Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar
BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Paylaş

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın hafızasının nasıl bir direniş biçimine dönüşebileceğini gösteren bir yapı kurar. Üçleme, Endülüs’ün düşüşünden başlayarak bireyin belleğinde yankılanan bir toplumsal çöküşü izler; ama Aşur bunu kronolojik bir tarih değil, bir duygu coğrafyası üzerinden yapar.

Tarih, burada artık devletlerin değil, kadınların mutfakta, avluda, hikâyelerde sürdürdüğü bir yaşam biçimidir. Yıkıntıların ortasında bir el, bir ses, bir hikâye birbirine tutunur. Kadın karakterler, geçmişi yeniden yazmazlar; sadece unutmamak için anlatırlar. Bu anlatma biçimi, romanın tarihsel çerçevesine şiirsel bir iç dünya kazandırır.

Aşur’un dili ölçülü ama yoğun. Her kelime, sessiz bir yankı taşıyor; bazen bir duanın, bazen bir annenin kederli bakışının izini. Anlatıcı sesi yer yer tarihçinin sertliğinden çıkıp, bir halk masalcısının dinginliğine bürünüyor. Bu geçiş, romanın yapısını çok katmanlı kılıyor: bir yanda tarihsel belgeye yakın anlatım, diğer yanda kişisel bir hafıza günlüğü.

Okur olarak ben, her bölümde tarihin yeniden yazılmadığını, ama yeniden hissedildiğini fark ettim. Çünkü bu roman, “unutma” eylemine karşı kurulan bir direniş metni.
Meryem’in suskunluğu, yazı kadar güçlü bir ifade biçimi. Her suskunluk, bir anlatıya dönüşüyor.

Endülüs’ün düşüşüyle açılan bu hikayenin sayfalarını çevirdiğimizde yalnızca bir yıkılışa değil bir hafızanın direnişine tanık olursunuz. Radva Aşur’ un Granada Üçlemesi, tarihin unuttuğu bir coğrafyada unutmayı reddedenlerin hikâyesidir. Ve ne kadar uzağa gitsek de bu roman bize geçmişin aslında hiç geçmediğini hatırlatır. Kitap üç bölüm şeklinde yazılmıştır.

 *Granada bölümünde; düşüşün başlangıcı-kaybın fark edilmesini okuyoruz.

*Meryama bölümünde; kadın hafızasının taşıyıcılığına şahit oluyoruz.

*Göç bölümünde; hatıraların, sürgünün, kimliğin parçalanmasını okuyoruz.

“Ülkeyi teslim ettikten sonra anamızı ağlatacaklar. Anlaşma dediğin öyle sadece bir kağıt parçasından ibaret değil. Granada’yı onlara vermemizin ardından rahip alayı geçerken bizi dizlerimizin üzerine çökmeye mahkum edecekler, bizi bir tek kapısı olan kapalı bir mahalle hayatına mecbur bırakacaklar ve göç kılıcını boynumuza dayayacaklar bu memlekete sahip olduktan sonra yani memleket onların eline geçtikten sonra onları bu saydıklarımı yapmaktan ne alıkoyabilir ki?”

Tarihin-Şimdinin Yankısı: Eserin Bağlamı

Bilindiği üzere yazarın eşi Filistinlidir. Bu kişisel arka plan, üçlemenin derinliklerinde yankılanan tarihsel acıyı günümüze taşır. Granada Üçlemesi her ne kadar Endülüs’ün düşüşünü anlatsa da, satır aralarında Filistin’in bugünkü gerçekliğini duyarız. Çünkü aynı hikaye, yalnızca coğrafyası değişmiş bir biçimde yeniden yaşanmaktadır: yıkım, sürgün, kayıp ve kimliği koruma çabası. Yazarın bu eseri, eşinin Filistin’e girişi yasaklanması üzerine kaleme aldığı bilinir. Bu kitap yalnızca kişisel bir yas değil, tarihin bir kez daha tekerrür ettiğinin sembolüdür. Dolayısıyla üçleme, Endülüs’ün düşüşünden yola çıkarak hafızanın sürekliliğini, sürgünün evrenselliğini ve kadın bakışının direnişini bir döngü içinde anlatır. Aslında bize şunu anlatmak istiyor yazar; “Her şey yıkılır ama hafıza kalır!”  Çünkü hatırlamak bu romanın dünyasında bir direniş biçimidir.

 Aşur, tarihsel bir romanın soğuk belgeselliğinden uzak durur. Onun amacı, geçmişi belgelemek değil, yaşatmak ve hatırlatmaktır. Bu nedenle, Üçleme boyunca zaman düz bir çizgide ilerlemiyor. Geçmiş, şimdi, anılar ve kayıplar birbirine karışır.

Romanın kadın karakterleri Selime ve Meryema, tarihin ağırlığını taşırken, aynı zamanda onun anlatıcısına dönüşürler. Kadınların hikayeleri erkeklerin sustukları yerden sözün devamlılığını sağlar. Romanın kalbinde ‘hafıza’ vardır. Bu hafıza yalnızca bireysel değil, kollektiftir; kadınların birbirlerine aktardığı sözlerde, ev işlerinde, sessizliklerin arasında saklanmış dualarda yaşar. Aşur, tarih boyunca erkeklerce yazılan kayıtlara karşı, kadınların sessiz hafızasını görünür kılar.

Dil, Üslup ve Ritim

Yazarın dili keskin ama sadedir, cümlelerindeki yavaş ritim kaybedilen bir dünyanın yasını tutar gibidir. Anlatı ilerledikçe tarih bir belgeler zinciri olmaktan çıkıp bir ağıda dönüşür ve tarihsel olayların insanın üzerindeki bıraktığı yankıyı anlatır.

Kişisel Bir Okuma/ Düşüncelerim

Kitabı okurken kendimi tarihle bugünün arasında sıkışmış gibi hissettim. Granada’nın dar sokaklarında yaşayan sessizlik bugünün Orta doğusundaki suskunluklara benzettim. Kitabın benim için en sarsıcı yanı şu oldu:

Selime’nin hapse atılışı ve ardından gelen trajik ölümü… Çünkü orada yalnız bir kadının ölümü değil bir kültürün, bir hafızanın susturuluşu anlatılıyordu. En sonunda geriye sadece Meryema kaldı, ailesinden köklerinden, dilinden arta kalan son tanık… Aşur’un metni yalnızca bir tarihi roman değil bugünün hala süren bir sessizliğin yankısı oldu benim için. Bu kitabın her çağda okunmayı hak edecek bir yapıt olduğunu düşünüyorum.  

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi? Sandor...

BERHAVAKİTAP

“Geçmişin Yüküyle Yüzleşmenin Romanı: Miras” – Mikail Çelik

BERHAVAKİTAP||MİRAS Babasının öldüğü gün hesabın kapanmayacağını anlayan bir çocuk, ailenin kalan yarısıyla...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”