Ana Sayfa ÖYKÜ “Çöl Bile Anlar” – M. Fatih Kutlubay
ÖYKÜ

“Çöl Bile Anlar” – M. Fatih Kutlubay

Paylaş

Yılın bu zamanı gökler sıcak kollarını Teb’in üstünden çekmeye acele ederler. Ansızın çökünce gece, hava yıldızlı siyaha dönünce birden çölün alnı da soğuk soğuk terler. Bizlerinki gibi. Bizler, yani işlerini ay ışığında görenler. Tavandan sızan dolunaya bakıyorum. Gece, işliğin soğuğunu büyütüyor. Dışarıdan çömlekçi sanılan işliğin. Gündüz teftişinde devriyeler yalnız testileri, kaseleri, tabakları, kadehleri görüyorlar. Esas vitrinimi ise geceleri dükkânın üst katında sergiliyorum. Kapıyı demir çubuklarla sürgülemesini tembihliyorum çırağa. Büyük rafın arkasına çattığım gizli merdivenle üst kata çıkıyorum. Tavandaki boşluktan atıyorum gövdemi yukarı. Ölüm kokusu genzime doluyor. “Sunağın altında kalanlardan birine aitmiş.” Hemen peşimden çıkmış çırak. Tezgâhta boylu boyunca uzanmış ölünün etrafında dolanırken söylediklerini doğrulamak için başımı sallıyorum. Cesetten ölenin sahip olduğu bir malmış gibi bahsediyor. Haklı belki de. Ölümden sonra insana kendi bedeni bile yabancılaşıyor.

Çırağın verdiği kancayı tek hamlede cesedin burnuna sokuyorum. Beynin yumuşak dokusunun içinde usul usul kıvrılıyor. Hareketlerim elimden geldiğince küçük ve özenli. Maksat kafatasına zarar gelmesin. Ne var ki kancanın yolu tıkalı. Kan pıhtısına denk geliyor. “Darbe aldığı yer.” derken kafamı çeviriyorum. Çırak yüzüme inen terleri siliyor. Az nefeslenmenin ardından küçük çekiçle sapına vurunca kanca yeniden ilerlemeye başlıyor. Seti yıkan nehir çok geçmeden kendini bırakıyor. Beynin parçaları iki burun deliğinden inmeye başlayınca cesedi baş aşağı çevirip işini kolaylaştırıyorum. Önlüğüme et parçaları yapışıyor. Elimin tersiyle savuruyorum. Safra kesesi yahut pankreastan farkı yok benim için. Sevmek de nefret etmek de düşünmek de kalple olur derdi babam. Babam ve dahi ustam. Heyecanı, umudu, sevmesiyle yerini belli eder kalp. Telaşla çırpınır öyle zamanlarda. Mumyalamanın bu safhasında benim eklediğim tılsımın sözleri bunlar.

Bıçağı kaldırıyorum. İlkin sapındaki Anubis yontusuna sonra çırağa bakıyorum. Bir çeşit ayin gibi ceset mumyalamak. Cenaze sahiplerinin söylememi bekledikleri sözler var. Bir an duraksadıktan sonra sıralıyorum. “Senin adınla başlıyorum yüce Anubis!” Dilimden isimleri dökülse de Mısır’ın tanrılarını kalbimin mabetlerinden kovalı epey oldu. Kendimi tahta yeni çıkan firavunun imanına yakın hissediyorum günden güne. En çok da cesetlere tılsımlar fısıldarken. Şahine, babuna yahut boğaya benzetilen işgüzar tanrılar ve rahiplerin kendilerine oyuncak ettikleri yontuları yerine şekilden de renkten de münezzeh bir tanrı geziniyor kalbimde. İnanmadığım bir işi sadece parası için yapıyorum, evet. Bir terziden yahut demirciden farkım yok. Parasını aldıktan ve de ciddiyetle ifa ettikten sonra nasıl bir beis olabilir bunda? Kim insanların kalbini yarıp imanına bakıyor ki? Yani… Mumyacılardan başka? İşin aslını söyleyeceğim. Bizler de yardığımız göğüslerde neler gizlenir bilmiyoruz. Ben onu dahi bilen bir tanrıyı arıyorum.

Yaptığı işi imanla olmasa da kitabına göre yapanlardanım. Yeter ki firavunun adamlarının kulağına gitmesin. Tanrısı mumyalamayı men ediyor çünkü. Duraksamam uzayınca çırak nedenini soruyor. “Yok bir şey!” Bıçağı cesedin karnına, sol alt yanına saplıyorum. İnceden bir kan sızıyor. Üç parmak büyüklüğünde bir kesi. Kana bulanmış organları; mideyi, bağırsakları, karaciğeri, dalağı çırağa uzatıyorum. Horus’un başı yontulu küplere koyuyor hepsini. Kalbi yerinde bırakıyorum. Karnındaki deliği tıkayacakken “Batıya, Osiris’in yanına gittiğinde…” diye uyarıyor çırak. Ölümün kendilerini batıda bir yerde beklediğine inanıyor mumyalananlar. Çırak uyarınca tekrarlıyorum. “Batıya, Osiris’in yanına gittiğinde dirilmek için gereken sözleri onunla hatırlayacak.” Mumyalamanın ilk safhası bitiyor. Karnındaki deliği tıkayıp cesedi natron tuzuyla dolu havuza alıyoruz. Kırk günlük bir uyku bekliyor onu.

Çırak ortalığı toplarken ellerimi ilkin sirkeyle sonra sedir yağıyla en son da balsamla ovuyorum. Ölümün kokusu bu. Çarşıda gezinirken de gövdeme sinen kan, sirke, yağ ve balsamdan mürekkep bu kokuyu tanıyanlar çıkıyor elbette. Ne var ki kimse ay ışığında eve döndüğüm geceleri dillendirmiyor. Çarşıda herkes bir sırra yazgılı çünkü. Dükkanları firavunun emriyle kapatıldığından beri. Bir sürü meslek yasaklı artık. Birçoğunun tezgâhı göstermelik. İşliklerde yürüyor asıl işler. Tılsım yahut tanrı yontuları satanlar dükkanlarını parfümcüye döndürdüler, mumyacılık yapanlar çömlekçilere, tapınaklara yağ satanlar papirüsçülere çevrildi sözde. Teb esnafı sırlarından tanıyor birbirlerini oysa. Ölümün yıllar evvel dükkanımdan çekildiğine de benim bin yıllık ata mesleğimi bir günde bıraktığıma da kanmış görünüyorlar. Bütün Teb ahalisinden çömlekçi muamelesi görüyorum. Varsın öyle olsun. Aslına bakarsanız içten içe seviniyorum tanrıların gözden düşüşüne. Yine de esnaf içinde dile getirmiyorum düşündüklerimi. Mısır, firavunun tek tanrısına top yekûn karşı. Alt kata inerken yukarının ayazına karşılık bir sıcaklık vuruyor yüzüme. Çırak natron tuzu dolu havuzun üstünü örtüp malzemeleri de bertaraf ettikten sonra sorgulayan bakışlarla veda ediyor. Geceye karışan çocuğu tamamen karanlıyıncaya kadar izliyorum.

Nil’in batı yakasında, nehre bakan ilk sokaktaki dükkânımın önünde nedensizce bir süre daha dikilmeyi seçiyorum. Bir sözüm varmış da vaktini bekliyor gibi. O sırada doğu yakasından kopan bir aydınlık nehrin yüzünü yalamaya başlıyor. Yaklaştıkça da büyüyor. Işığın gece güneşi gibi süzülerek gelişini izliyorum. Nerede görsem tanırım ölümü sırtlayanı ama bu teknenin ortalığı büsbütün gündüze kesişi beni hayrete düşürüyor. Batı yakasına ulaşana dek olduğum yerden kıpırdamadan izliyorum. Kıyının karanlığı da aydınlanıyor ışık yanaştıkça. Nefesim tutuk kıyıya vuruşunu izliyorum. İlkin iki rahip iniyor tekneden, sonra yakalanmamak için seslerini yutarak ağıt yakan üç kadın. Biri ötekinden epey yaşlı iki adam, ölüyü sardıkları keten kumaşı sırtlıyor. Hükmedemediğim bir rüyanın içine çekiliyorum. Hepsi bir, dükkâna doğru geliyor. Yanımdan kayıtsızca geçip cesedi dükkânın orta yerine bırakıyorlar. Neden sonra aklıma geliyor etrafı kollamak. Sağa sola bakınıyorum. Kimseler yok. Teknedekiler girince kapıyı içeriden sürgülüyorum.

Genç olanla cenazeyi üst kata taşıyoruz. Ay gecenin en parlak anına ulaşmış. Bembeyaz keten örtünün altında incecik hatlarıyla ölüm uzanıyor. Tavanı delen ay ışığı avcumdaki keseyi daha da parlatıyor. Firavunun hizmetlilerinden biriymiş tezgâhta yatan. Çölün ortasına yaptırılan yeni sarayda çalışırken ölmüş. Firavun ona bu sabah kendi inancına göre bir cenaze merasimi yaptırmış. Gece çöktüğünde ise ihtiyar, evladını oradan çıkarmış. Adam sözlerinde firavuna lanet duraklamaları. Keseyi tartıyorum. Bir kese değil bir çuval altın alsam yapılacak iş mi bu? Saraydan kaçırılmış hem de. Firavunun hizmetine ancak kendisi gibi tek tanrıya inananları aldığı biliniyor. Ya ölen de tek bir tanrının varlığına inanmışsa? Bedenine durduk yere eziyet edeceğim aklıma geliyor. Ölenin mumyalanmayı gerçekten isteyip istemediğini soruyorum. “Evladım gizli din taşırdı.” diyor ihtiyar. Hakikatte Mısır’ın kadim tanrılarına sadık olduğunu söylüyor. Yine de rahat değilim, içimdeki kurt irice bir mahluka dönüşüyor. Birilerine gidip akıl alacak eşiği de çoktan aştım. Cenaze işliğin ortasındaki tezgâhta öylece duruyor. Bir elimdeki keseye bir tavandan sızan dolunaya bakıyorum. “Tamam.” diyorum. “Kırk gün sonraki ilk dolunay gecesi gelip alırsınız, hadi gidin şimdi.”

Ağıtçı kadınlar yerden aldıkları kumu başlarına saçıyorlar son kez. Tekneyle gelenler ışıklarını bırakıp gözden yitiyorlar. Ölüme yakışan bir sessizlik yapışıyor ortalığa. Sert bir rüzgâr dolanıyor içeride. Keten örtü kıpırdar gibi. Açıp bakıyorum. Daha evvel görmediğim bir aydınlık. Tekneyi Nil’de yüzdüren. İncecik kaşlarıyla biçimli çenesi, hangi yaştaysa da olduğundan on yaş genç gösteriyor. Kirpikleri yanağına dek inmiş, elmacık kemiklerini okşuyor. Dudağından ölümün soğukluğu dökülmüyor. Mor yerine koyu kızıl enlemesine bir çizgi. Tenine hafifçe değmiş olması dışında ölümün izi yok. Dahası çehresi ölüden çok yorgun bir yolcunun dinlenişini andırıyor. “Yolcunun dinlenmesidir ölüm.” diyen sözü tekrarlıyorum. Parmak uçlarım saçlarına uzanacakken görünmeyen bir elden tokat iniyor elime. İrkilerek geri çekiliyorum. Keten örtüyü kapatıyorum. Babam yıllar evvel “Biz ölüyü bir cenazeye değil, sonsuzluğa hazırlamak için para alırız.” demişti. Şimdi karşımdaki müşteriden çok yardım dileyen biri gibi duruyor oysa. Yirmi yıldır cesetlerle uğraşsam da ilk kez gerçek bir cenaze görüyorum sanki. Bundan öncekilerin çehrelerinden akan korkudan eser yok. Dalgın ve masum bir güzellik duruyor karşımda. Eğer içini açıp mumyalamaya başlarsam güzelliğinin sonsuza dek yitip silineceğinden korkuyorum. Mumyalarsam onu en son natron tuzunun buruşturacağı derisiyle, palmiye şarabıyla yıkanmış safran rengi bedeniyle hatırlayacağım. Vücudunu kaplayan keten sargıların altında herhangi biri mumya gibi gidecek öte aleme. Örtüyü kaldırıp bir kez daha bakıyorum. Tekneyi yutan, nehri yalayan aydınlık olduğu yerde. Gözlerini aralasam muradı nedir söyleyecek sanki. Elimi uzatmaya kalkıyorum.  Aynı tokat yeniden iniyor.

Mumyalanırsa bıçak sadece bedenine değil belki inandıklarına da saplanmış olacak. Ya o da benim gibi ölünce batıya gitmek istemeyenlerdense? O zaman mumyalanmakla muhteris tanrılara kurban edilmiş olmayacak mı? Belki de o da benim hayal ettiğim gibi ölünce dinlenmeyi istemiştir sadece. Dolunayı izleyerek kafa patlatıyorum. Bir el gelip alnımı sıvazlasın, hakikat nedir göstersin istiyorum. Uyku ile uyanıklığın ortasında bir anda. Yeniden rüzgâr doluyor içeriye. Bu defa şiddetle kasılıp kavuruluyor ortalık. Horus başlıklı küpler devriliyor. Beklenen işaret. Keseyi kuşağıma sıkıştırıp kuş kadar cenazeyi kucaklıyorum. Ölüme aşina ellerim ilk defa bir bedeni taşırken titriyor. İşliğin arkasındaki bahçeye bakan terasa çıkarıyorum onu. İple usul usul aşağı sarkıtıyorum. Gecenin içinden izleyen biri var mı?Etrafı kolluyorum. Teb çoktan uykuya sarılmış neyse ki. Çöl baykuşlarıyla tilkilerin ninnisini dinleyerek horluyor koca şehir. Cenazenin arkasından aşağı atlıyorum. Her adımımda ikimiz de hafifliyoruz. “Tanrım!” diyorum mırıltıyla. Kelimeyi ilk defa bu kadar sahiplenerek kullanıyorum. “Çöl bile anlar yaptığımı. Sen de anla. Eğer yanlışa düşüyorsam da bağışla beni!” Sokakları parmak uçlarımda adımlayarak evlerin bittiği yere kadar yürüyorum. Teb, seslerini çekip soluğunu tutmuş beni izliyor. Şehrin ardından çölün ve koyu gecenin başladığı yere varıyorum. Bir başıma değilim. Yanımda cenaze değil de bir yol arkadaşı var. Çölün ortasında ona bir mezar kazarken kendi kendime mırıldanıyorum. Gün atmadan mumyalanacak bir ceset bulsan iyi olur Kenna!

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”