Ana Sayfa DÜŞÜNCE Yazar ve Gündem
DÜŞÜNCE

Yazar ve Gündem

Paylaş

Hüseyin Ahmet Çelik

Ülke gündeminin bu derece yoğun olması sizi etkiliyor mu? Yoğun gündem sanatçının eseriyle ilişkisini etkiler mi?

Yıldız Ecevit, Tutunamayanlar’ın 1968’de, nasıl bir toplumsal zeminde yazılmaya başlandığını anlatırken şu ifadeleri kullanır: “Söz konusu yılların Batı edebiyatı yine biçimci/avangard denemeler yapmayı sürdürüyordur ama gerek yazarın gerekse okurun dikkati toplumdaki çalkantılara yönelmiştir daha çok. Böyle bir ortamda üretilen altmışlı yıllar Batı edebiyatı, yeni toplum düzeninin insan doğasına aykırı yapısını çeşitli bağlamlarda ele alan metinlerle dolup taşar.”

Ne yazar ne de okur, salt bir toplumsal olaya/duruma odaklanırsa akıp giden zamanın gadrine uğrayabilir. Atay, uzun yıllar boyunca sabırla ördüğü okur kozasından çıkıp arka arkaya yazdığı iki büyük romanda, ne içinde kalmış zamanın ne büsbütün dışında: “Türk edebiyatında arkaik bir estetiğin geleneksel/gerçekçi anlayışıyla kotarılmış toplumcu içerikli köy romanlarının baş tacı edildiği o günlerde Oğuz Atay, bu anlayışın tümüyle dışında yer alan yeni bir roman estetiğinin dünyasında yol almaya başlamıştır.”

Hikâye ve roman yazarları “toplumsal içerikli köy romanları” yazarken toplumun yeni bir yaşam biçiminin eşiğine gelmiş olması kuvvetle muhtemeldir. O hikâyelerde ele alınan türden bir “köy” ya da “toplum” hiç olmuş mudur sorusu tartışmaya açık olsa da şu kesindir ki edebiyat metinleri ile toplumun arası açılmıştır. Kimi sanatçılar toplumun (aslında zamanın) önüne geçerken kimileri de kafilenin gerisinde kalmış, sesini duyuramaz olmuştur.   

Gündelik meselelerden kaçınmak, sanatçı için çoğu zaman iftihar vesilesi sayılmıştır. Oysa çocukluğa dair iyi hatıraların kötü bir öyküye dönüşmesi ne kadar mümkünse, içinde bulunulan sancılı zamanlara dair iyi öykülerin yazılması da o kadar mümkün.

Edebiyatın başı, gerçeklikle hiç hoş olmamıştır bence. Hikâye anlatmanın tarihi, yalan söylemenin tarihidir bir bakıma. Şu farkla: Hikâye, alt metni ya da merkezi ya da satırarası itibariyle bir gerçeği açığa çıkarmak, bir hakikati dile getirmek için anlatılır/yazılır. Yalan, biçimdedir ve bu sebeple yalan değildir aslında. Sıkıcı olmak bahasına şöyle özetleyelim: Hikâyenin niyeti gerçek, biçimi yalandır (olabilir).

Televizyon ekranlarını dolduran görüntüler, değişip duran fiyat etiketleri, yoksulluk, yerkürede olup bitenler, sosyal mecralarda köpürtülen mevzular…  Sanatçının dönüp dönüp eserine bakmasına yol açar (açmalı). Masasına koşacak ve üzerinde çalıştığı eserinin doğru yolda olup olmadığını kontrol edecek.  Hadiselerin bütünü ancak bir şey ifade eder sanatçı için. Sanatçı malzeme toplamaz, zira toplum da ne antika dükkânıdır ne de hırdavatçı.

Gündem, sabah akşam var etmeye çalıştığımız eserin niçin var olması gerektiğine önce bizi ikna etmeye yarar, bir şeye yararsa gerçekten.

Bu yazı, Olağan Hikaye dergisinin Nisan-Mayıs 2022 tarihli 10. sayısında yer alan soruşturma dosyasında yer almıştır.

https://www.tded.org.tr/tr/dergi-detay/olagan-hikaye-10-sayi

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”