Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Geçmişin Yüküyle Yüzleşmenin Romanı: Miras” – Mikail Çelik
BERHAVAKİTAP

“Geçmişin Yüküyle Yüzleşmenin Romanı: Miras” – Mikail Çelik

Paylaş

BERHAVAKİTAP||MİRAS

Babasının öldüğü gün hesabın kapanmayacağını anlayan bir çocuk, ailenin kalan yarısıyla mirası paylaşırken kendisinin de paylaşmak istediği bazı yaralarının olduğunu ilan eder. Aileyi korumak adına bir ferdi kurban etme trajedisine son vermek ister. Adaletten uzak bu mahkeme, vicdana aykırı bu karara isyan eder…

2016 yılında ilk yayımlandığında Norveç’te büyük yankı uyandıran Miras, Hjorth’ün ailesini de karıştırıyor. Hatta Hjorth’ün kız kardeşi olayın aslında öyle olmadığını savunan bir kitap yazıyor. Bazı haber kaynaklarında annesinin dava açtığı bile söyleniyor. 

“Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir.”

Norveç edebiyatının güçlü kalemlerinden Vigdis Hjorth’ten buz gibi bir aile hikâyesi. Okura “ben” penceresinden seslenen roman, tartışmalı otobiyografik öğelerle bezeli. Çevrildiği dillerde de ödüller alan Miras, Dilek Başak’ın çevirisiyle 2021’de Siren yayınlarından çıktı. Miras, yazarın dilimize çevrilen ilk kitabı aynı zamanda.

“Kaçarak veya susarak mı daha fazla yalnızlaşır insan yoksa yok sayılarak mı?

Babasının öldüğü gün hesabın kapanmayacağını anlayan bir çocuk, ailenin kalan yarısıyla mirası paylaşırken kendisinin de paylaşmak istediği bazı yaralarının olduğunu ilan eder. Aileyi korumak adına bir ferdi kurban etme trajedisine son vermek ister. Adaletten uzak bu mahkeme, vicdana aykırı bu karara isyan eder… Tek başına ayakta kalabilecek kadar sağlam bir karakteri olmayan anne, kocasına isnat edilen bir suçu yıllarca görmezden gelir. Acının ve çaresizliğin ittifak ettiği yıllara direnen Bergljot, yıkılmamak için yine yok sayıldığı ailesinden bir dala –Bard’a, erkek kardeşine- tutunmaya çalışır. Kız kardeşleri yıllar sonra bile inanmamak için gayret eder: “Sana inanmamız için direktif veremezsin.” 

Bard ve Bergljot her zaman ötelenen ve var olmadıklarında mutlu aile tablosu yakalanan çocuklar olarak kalır. “…iki çocukları daha olduğunu bilmesek, keyifli ve uyumlu bir aile oldukları sanılabilirdi.” Hem yok sayılma hem de sırları bastırma duygusuyla başa çıkma mücadelesi hiç bitmez. Sosyal ve psikolojik destekler, sorunları aşmak için yeterli olmaz. Çünkü içindeki boşluğu tanımlarken zorlanır. Aşamamanın, geride bırakamamanın, ilerleyememenin sebeplerini kovalarken, her durakta, Freud ve Jung’dan yardım ister. Ama aslında aradığı şey, ruhundaki karanlığın son bulması. Aile bireylerinden de destek bekler. “Çektiğim acının bir hastalık olmadığını duymaya ihtiyacım var.” Bu çığlık, sorunları çözmese de nefes almasını sağlar.

Miras, anlatamamanın hikâyesi. Bu sebeple olsa gerek, bir roman başarısı olarak Vigdis Hjorth, bizimle yani okurla aileden biriymişiz gibi konuşuyor. Fikrimizi soruyormuşçasına anlatıyor; kitaptan kafamızı kaldırmamızı ve düşünmemizi, bir tepki vermemizi bekliyor. 

“Önemli bir hikâyesi olan ama kimsenin dinlemek istemediği bir insanın sesi nasıldır?”

Hikâyesinden taşan kahramanımız, tüm dillerde karşılığını bulacak bir seslenişle içimizdeki karanlığa bir mum yakıyor ve oturup bu çığlığa gelecek cevapları bekliyor. Çünkü onur, tüm kültürlerde ortak değerlerdendir. Kendi onurunun kırılan parçasının peşinden koşarken, haklı davasında yanında kim var kim yok bilmek istiyor.

Belki de içindeki yangına ortak olmamız ve onu anlamamız için, okura yani sırdaşlarına yardımcı olmak adına; kitaplardan, tiyatrolardan, filmlerden pasajlarla hislerimizi yönlendiriyor. Yer yer içinden çıkılamaz hale gelen sorular karşısında, yine Hjorth’tün siyahla beyazı ayırır gibi keskin cevapları, aslında olayları çoktan çözdüğünü ama bunu itiraf etmeyen aile bireylerinin yüzüne vurduğunu görüyoruz. Anlattığı hikâyeden çok daha fazlasını görmemizi isteyen Hjorth, belki de dünyadaki tüm mağdurları ve hatta haklı haksız kavgalarını sahipleniyor. En yakın dostunun dilinden, “Onunla aynı fikirde olamayanları ikna etmek için değil, onunla aynı fikirde olanlar yalnız olmadıklarını bilsinler diye yazmıştı.” diyerek hepsinin yanında olduğunu haykırıyor.

Bergljot, babasının öldüğünü şu cümlelerle bildiriyor bize: “Babam beş ay önce öldü, zamanlama ya çok iyiydi ya da çok kötü, nereden baktığınıza göre değişir.” Bu aslında nereden baktığımızdan çok, kimin gözünden baktığımızla ilgili. Babanın ölümünden sonra kulübelerin eşit dağıtılmaması üzerine yapılan buluşmada felaket patlak veriyor. Odadaki fil artık dokunulan, hissedilen duruma geliyor. Okuru hem duygulandıran hem de rahatlatan ilk isyan kızı Tale’den geliyor.  “Annemin cesur itiraflarına gösterilen tepkilerin ardından şimdi, annemin kızı ve Inga’yla Bjornar’ın torunları olarak bu olayı nasıl yaşadığımı anlatmanın zorunluluğunu daha önceleri olduğundan daha fazla hissetmekteyim. Bir insan ölmeksizin ne kadar paramparça olabiliyorsa annemin o kadar paramparça olduğunu gördüm; o kadar mahvolmuştu ki pek az insan tekrar ayağa kalkmayı becerebilirdi. 

Annemin kendi hikâyesiyle yaşamak için verdiği mücadeleyi gördüm. Annemin, biz çocuklarına aktarmamak için acısını içine attığını gördüm. Annemin, gerçeklikten kaçarak, anılardan kaçarak alkole, edebiyata sığındığını gördüm. Annemin ayıkken uyuyamadığını, geceden, yataktan, kontrolü elden bırakmaktan korktuğunu gördüm.

Annemin sürekli anlamaya uğraştığını gördüm.

Annemin özür dilediğini, senin değil benim suçum dediğini, tıpkı birilerinin onun utancını ortadan kaldırmasını beklediği gibi benim utancımı ortadan kaldırdığını gördüm. Annemin mücadele verdiğini, didindiğini, umut ettiğini ve vazgeçtiğini gördüm.”

2016 yılında ilk yayımlandığında Norveç’te büyük yankı uyandıran Miras, Hjorth’ün ailesini de karıştırıyor. Hatta Hjorth’ün kız kardeşi olayın aslında öyle olmadığını savunan bir kitap yazıyor. Bazı haber kaynaklarında annesinin dava açtığı bile söyleniyor. Hjorth bir söyleşisinde belki de bu konulara açıklık getirmek için “Bu kadar güçlü empati nasıl kurulur, ya da insan bunu anlatmayı neden seçer?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Yazdığım şey edebi bir eser, ama evet, bir tercih yaptım. Neyi anlatacağımı ben seçtim. Benim edebiyat olarak seçtiğim şey bambaşka bir düzlemde başka birinin gerçekliği olabilir. Yazarken beni ilgilendiren o sözde gerçeklik değil, gerçekliği bir dönüşüme uğratmak ve ondan bir kurgu üretmekti. Kurgu, en iyi paradoks üzerinden alan açar kendine, en iyi o biçimde vücut bulur. Kitapta paradoksal olan şeye ailem tepki gösteriyor, oysaki bu paradoks şarttır. ’Bizi yazıyorsun ama biz böyle değiliz’ diyorlar, ben de diyorum ki evet, işte her romanın ihtiyacı olan edebi paradoks tam da bu!”

Hiçbir cümlede duygusal dilenciliği görmüyoruz. Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi olayı ilk sayfalarda anlamamıza rağmen, odadaki fili değil de onlarca yıldan sonra mağdurun gözünden, bıraktığı yıkımı görmemizi istiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi belki de bunu yalnızca duymak istiyor. “Çektiğim acının bir hastalık olmadığını duymaya ihtiyacım var.”

Hjorth, bize bir Afrika geleneğinden bahsediyor. Olumsuz ve çatışma havası olan ortamlarda, bir mandalina soyulur ve herkes bir dilim alıp yanındakine uzatarak ortamı yumuşatırmış. Bunu okuduğumda, nedense hikâyenin kalan kısmında aile bireyleri olayı tel’in edecek, mağduru sahiplenecek, yükler paylaşılacak sanmıştım. Miras bir yük paylaşımı romanı olabilirdi fakat bazen aile bireylerine neyin miras kaldığını tahmin etmek hiç de kolay olmaz.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi? Sandor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”