Ana Sayfa DÜŞÜNCE Öykü Dergiciliğimiz Bağlamında Çok Kısa Bir Mülahaza
DÜŞÜNCE

Öykü Dergiciliğimiz Bağlamında Çok Kısa Bir Mülahaza

Paylaş

Hüseyin Ahmet Çelik

Siyasi ve ekonomik koşulların irili ufaklı diğer meseleleri yuttuğu, doğal felaketlerin dalgınlığımızı perçinlediği şu günlerde edebiyata dair bir mülahazaya girişmek zor; böyle bir sath-ı mâilde edebiyat dergilerini konuşmak daha da zor; en zoru ise bir türe odaklanan dergilerle alakalı kapsayıcı bir söylem geliştirmek. Örneğin öykü dergilerinin okurdaki karşılığını ölçmenin bir yolu yok. Hece Öykü’nün birikimini, Post Öykü’nün istikrarı, Olağan Hikâye’nin neşvesi öykünün makûs talihine düşülmüş iyimser bir not. Bu üç dergi de diğer öykü dergileri gibi öykünün yanı sıra roman, sinema, şiir, resim ve fotoğrafla, edebiyatın aktüel meseleleriyle ilgilenmeyi ihmal etmiyor.  “Öykünün dergisi geri döndü” mottosuyla çıkış yapan Notos Öykü’nün on üçüncü sayıdan itibaren Notos olarak devam etmesi altı çizilmesi gereken başka bir husus. Öykü dergiciliğimizin ikinci durağı sayılan Seçilmiş Hikâyeler’i de bu bağlamda anmak gerekir. Memduh Şevket Esendal’ın öğüdüyle “yalnız öykülerden oluşan bir dergi” olarak yayın hayatına başlayan Seçilmiş Hikâyeler de zamanla öykü dışına çıkar.[1] Tür dergiciliğinde konu dışına çıkmak, okur kitlesini genişletmenin dolayısıyla da ömrü uzatmanın bir yolu olarak görülüyor olmalı. Gerçi “Notos”un 13. sayısında Semih Gümüş’ün beyanı bu hakikati çekinmeden ortaya koyuyor: “Artık logosu NOTOS biçiminde. Çünkü öykü dergisi olma niteliğini korurken, daha çok edebiyat dergisi olacak. Böylece yeni okurlar kazanmaya, sınırlarını daha genişletmeye, hiçbir zaman vazgeçmediği satış hedeflerine ulaşmaya çalışacak.”

Serpilip boy attığı 19. yüzyıldan bu yana bir ”çağ” kuramayan, bir “kitle” inşa edemeyen öykünün Türk edebiyatında -nispeten- talihinin yaver gittiği söylenebilir. Bilhassa edebiyat dergilerinde işgal ettiği yer bakımından öykünün “görünür” bir türe dönüştüğünü iddia etmek yanlış olmaz. Buna koşut yayınevleri de öykü dosyalarına rağbeti artırmış, Kemal Gündüzalp’in tespitine göre 2009’da 150, 2010’da 138, 2011’de 166, 2012’de 229, 2013’te 252, 2014’te 326 öykü kitabı yayımlanmıştı. Yine Gündüzalp ikinci asrını devirmeye doğru giden öykücülüğümüzde 2021 yılında bir rekorun kırıldığını, 741 ilk ve yeni öykü kitabının yayımlandığını belirtir.[2] Aynı çalışma “ilk ve yeni” başlığı altında 2022’de ise 630 öykü kitabının raflarda yerini aldığını gösteriyor. Tekrar baskılarla beraber her yıl hemen hemen bin civarında öykü kitabının piyasaya sürüldüğünü düşünebiliriz.

Kur piyasalarındaki dalgalanmaların yayıncılığı baltaladığı şu kertede bile öykü cephesinde yaşanan bolluk ile öykü dergileri arasında nasıl bir bağ kurulacağı büyükçe bir soru işareti. Öyküde niceliğin egemenliğine şahit oluyoruz çeyrek yüzyıldır. Okurun iltifatına mazhar olamayan ve bir bir kapanan öykü dergilerinin bu nicelikten nasibini alamadığı da ortada. Aykut Ertuğrul, öykünün sayısal varlığını ve görünürlüğü yükseliş değil yığılma olarak görme taraftarı: “Öyküde bir yığılma olduğu gerçek. Rakamlar yalan söylemez. Daha önce de söylediğim gibi öyküler yazılıyor, dergiler, kitaplar çıkıyor. Ama bunun sebebinin, içinde bulunmakla sınandığımız çağla alakası olduğunu göz ardı etmemek gerek. Yani rakamların yüksekliği bir sürü iyi öykü yazıldığı anlamına gelmiyor. Öyküde “yenilik ve yükseliş”i itekleyen, ortaya çıkaran bir edebi yönelim, orta’sı alınabilecek, tespit edilebilecek bir enerji birikimi olduğu anlamına da.”[3]

Yılda neredeyse bin öykü kitabının ilk kez ya da yeniden yayımlanmasında öykü dergilerinin rolü nedir? Bu istatistik okurda neye tekabül eder? Festival, yarışma, atölye ve ödüllerde hâkim bir mevkide bulunan “öykü kategorisi”, edebiyatla kurduğumuz en saf ilişki olan okuma eylemini basıl biçimlendiriyor? Ömer Seyfettin ve Halit Ziya Uşaklıgil ile çerçevesi çizilen; Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal ve Sabahattin Ali ile olgunluğa erişen ve nihayet Sait Faik Abasıyanık ile rüştünü ispat eden Türk öyküsüne dergiler ne katacak ve ne kazandıracaktı? 1850’lerden itibaren inşa ettiği kimliği 1950’lerden itibaren yenileyen, bu uğurda radikal müdahalelere maruz kalan Türk öyküsünü dergiler nereye taşıyacak ve neyin sözcüsü kılacaktı?

Resimli Hikaye’den Seçilmiş Hikayeler’e, Adam Öykü’den Notos’a, Öykü Gazetesi’nden Öykülem’e, İmge Öyküler’den Askıda Öykü’ye, Hece Öykü’den Post Öykü ve Olağan Hikaye’ye kadar her dergi öyküyü bir kadroyla, bir dünya görüşüne ve sanat anlayışına yaslanarak temsil etmeye çalıştı. Hatta uzun soluklu olmayan Düşler Öyküler, Öykü, Semaver, Berhava Öykü, Palto gibi dergiler öykü türüne sadık kalarak bir zemin tesis etme niyetindeydi. Sivas’ta yedi sayı çıkabilen Öykü dergisi Necati Zekeriya göre “soyut akımlara darbe indirmesi, Anadolu’nun gerçeklerine ışık tutması” bakımından “asildi.” Yalnızca dört sayı yayımlanabilen Berhava Öykü ise Mitat Enç hakkında ilk kapsamlı dosya çalışmasına imza atarak Türk edebiyatına mütevazı bir katkı sunmak istedi. Hüseyin Su, Ömer Lekesiz, Cemal Şakar, Feridun Andaç, Semih Gümüş, Necati Mert, Necip Tosun ve Abdullah Harmancı dergilerde öykü üzerine düşündüler, araştırdılar ve ısrarla yazdılar. Hüseyin Su ile Ömer Lekesiz’in bir öykü korpusu kurmaya yönelik uğraşları, Necip Tosun’un öykü yazarlarına ve kitaplarına dair bir bilanço çıkarma çabası, Cemal Şakar’ın öykünün mahiyetine ve felsefesine nüfuz etme gayretleri Türk edebiyatında öykünün saygın bir konum kazanmasında ciddi pay sahibi olarak görülmelidir.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi şairler öykü de yazıyor, dergilerinde öyküye de sayfa ayırıyordu. Fakat bugün öykü, üstadların gölgesinde nefes alan bir tür. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su, Cemal Şakar, Ali Haydar Haksal, Abdullah Harmancı, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu gibi usta öykücülerin etrafında toplanılıyor, meseleler konuşuluyor. Adını andığımız yazarların görüşleri dergilerin öyküye bakışını etkiliyor; böylece birikim ve tecrübenin kuşaktan kuşağa aktarılması mümkün oluyor. Öykü, edebiyatımızın cümle kapısı olma iddiasına yaklaştıysa usta isimler yetiştirdiği için yaklaştı. Öykü artık “romanın kısası, yoğunluğuyla şiire yakın” bir tür olmaktan çıkıp ustası ve dolayısıyla geleneği olan müstakil ve ciddi bir tür olarak kabul görüyor.

Öykü dergilerinin henüz eskitebildiği bir konu, mesele yok. Öykü mü hikâye mi ikileminden Doğu – Batı çatışmasına kadar hemen hiçbir başlıkta varılmış bir mutabakat da yok. Ömer Seyfettin’in 1907’de Haftalık İzmir mecmuasında arka arkaya yayımlanan yazılarında temessül, esinlenme, serseri okurluk, intihal bahsinde çektiği çizgiyi aşabilmiş değiliz.[4] Bellek, yerlilik, ironi, gerçeklik, postmodernizm, küreselleşme gibi alışıldık konuların yeniden masaya yatırıldığına tanık olsak da bugünün dünyasının araçları ve sorunları öykü dergilerinin gündemini belirlemede yabana atılamaz bir öneme sahip. Yapay zekâ, transhümanizm, doğa, hayvanlar, oyun, fantastik, kötülük problemi, geleneksel motiflerin yeni bir içerikle yorumlanması da öykü dergilerinin tartışma sahasını genişleten başlıklar olarak göze çarpıyor. Türk dünyasından, Arap ve Fars edebiyatlarından çeviriler cazibesini koruyor.

İhtiyar yerkürenin ömrü dikkate alınırsa oldukça körpe sayılacak öykücülüğümüz kök salmaya, serpilmeye devam ediyor. Vasat, büyümenin alameti olarak tezahür eder. Güvenli bir liman gibi sığınılan vasat, çürümeyi de kaçınılmaz kılar. Öykü dergileri zannediyorum ki vasatla yüzleşmeyi bir ödev addedecek zaman içinde. Bu da sayfalarını öyküye açtıkları kadar öykü eleştirisine de açmakla mümkün olacak. Öyküyü konuşmak yalnızca bir avuç emektar yazarın sırtına yüklememeli.  


[1] Ercan y. Yılmaz, “Öykü Yayınlarının Genişleyen Boşluğunda Çok Dergili Sistem ve Popüler Yayımlar”, K24, erişim tarihi: 21.05.2023, https://t24.com.tr/k24/yazi/edebiyat-dergileri,759#sdfootnote3sym

[2] Kemal Gündüzalp, “2022 Yılında Öykü: Öykünün Uzun Yolculuğu”, Sanat Kritik, erişim tarihi: 21.05.2023 https://sanatkritik.com/yazilar/2022-yilinda-oyku-oykunun-uzun-yolculugu/

[3] Aykut Ertuğrul, Kusurlu Rüya, Ketebe Yayınları, 2019, s.27

[4] Ömer Seyfettin, Haftalık İzmir’in 18 ve 20. sayılarında “Okumak” ve “Yazmak Tavsiyeler” başlıklı iki yazı kaleme alır. Taklitten kaçınmayı tavsiye eder. Neden sonra Antonie Albalat’ın şu sözüne yer verir: “En kâbil-i temessül muharrirleri okuyunuz.” Halit Ziya ve Mehmet Rauf’u okuduklarını temessül ettirememekle suçlar.    

Bu yazı, ZKS 2023 Yıllığı’nda yer almıştır.

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://zeytinburnu.istanbul/wp-content/uploads/2023/08/ZKS-Kultur-Sanat-Yilligi-2023-30-sayfa-2.pdf

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”