Cemal Şakar

Modern Türk öyküsünün en önemli yazarlarından birisidir. 1982’de başladığı yazarlık hayatına baktığımızda bir külliyata sahip çok üretken bir yazar olduğunu görürüz. Bu satırların yazıldığı tarih itibariyle yayımladığı otuz kitap bunun delilidir. Cemal Şakar yazmaya öykü ile başlamış olsa da öykünün yanında, yine öykünün ve edebiyatın problemlerini de merkeze alan önemli deneme ve düşünce yazıları da kaleme almıştır. Bu açıdan baktığımızda ortaya sadece ürün koyan bir yazar değil, aynı zamanda edebiyat felsefesi ve kuram üzerine de yazan bir mütefekkir görürüz. Bu bağlamda yazarın çok geniş edebiyat ve düşünce evreni olduğunu söyleyebiliriz.
Türk öyküsünde en çok biçimsel denemeler yapan yazarlardan biridir. Çünkü ona göre “Nasıl anlattığın ne anlattığından daha önemlidir.” Yazar öykünün plastik bir uğraş olduğunu düşündüğü için öyküyle oynar, şekil verir, yapıp bozar, sonra yeninden yapar. Böylece ortaya konan eser benzersiz bir biriciklik kazanır. Bu açıdan sadece kendi kuşağını değil, takipçilerini de derinden etkiler. Dille daha ne yapılabilir, bir mesele daha farklı şekillerde nasıl anlatılabilir sorularının peşinde neyse ki yazmaya devam etmektedir.
Portakal Bahçeleri
Bana göre, yayımladığı on üç öykü kitabının içinde en çok öne çıkan eseri Portakal Bahçeleri’dir. Zira bu kitap diğerlerinden farklı olarak en fazla biçimsel denemenin yapıldığı bir zenginliğe sahiptir. Bu çeşitlilik okuyucu açısından zihinde dilsel zevk ve haz parlamalarına sebep olurken öykü yazarları içinse aşılması gerek yeni bir çıta yüksekliği demektir. Yazar bazı biçimleri öyle bir ustalıkla kullanır ki artık bundan sonra kendisi dahil hiç kimse için kullanılamaz hâle getirir. İşte bu sebep Portakal Bahçeleri’ni Cemal Şakar’ın diğer kitaplarından daha farklı bir yere çeker. Bu iddiaya örnek olarak kitapta yer alan Renkler, Parataksis, Yarım, Otuz Saniye, AVM, Esfel-i Safilin gibi öyküler sayılabilir. Burada artık taklit edilemez ve kullanılmaz hâle gelen iki biçime örnek olarak da AVM ve Parataksis öykülerini sayabiliriz.
Ayrıca, Zarurat-ı Hamse öyküsünün finalinde “Ebubekir odada karısı, üç oğluyla koyun koyuna, süngü süngüye, kanıyordu dünyaya.” diyerek yaptığı çok anlamlı çağrışım ve dil zenginliği eseri başka bir seviyeye çıkarır. Burada “…kanıyordu dünyaya.” ifadesi, dünyaya aldanmak, dünyaya doymak ve bildiğimiz kanamak anlamlarıyla metni daha eşsiz bir hâle getirmiştir.
Zulüm
Bir şeyin dış etkenler sebebiyle olması gerek yerde olmamasına zulüm diyebiliriz. Bir yerde zulüm varsa zalim de var demektir. Artık bu meseleye anlık dâhil olmayanların, yani zalim olmayan ve zulme uğramayanların önünde iki yol vardır. Zulme ve dolayısıyla zalime karşı olmak ya da yanında yer almak. Yanında yer alanlar bizim konumuzun dışındadır. Karşı olanlar eliyle, diliyle hiç olmadı kalben buğzederek razı olmamaklığını ortaya koyar.
Cemal Şakar’ın hemen bütün öykülerinin ortak özelliği zulme ve zalime karşı olması üzerine kurulmuştur. Yazar burada, kendi deyimiyle elinden gelen yegâne şeyle, yani öyküyle sesini yükseltmektedir. Yazara göre öykü bir enstrümandır ve bunu kim ve niçin kullanacağı kalemi tutana aittir. İşte Cemal Şakar burada tercihini zulme karşı olmak üzerine yapmıştır. Ve bu karşı oluş sadece retorik anlamda değil, sahip olduğu imkânın bütün unsurlarını alabildiğine seferber eden bir gayretledir.
Cemal Şakar öykülerinde bu bağlamda dikkat çeken bir başka nokta da yazarın önermeyi mazlum tip üzerinden yapıyor oluşudur. Çünkü yazara göre anlatılan tip aynı zamanda önerilen tiptir. Tam da bu sebepten yazar zalimi, zalimliği değil de bunların tezahürü olan zulmü ve mazlumluğu anlatır.
Yorum Yaz