışmışlık, onun şahsında bütün bir çağın huzursuzluğunu taşır. Onunla paralel akan, farklı bir hikâye gibi görünen fakat Rasim Özdenören’in ustalıkla aynı anlatının içine yerleştirdiği Sitare vardır bir de: köksüz, yönsüz ve umutsuz bir akışın içinde savrulan, insanın özüne ters düşen bir yaşam biçimini sezmesine rağmen bu dünyadan çıkış yolu bulamayan bir karakter. Gül Yetiştiren Adam’ın hüsranı ve şaşkınlığı ile Sitare’nin savruluşu, aslında aynı hakikatin iki ayrı yüzü olarak belirir.

Bu görünmeyen karşılaşma, romanı derinleştiren asıl zemini, yani vicdanı açığa çıkarır. Çünkü burada mesele yalnızca iki insanın hikâyesi değildir, insanın kendi hakikatiyle kurduğu ilişkinin kırılmasıdır. Vicdan, bir yerde susmuş, bastırılmış ya da ertelenmiştir fakat yine de metnin alt katmanlarında ısrarla kendini göstermeyi başarır.

Vicdan

Kalemi insanı tanıyarak eline alan yazar, onun özüne temas etmenin yolunu ve sorumluluğunu da mutlaka bilir. İnsanı böylesine okuyabilen bir kalem için vicdanları agâh olmaya çağırmak da kelimeleri vasıtasıyladır. Bu yüzden metinlerinde vicdan, bir kavram olmanın ötesinde, derinde işleyen bir hatırlayış, içten içe konuşan bir ses olarak belirir.

Gül Yetiştiren Adam’da bu ses, en çok suskunlukta duyurur kendini. Gül Yetiştiren Adam’ın geri çekilişinde, dünyaya koyduğu mesafede ve içine doğru yönelişinde incinmiş bir vicdanın izleri saklıdır. Gürültüyle kuşatılmış bir çağın ortasında, içindeki sesi korumaya çalışan bir insan durur karşımızda. Kaçıştan çok, bir arayıştır bu; vicdanın diri kalabileceği bir alan açma çabası.

Aslında bu arayış, Rasim Özdenören’in bütün eserlerine yayılan bir hassasiyetin izdüşümüdür. Onun kaleminde vicdan, insanı kendine döndüren, onu hakikatiyle yüzleştiren bir merkez olarak yer alır. Gül Yetiştiren Adam’ın suskunluğu da buradan beslenir; sözün tükendiği yerde iç sesin derinleşmesi, kalabalıktan uzaklaştıkça insanın kendine yaklaşması…

Vicdan, yönünü kaybetmiş insana istikamet veren gizli bir pusula gibidir; dış dünyanın gürültüsü arttıkça derinden konuşan, insan sustukça daha çok duyulan bir uyarıcı. Bu yüzden onun metinlerinde asıl dönüşüm dışarıda gerçekleşmez, okur bu sessiz çağrının eşiğinde kendi içine eğilir ve kendisiyle yüzleşir. Özdenören’in kaleminde vicdan, hatırlamanın kendisidir ve insan yalnız hatırladıkça kendine döner.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Elipsin Şişkin Yüzündeki Afrikalılar” – Süleyman Karaca

Söz taşıdılar birbirlerine avuç avuçEn çok duyulanı bellediler sözKoştular dağlara fısıldayarakKimi bir ağacın kovuğunda,kimi kaçtığı Allah’tanMağaranın ışığındaEn çok korktuğu şeyi anlatmaya başladılar. -Allah...

İlgili Makaleler
BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XVIII: “karacaoğlan, koşma, harami” – Mehmet Aycı

Karacaoğlan “Güzel gerek övülmeye / Yiğit gerek sevilmeye.” Türk şiirinin yüz akı...

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XVI: “elia suleiman, burası cennet olmalı, ironi” – Muhammet Sağlam

Elia Suleiman Filistinli auteur yönetmen Elia Suleiman, çağdaş dünya sinemasında benzersiz bir...

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XV: “sait faik, alemdağ’da var bir yılan, bursa” – Abdullah İpek

Sait Faik Öykü denince akla gelen ilk isimlerdendir Sait Faik. Yazdıklarıyla aynı...

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XIV: “mevlâna idris, romantik tilki, arkadaşlık” – Ayşe Taçar

Mevlâna İdris 1966 yılında Kahramanmaraş’ta doğan yazarın en büyük özelliği, hep çocuk...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”