Mine Söğüt
Mine Söğüt, Türk edebiyatında delilikle dâhiliğin arasındaki o ince çizgide kalem oynatan bir edip. Onun roman ve hikâyelerinde zihnin karanlık odaları açılır, gizli saklı ne varsa ortaya saçılır; çıldırmanın eşiğindeki karakterler kendi gerçekliklerini dayatır. Katı gerçeklik masalsı bir atmosferde fantastik unsurların omuz vermesiyle işlenir. Dili sisli ve karanlıktır. Belirsizlik, kurgunun bir parçasıdır. Eserlerinde feminizmin izi sürülür, kadın karakterler üzerinden erkeğe bir yüzleşme teklif edilir. Kendi gerçekliğiyle yüzleşmekte zorlanan insanoğlu, ötekinin hikâyesi üzerinden ayna karşısına çıkartılır. Ancak bıçakta sadece erkeklerin değil, toplumun/sistemin/düzenin parmak izi vardır. Delirmek onun kaleminde bir başkaldırıdan ziyade alternatifsiz insanın var olma biçimidir. Deliliği masaya buyur ettiği eserlerinin başında Deli Kadın Hikâyeleri gelir.
Deli Kadın Hikâyeleri
Deli Kadın Hikâyeleri tekinsizdir. Söğüt, deliliği romantize etmez yahut güzellemez. Delilik, karaktere özgürlük getirmez, toplumsal normlardan kurtarmaz, bir tür sığınak değil aksine bir sıkışmışlık hâlidir. Kitapta kendi olamayan, topluma da bir türlü uyum sağlayamayan kadınların hikâyeleri anlatılır. Karakterler Söğüt’ün zihninde büyüyüp serpilmiştir. Söğüt, öykü kişileriyle vedalaşmaz, onlarla yaşamaya devam eder. Hikâyeleri nihayete ermez. Gün gelir karakterleri yeniden perde önüne çıkar: “Madam Arthur Bey” öyküye sığamamış ve hakkındaki her şeyi anlatmak istemiştir.
Söğüt, deliliğin hakikatine dair söylemler geliştirmez, onu reel dünyanın kendi gerçekliğiyle başa çıkamamanın sonucu olarak görür. Deliliği edebî yaratımın malzemesine dönüştürür. Karakter için gelinen son nokta cinnet yahut intihardır.
Delilik
Sanatın delilikle dâhilik arasında bir yerde olduğu muhakkak. O, normalin karşısındadır, yine de sanatkâra lazım olan kontrollü bir deliliktir. Doğu’da şairlerin cinleri olduğuna inanılırken Orta Avrupa’da periler hüküm sürmekteydi. Normalin dışına çıkmak isteyen edip, vücuduna zerk ettiği zehirle hayal âleminin kapısını çalar, çeşitli spiritüel ayinler vasıtasıyla periler âlemiyle iletişime geçerdi.
İster Doğu ister Batı, iş bu görünmez varlıkların fısıltıları eşliğinde söz kanatlanır, dünya bir başka gözle temaşa edilerek edebî yaratım gerçekleşirdi. Bugün ilham perisi kovalamıyor yahut cehennem cinleriyle anlaşma imzalamıyoruz. Ancak yine de deliliğin sınırlarını yokladığımız muhakkak. Zira sanatkâr da asıl itibarıyla bir uyumsuz, belli ölçüde bir anomali. O, hayatı anlamlandırmak, kimi zaman onu daha katlanılır kılmak, kimi zaman da ruhunun sancılarını, yaşadığı hayal kırıklığını sağaltmak için kaleme kâğıda sarılıyor. Sanatkârın asıl yadırgadığı toplum da değil üstelik, kendisi. Kendini yadırgayan sanatkâr, toplumun da onu yadırgadığını düşünüyor, bu duruma ya içerliyor ya da öfke duyuyor. Her cümle hayata karşı öfkesini, kırgınlığını açık ettiği bir tirada dönüşüyor.
Yorum Yaz