Ana Sayfa DÜŞÜNCE “Göğe Bakmayı Unutanlar İçin” – Süleyman Karaca
DÜŞÜNCE

“Göğe Bakmayı Unutanlar İçin” – Süleyman Karaca

Paylaş

Göğü Delen Adam’ın Metafor Haritası ve Bugünün İnsanı

Taş kutular, göğün maviliği ve bir ihtimal. Göğü Delen Adam taş kutuyu malzemesini ve niyetini ortaya koyan bir tamlama ya da yalnızca bir benzetme için değil, mekânı kimin, ne için ürettiğini hatırlatan bir yüzleştirmeye tabi tutuyor bizleri. Taş (yarık ifadesi hiç hoşuma gitmediği için yazmıyorum) yuvarlak metal ve ağır kâğıt; zamanı ölçtüğü için zamanını kaybeden modern bireyle, kentteki gündeliği küçük ama keskin bıçaklarla açıyor. Bu bıçaklar, sosyolojik düşüncede çoktan haritalanmış bir güzergâha denk düşüyor; fakat kitap, haritayı katlayıp cebimize sığdıracak kadar yalın ve sarsıcı bir dille konuşuyor.

“Taş kutu” içerideki yaşamı dışarıdaki gökten koparıyor. Bu kopuşu, Simmel’in metropolde bireyin sinir uçlarını körelten duygusal filtreler üzerine yazdıklarıyla yan yana okumak ikna edici geldi bana: “Kalınlaşan duyu zırhı, özgünlüğü koruma çabasıyla ironik bir hız ve mesafe ekonomisi üretir.’’ Scheurman tam da bu hızın içinde, göğe ayrılan vakti nerede kaybetttiğimizi sorar; “taş kutu” bir barınak olmaktan çok, göğü engelleyen bir el görevi görür. Bu metafor şiirsel bir imge değil, gündelik savunma mekanizmalarımızın anatomisi gibi okunabilir.

Lefebvre “mekân üretilir” der ve “taş kutu”yu daha da somutlaştırır: mekân, tarafsız bir olgu değil; finansal akıl, planlama rejimleri ve imgelem tarafından üretilen bir üründür. O zaman “taş kutu”, yalnızca mimarinin değil, kredi notlarının, kira sözleşmelerinin, yönetmeliklerin ve reklam panolarının taşıdığı bir toplumsal hafızaya dönüşür. Kitabın sarsıcı yanı, bütün bu katmanları tek bir sözcükle (taş) işaretleyip, zihnimizi o sözcüğün ağırlığıyla yere bastırmasıdır.

Göğü Delen Adam paranın malzemesini anımsatır ve onu hikâyesinden azade etmeye çalışır; paranın bizi nasıl birer anlatı tüketicisine dönüştürdüğünü gösterir. Bugün kâğıdın yerini ekran pikseli, metalin yerini temassız ödemeler almış olabilir; büyü bozulmamıştır, yalnızca malzeme değiştirmiştir.

Ölçülen eksilir. Weber’in “rasyonel-ascetik” disiplinin iş gününü ilahi takvimden ayırıp fabrikaya bağlayışını düşündüğümüzde, Göğü Delen Adam’daki sitem hiç nostaljik değil; bir ayar bozukluğu uyarısıdır. Zamanın toplumsal bir aygıt olarak inşa edildiğine dair hatırlatması bu uyarıyı pekiştirir: zamanı tahsis ederken, hayatı şekillendiren yeni ritüeller oluştururuz. Göğü Delen Adam’ın eleştirisi burada güncelliğini korur: ölçü gündemde kaldıkça müsaitlik azalır; bildirim çoğaldıkça dikkat bizi terk eder.

Senft’in “sahte samoalı reis” itirazı, metni kolonyal bir “ventriloquism’’ (karından konuşma) örneği olarak okumaya davet ediyor; Alexeyeff’in Yuki Kihara yorumu, metni bugünün sanatında yapı-sökmeye ve tersine çevirmeye girişiyor. Böyle bakıldığında Göğü Delen Adam aynı anda hem bir eleştiri hem bir vakıadır: Eleştirisinin doğrultusu isabetli olabilir; fakat yazının seyri, temsil ettiği kişileri ve mekanları yeniden kurar. Bu çifte hareket, metnin etkisini siler mi bilinmez. Belki de okurun uyanık kalması gereken iki ayrı pencereden bakmayı zorunlu kılar.

Bugün taş kutular artık yalnızca göğü engellemekle kalmıyor, bakışların yönünü de değiştiriyor. Ekranlar, avuç içi kadar ve boyutundan daha parlak bir gök taklidi yapıyor: hava durumunu gösterip rüzgârın hissiyatını unutturan; göğü 4K çözünürlükte canlı yayınlayıp gölgeyi soğutmayan. Para, elimize değmeden dolaşıyor; değdiği yerde iz bırakıyor. Zamanımız uygunluk pazarına teslim; uygunluğumuzun kıymeti, başkalarının takvimine uyumla ölçülüyor. Kendimizi işimizle değil, işlevlerimizle tanıtıyoruz; “ben kimim?” sorusu “ne yapıyorum?”a dönüşüyor, sonra “ne kadar görünür yapıyorum?”a. Sonrada daha çok hapseden bir taş kutuya.

Göğü delen adam, bugün fiber optik kablolar olabilir mi? Herkesin göğü kendinin dikkatidir.  Nesnenin adını değiştirebiliriz fakat ışığını değil, malzemesini hiç. Para bir kâğıt olarak kaldıkça bir gün geri katlayabiliriz; mekân taş kutu kaldıkça göğe geri açabiliriz; zaman ölçü olarak kaldıkça yaşama geri bağlayabiliriz. Yalın adlandırma da ise, modern put kırıcı bir jest olarak hayatımıza girmiş durumda.

Esere gelince büyük ihtimalle kurmacadır; kolonyal bir sahne kurar. Ama bu sahnenin üzerinde oynanan küçük işaret oyunları —taş, kâğıt, makas, mekan, ölçü— hâlâ çalışır vaziyette. Çünkü modern hayat malzemeyi gizleyerek süsler; Göğü Delen Adam’ın üslubu malzemeyi geri çağırmakla işlemiş gibi duruyor. Pratik bir öğüt: malzemenin adını unutmayalım. Mekânın kim tarafından üretildiğini, zamanın ne zaman başladığını, paranın hangi hikâyeye hizmet ettiğini.

berhavanot

Erich Scheurmann (1878-1957) ve Der Papalaggi (1920) hakkında ilginç detaylar için şu adreslere göz atılabilir, biz göz attık!

https://erichscheurmann.de/

https://www.atlasobscura.com/articles/papalagi-hoax-book

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”