Ana Sayfa ÖYKÜ “Ziyaret” –  Saliha Ferşadoğlu İlhan
ÖYKÜ

“Ziyaret” –  Saliha Ferşadoğlu İlhan

Paylaş

“Bu sefer sen gel,” dedi annem yalvarırcasına. “Ben yokken baban evi savaş alanına çeviriyor. Temizlemesi ölüm.”

İtiraz edecektim. Bazılarının aksine ebeveynimin evinde evlendikten sonra rahat edemiyorum. Ardından belki hava değişikliği ikimize iyi gelir düşüncesiyle vazgeçtim.

“Bir şey istiyor musun?”

Odanın içine göz gezdirirken konsolun kenarında onu gördüm. Kilitli dolapları zorla açmaya çalışıyordu. Yenilmekten nefret eden bir savaşçı gibiydi. Eh, bu bana epey zaman kazandırırdı.

“Yok kızım. Sağlıkla gelin.”

Telefonu kapatır kapatmaz son dakika gondola atlamış birinin pişmanlığıyla kıvrandım. Orada olmak bana gerçekten iyi mi gelirdi yoksa beni altüst mü ederdi tereddütteydim. Yatak odasına bavulu açmıştım ki yağmur başladı. Yağmurun sesini duymak için pencereyi sürdüm. Su, ıhlamur ağaçlarının yapraklarına değdikçe tatlı bir melodi yayılıyordu. O nefis koku burun deliklerimden beynime yarış atlarıymışçasına koşarken bedenim gevşedi. İri damlalar gri gökten nizamlı boşluklar ile düşerek gümüş ışıltılarını bırakıyorlardı. Karşı apartmanın balkonlarında asılı çamaşırlar çoktan sırılsıklam olmuştu. Tenha sokağı ilkin çocuk kahkahaları kapladı. Ardından kendileri göründüler. Damlalara eşlik ederek dansa benzer hareketlere başladılar. Haftalar sonra gelen sonbahar yağmurlarına benim kadar sevinen başkaları da vardı demek. Hiçbir şey yapmadan saatlerce pencerenin başında dikilmek isterdim ama işler beni bekliyordu. Aylardır aynı kıyafetleri döndüre döndüre giyiyordum zaten. Benimkileri hazırlamak kolaydı. Fakat onunkilerin hazırlığı bitmek bilmiyordu. Bezi, pişik kremi, zıbınları, uyku tulumu, ağız mendilleri, oyuncakları, banyo eşyaları… Bavula, aklıma geldikçe yeni bir eşya eklerken yüreğime korku doluyordu. Herhangi birini yanıma almayı unutmuşum gibi yersiz, saçma sapan bir duyguydu. Yerleştirdiklerimi üç kez kontrol etmezsem içim rahatlamıyordu. Dört koca günün sonunda aralıksız yağan yağmur durduğunda bavulu kapatmayı başardım.

Kocam bizi gara götürdüğünde kalabalıktan başıma ilk ağrı saplanıverdi. Uzun zamandır insanların arasına karışmıyordum. Daha doğrusu karışamıyordum. Doğumun akabindeki birkaç gün bebeğimin rutin kontrolleri için hastaneye gitmiştik. O da kısa süreliydi. Yolculuğun çabuk geçmesini dilerken birden dehşetle sarsıldım. Oğlum ve ben baş başa kalacaktık az sonra. Yanımda bana destek olacak kocam ya da annem yoktu.

“Ne oldu yine?” dedi kocam. Beni kendine çekti. Teninin şekerimsi kokusunu aldım. Kavun gibi kokar hep. Sinek kaydı tıraşlı yüzüne dokundum. Pürüzsüzdü yanakları. Mavi gömleğinin ters dönen yakasını düzelttim. Kendimi geri çekip hüzünle baktım ona. Fade kesim saçlarıyla hoş görünüyordu.

“Sadece bir haftacık. Proje toplantıları biter bitmez yanınızda olacağım.”

“Kendiliğinden akıp duruyorlar. Ne başlatan benim ne durduran.” Elimin tersiyle nemlenen gözlerimi sildim.

“Hepsi hormonların suçu,” dedi gülümseyerek. Alnımın ortasına bir tane öpücük kondurdu. Büyük bir minnetle kabul ettim öpücüğü. Oğlumun doğumundan beri temasımız öyle azalmıştı ki. Aynı evin içinde uzak mesafe ilişkisi yaşıyorduk. En son ne zaman sevişmiştik? Üç yoksa dört ay önce mi? Hatırlayamadığıma göre hesabını yapamayacağım kadar uzun süre geçmiş olmalı.

Koltuğumuza yerleştik. Dünyaları sığdırdığım sırt çantamı ayağımın altına aldım. Bavulu üst rafa koyan kocam, Tuna’yı defalarca öpüp kokladı. Onu kucağıma verirken beni yanağımdan öptü. Arkasını dönüp giderken omuzlarının gerisinden yönelttiği bakışları tedirgindi. Durdu. Yanımıza gelerek “Merak etme. Sayılı günler tez geçer,” dedi.

Sahi mi dercesine baktım. Bir şey söylemek yerine saatine indirdi bakışlarını. Aramızdaki diyalogun sona erdiğini anlamak için yeterliydi. Oğlumu bir kez daha öpüp gitti. İnce bedeninden geriye yokluğu varlığını bastırmaya çalışan hafif bir esinti kaldı. Tren sanki onun inişini beklermişçesine hareket etti. Ayağa fırlayıp camdan dışarı bakındım ama kocamı göremedim. El sallayamamıştım. Yerime oturdum.  Yan koltuğun üzerindeki çıngıraklı oyuncağı çift görmeye başlayınca, topla kendini, dedim. Şimdi, burada olmaz. Tuna’yı sağ dizimden alarak sol dizime oturttum. Ağırlaşmıştı iyice. Gram kilo alsa fark ediyordum zaten. Pantolonumdaki beyaz lekeleri tırnağımla çıkarmaya uğraştım. Süt lekeleriydi bunlar. Kazımayla falan geçmezdi. Can sıkıntısıyla etrafa bakarken çaprazımda oturan yaşlı kadınla gözlerimiz buluştu. Anaç bir tavırla gülümsedi. Koltuğundan taşan gövdesine bakılırsa aşırı kiloluydu. Kafasıysa epey küçük. Hele burnu, dudakları minik birer bibloydu. Yüzü umulmadık bir şekilde çok güzeldi. Soluk pembe dudaklarını aralayarak ellerini havaya kaldırdı.

“Gel tatlım.”

Oğlum bir anda kadının kucağına attı kendini. Buzdağı kesildim baştan ayağa.

“Maşallah ne kadar cana yakın,” dedi bebeğimin yumuk ellerini öperken. Kıskançlıkla karışık bir asabiyet geldi üstüme. Bebeğim yabancı birine nasıl bu kadar çabuk gitmişti? Kadın bana sormadan bebeğimi nasıl öpmüştü? Nabzım boynumda atarken bir şeyler demek istiyor ama doğru dürüst cümle kuramıyordum.  Gözümü ikisinin üzerine diktim. Kadın bir bez mendilin arkasına sakladığı kafasını aniden çıkararak ce-e diyor, oğlum kahkahalara boğuluyordu. Ağzını her açışında yeni çıkan alt ön dişi bir papatyanın bembeyaz yaprakçığı gibi parlıyordu. Acaba mendil temiz midir? Sorsam ayıp mı olur? Yine kaygı yine kaygı… Annelik, kadınların kalplerinde yükselen kaygılar piramidiydi. Dünya harikasıydı ancak içine gireni yutuyordu. İkisi de neşe yorgunu oyuna son verdiklerinde yaşlı kadının alnında bir sıra ter damlası belirmişti. O halinden memnun bebeğime yağdırdığı iltifat sözcüklerinden sonra bana sordu.

“Kaç aylık?”

“Dokuz ay üç haftalık.”

“Emekliyor mu?”

“Evet.”

“Of her yeri darmadağın ediyordur.”

“Keşfediyor sürekli.”

“Benden sana tavsiye. İkinciyi de yap da hemen aradan çıksın.”

Kadının lafıyla şoke oldum. Kızgınlıkla kin arasına gerilmiş hamakta sallandım bir süre.

“Yorulmuşsunuzdur. Artık alayım. Hem bebek de huzursuzlanıyor.”

Oysa bebeğimin keyfi gayet iyiydi. Kollarımı gezegenleri sığdırabilirmişim gibi kocaman açarak şefkatle gülümsedim.

“Anneye gel bitanem.”

Yol boyunca dönüp de kadının suratına bakmadım. Tren durduğunda aceleyle çantamı sırtıma geçirip bavulla aşağı indik.

Babam bizi yolcu çıkışında karşıladı. Selamlaştık. Elini öptüm.

“Niye geç çıktınız trenden?” dedi. Kaşları üçgen şeklini almıştı.

“Bebek kucağımda olunca hızlı yürüyemedim.”

Tuna’yı kafasından öptü. Bavulumu elimden aldı. Önden yürümeye başladı. Saçlarında neredeyse siyah tel kalmamıştı. Ensesi zelzele yaşamış duvara benziyordu. Çizik çizikti. İhtiyarlamış diye düşündüm. Bu kez daha da ihtiyarlamış. Görünüşü bende acıma hissi uyandırdı. İhtiyarlıkla beraber garip bir mahzunluk da çökmüştü bedenine. Her an ölebilir. Her an. Aman ben de. Sanki Azrail, saçların akına karasına bakıyor da. Eve geldiğimizde annemin sıcak karşılaması yanında babamınkinin ne kadar sönük kaldığını fark ettim ama umursamadım. Annem her zamanki gibi sevgisini coşkulu cümlelerle, hazırladığı yemeklerle, uzun soluklu temaslarla göstermekten mutluydu. Aramızda en sevinçli olan oğlum, anneannesine kavuşmaktan hoşnut çıldırırcasına el çırpıyordu. Yemekten sonra herkes bir koltuğa çekildi. Tuna, emekleyerek etrafı dolaşıyordu.

“Hadi sen yat kızım. İki dakikada uyuturum ben oğlumu.”

“Sen sallamadan uyutamıyorsun ama…”

“E ne olmuş?”

“Doktorlar sallayarak uyutmanın beyne zarar verdiğini söylüyor.”

“Biz sizi salladık da ne oldu. Bak sapasağlamsın.”

“Ben hallederim anne.”

“Aman her şeyin doğrusunu bir siz biliyorsunuz.”

Babam sessizdi. Bizi dinlemiyor gibiydi. Elindeki telefonu kurcalıyordu. Yanlarından çıkıp bize hazırladıkları odaya geçtik. Emzirirken uyuyakalan Tuna’yı yavaşça memeden ayırıp yatağa yatırdım.  Yanına sıkıştım. Çekyat öyle sertti ki yayları sırtıma battıkça ağırlaşan göz kapaklarım açılıyordu. Çarşafın altına serdiğimiz yorgan işe yaramamıştı. Bir sağa bir sola dönerken sonunda dayanamayıp yorgunluktan sızıp kalmışım. Bebeğimin sesiyle uyandım.  Yattığı yerde sıkılıp mızmızlanmaya başladığından yere koydum. Ayaklarını hızlı hızlı çekerek emekliyordu. Kapının önünde değişik sesler çıkarınca kapıyı açtım. Bir çırpıda odadan çıktı. Peşinden gittim. Daracık, gizemli bir sokağı andıran koridordan geçti. Oturma odasına girdi. Kocaman bir vitrin vardı duvarı boylu boyunca kaplayan. Bir türlü atmaya kıyılamayan eski püskü bir mobilya. Yapay çiçeklerle süslü açık raflar, ıvır zıvırın istiflendiği çekmeceler, bir gün lazım olur gerekçesiyle tıka basa doldurulmuş kapalı dolaplar… En alt çekmeceye uzandı Tuna. Bozuk çekmece önce açılmamak için direndiyse de muvaffak olamadı. Oğlumun minik elleri çekmecenin içini karıştırdı. Rutubete yenik düşen kitaplar, dosyalar, albümlerden taşmış fotoğraflar halının üstüne yığılıverdi.

“Anneciğim, deden bize kızabilir. Bunlar onun eşyaları. İzin almadık.”

Durup yüzüme baktı. Tombul yanakları aşağı sarkıyordu. Tıpkı dalını eğen bir şeftali irisi gibi.

“Haydi anneannene gidelim.”

Yarım bıraktığı işe tekrar koyuldu. Sözlerime aldırdığı yoktu. Eh bırak keşfetsin, dedim kendime. Merak ediyor. Kirlenmesin diye üzerine örtü serilmiş koltuğa uzandım. Rahat edemedim. Doğrulup oturmak daha doğru olacaktı. Ne de olsa annemlerin oturma odasıydı. Kalkıp vitrinin hizasındaki sandalyeye iliştim. Ufak kâşif, eline geleni avuçluyor, sıkı sıkı tutuyor, ciddiyetle çekmeceden olabildiğince uzağa atıyordu. Fırlattığı kitaplardan birinin sayfalarından demode bir davetiye, dörde katlanmış bir kâğıt düştü. Sıra üst çekmeceye geldi. Kablolar, emektar cep telefonları, el kadar dijital fotoğraf makinesi zeminle kucaklaştı.

“Neler oluyor burada?”

Babamın yaşından beklenmedik gür sesiyle irkildim. Çelimsizleşen vücuduna rağmen sesi gençlikteki gibi yüksek ve sertti.

“Tuna keşif yapıyor,” dedim mırıldanarak. Bir suçluluk duygusu bindi sırtıma. Omuzlarım çöktü. Belimi doğrultamıyordum. Yavaş adımlarla oğluma yaklaştı. Yerdekilere göz attıktan sonra pırasa parmaklı elleriyle kendine bir yer açtı.

“Vay kerata vay. Dedenin hazinelerini mi çıkarıyorsun? Bir Karun değiliz ama sen neler bulmuşsun.”

Birlikte bütün çekmeceleri boşalttılar dip köşe. Çer çöptü hepsi. Ebeveynim cimrilik ile tutumluluğu karıştırıyordu. Babam birden kalktı, sessizce yanımızdan ayrıldı. Mutfaktaki anneme, bir şeyler söyledi ne dediğini anlamadığım. Dış kapının sesi duyuldu. Yarım saat kadar sonra ikindi ezanı okundu.

“Amanın iş çıktı yine bana.”

Oğlumu kucaklayan annem, kim dağıtmış buraları, kim dağıtmış buraları derken adresi karışık öpücükler bıraktı Tuna’nın suratına. Bebeğim gül renginde kıpkırmızı kesildi. Gözyaşları patlayan bir hortumdan fışkıran sular gibiydi. Pusuya düştüğü ağdan kurtulmaya çalışan bir böceğin çırpınışıyla annemin kucağından inmek için çırpınıyordu.

“Hayriye teyzen geldi. Sen de bir hoş geldin de.”

Salona geçtim. Annemler de arkamdan girdi odaya. Karşı komşu beni görünce elime cep telefonunu tutuşturdu.

“Kızım şuna bir bakıver. Yazılar küçücük oldu, okuyamıyorum mesajları.”

Demli çayından bir yudum daha alan Hayriye teyze görüşmeyeli çok zayıflamıştı. Tülbendinden kaçan saçlarını genç kızlar gibi bakır kızılına boyatmış, sürmeli gözleri belirginleşmişti. Alnındaki derinleşmiş kırışıklıkları saymazsak yüzünde pek bir çizgi yoktu. Böylece ona bakan yaşını kestiremezdi. Ben telefonun ayarlarına girip düzeltmeleri yaparken o, merhum kocasını anlatmaya başladı. Dinleye dinleye bir şarkı gibi ezberlediğim hikayesinin sonunu aynı cümlelerle getirdi:

“Rahmetli çok düşkündü bana. Sırf az yorulayım diye Türkiye’den Almanya’ya dönerken beni uçağa bindirmişti. Kendi arabayla dönecekti. Dönemedi.”

Bu hikâyeyi her dinleyişimde üzülürdüm. Bu defa nedense daha bir içime işledi. Ne olduğunu anlayamadan kendimi burnumu çekerken buldum. Hayriye Teyze’ye sarılıverdim birden.

“Aman geçti gitti. Ne ağlıyorsun kızım,” derken sırtımı sıvazladı şaşkın şaşkın. Cebinden çıkardığı peçeteyi uzattığında ikinci kocasına geçmişti bile. Bazıları için mazi, hiç tanışılmamış bir yabancıya dönüşüveriyordu, hayret.

“Bu adam var ya,” dedi sesini alçaltarak “Başkasını bulsa beni anında postalar. Allahtan kimse koca kahrı çekmek istemiyor da bana mecbur kalıyor.”

Cevat amca, ikinci kocasıydı. Hayriye teyze, merhum kocasından gelen dul maaşı kesilmesin diye imam nikahı istemişti. Yirmi yılı aşkın bir süredir bir aile olmaktan uzak yalnızlıklarını paylaşıyorlardı karşı dairemizde.

“Senin oğlan büyümüş maşallah,” dedi. “Emiyor mu?”

Kafamı aşağı yukarı salladım. Anne olduğumdan beri aldığım sorular hep bebeğe yönelikti. Biri de çıkıp annelik nasıl gidiyor, diye sormamıştı.

Hayriye teyze, kahvehane müdavimleri gibi bardağı belinden kavradı. İvedi yudumlarla çayı bitirdi. Kaşığını bardağın ağzına yatırdı. Artık hiç konuşmuyor, sürükleyici bir aksiyon filmi seyrediyormuşçasına annemle oynayan oğlumu izliyordu.

“Bu büyüklük iyi mi?” Telefon ekranındaki yazıları gösterdim.

“İyi iyi,” dedi.

Kendime çay koymak için çıktım. Mutfağa giderken oturma odasının aralık kapısından içeri kaydı gözüm. Titiz ellerce her sene yıkanmaktan eprimiş halı loş ışıkta dokunaklı göründü. Vitrinden dökülen eşya yığınına baktım. İlk günden evi fazlasıyla dağıtmıştık. Ebeveynim için hatıra kesitleri olan tüm bu eşyaların bir başkası için anlamsız parçalar olması kederimi arttırdı. İçeri girdim. Dizlerimi kırıp yere oturdum. Baktığım fotoğraflardaki hiçbir yüz tanıdık değildi. Bir albüm bulamadığımdan hepsini kitapların arasına sokuşturdum. Davetiyeyi de. Kâğıdı saklamaya ne lüzum vardı. Önce buruşturdum. Çöpe atmak istedim. Ama babam kesin fark ederdi. Ona ait bir iğnenin bile çöpe atılmasını istemezdi. Eh bir alay azar işitmek gereksiz. Ellerimle ütüleyerek buruşuklukları gidermeye çalıştım. Bu neymiş diyerek açtım. Açmamla hatıra bulutlarına çıkmam bir oldu. Bu bir mail mektuptu. İlk aşkım Sezgin’den. Bana yazdığı ilk mailin çıktısını almıştım internet kafede. O zamanlar evimizde bilgisayar yoktu. Mail mektubu yatağımda gizlice okurdum geceleri. Her okuyuşta göğsümde ceylanlar koşardı.  Sonu iyi bitmeyen bir hikâyeye rağmen mektubu göğsüme bastırıp gözlerimi kapadım. O günlerde nasıl da heyecanlıydım. Biraz da deli. Her aşık için deli dedikleri doğruydu. Sezgin, bizim lisenin en havalı çocuğuydu. Başka şubedeydi. Bal gözleriyle karşılaşınca kalbimde güvercinler takla atmaya başlardı. Dalgaları alnına vuran kumral saçlarına dokunmak için çıldırırdım. Okulun bütün kızları onunla çıkmanın hayallerini kurardı. Bana çıkma teklifi edince hem şaşırmış hem mutlu olmuştum. Hülyalı bir şapşaldım artık. Ne derslere aklımı verebilmiştim ne yaklaşan üniversite sınavına. Sezgin, sınavı ilk girişte kazanmıştı. Üstelik Ankara hukuk. Ben üç yıl üst üste sınava hazırlandım. Bir sene dershaneye de gittim. Gene de dört yıllık bir fakülteyi kazanamadım. Bizimkilerde iki yıllıktan bir cacık olmaz deyip dikiş kursuna yolladılar beni. Tatillerde Sezgin gelince, dikiş kursundan kaytarır gizli saklı görüşürdük. Zamanla Sezgin gelişini haber vermez, cep telefonuyla aramaz, kısa mesaj dahi atmaz oldu. Öğrenci adamın kontürü yoktur diye avutuyordum şüphe kurtlarıyla kaynayan aklımı. O, bir gün bana ce-e dedi ama saklandığı örtünün arkasından çıkmadı. Bir ayrılık cümlesi bile kurmadan bitirdi ilişkimizi. Ne hüsran ama. Günlerce boğazımdan aşağı bir lokma inmemişti. Tam da o günlerde feysbuk çıkmıştı. Herkes ilkokul arkadaşının adını arayıp arkadaş hanesine eklerken ben Sezgin’i yazmıştım beyaz kutuya. Elinden tuttuğu bir kızla kulaklarımı sağır eden kahkahalar atıyordu profil fotoğrafında. Sınavı kazansaydım nasıl bir hayatım olurdu? Ya Sezgin’le evlenseydim nasıl bir evliliğim? Daha mı iyi daha mı kötü olurdu hayat? Birden bir el eteğimi çekiştirdi arkadan. Öyle ısrarcıydı ki mecburen ona bakmak için döndüm. Bebeğimle göz göze geldik.  Minicik gövdesini sımsıkı kucakladım. Özür dilerim bebeğim, dedim. Sensiz bir hayatı bir daha asla düşlemeyeceğim. Kâğıdı yuvarlayıp beraber çöp kutusuna uçurduk.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”