Şiir|İnceleme|Abdurrahman Ekin
“Satranç Dersleri”
İlhami Çiçek’in “Satranç Dersleri” şiirini okurken, insan bir düşüncenin izini sürdüğünü hissediyor. Bu oyunda, her hamle bir kararın yükünü taşıyor gibi. Oyuncular arasındaki mücadele değil de bireyin kendiyle olan savaşı öne çıkıyor. Bu şiir, satrancı konu edinirken aslında hayata nasıl baktığımızı sorguluyor. Ve bunu büyük laflar etmeden, küçük ama etkili detaylarla yapıyor.
Gerçek bir oyuncu satrançta, aynı anda hem kaosun hem de düzenin olduğunu görür. Şair belki de bu yüzden “iyi bir oyuncu atları sever” diye seslenir. Tüm taşlar arasında belki de düzene en çok başkaldıran taş olarak onun varlığı daha da önem kazanır.


“uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu”
İlhami Çiçek, bu dizelerle başlıyor şiirine. Satrançtan söz ediyor ama anlattığı şey oyun değil ama hayatın, bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bilerek söylüyor bu dizeleri. Satranç hamleleri, aslında başka bir şeyi düşündürüyor insana. Taşlar hareket ettiğinde, oyunun tüm kuralları değişiyor. Sanki sessiz, yavaş ama bir yandan da dikkat isteyen bir yolculuk gibi başka bir şey anlatılıyor. Şairin bu dizeleri, hayatın içine bakmamızı söylüyor adeta. Bu sayede ayna tutuyorsunuz kendinize ve yaşamınıza…
Taşlar ve İnsan: Hayatın Kaotik Stratejisi
İlhami Çiçek’in “Satranç Dersleri” şiirini okurken, insan bir düşüncenin izini sürdüğünü hissediyor. Bu oyunda, her hamle bir kararın yükünü taşıyor gibi. Oyuncular arasındaki mücadele değil de bireyin kendiyle olan savaşı öne çıkıyor. Bu şiir, satrancı konu edinirken aslında hayata nasıl baktığımızı sorguluyor. Ve bunu büyük laflar etmeden, küçük ama etkili detaylarla yapıyor.
Şiirin başındaki “uzun bir nehirdir satranç / kıvrak ve uzatarak boynunu” dizeleri, bu metaforun ilk ipuçlarını sunuyor. Şiirde geçen nehir, sürekli akan ve hiçbir zaman aynı kalmayan bir varlık olarak canlılığın simgesidir. Satranç tahtası da aynı şekilde, sürekli değişen ve her hamleyle yeni bir hikâyenin yazıldığı bir alan olarak karşımıza çıkar. Ancak bu hikâyenin asıl öznesi taşlar değil, taşları hareket ettiren içgüdüler ve düşüncelerdir. Çiçek’in dizeleri, satranç tahtasındaki taşların stratejik birer figür olmadığını, insanın zihinsel ve ruhsal durumlarını temsil ettiğini gösterir. “çapraz özgürlüklerinde filler / acılardan yapılmış bir alanda” derken, şair, bu taşlara verilen sınırlı özgürlüğü sorgulamıştır adeta. Bu sınırı aşma gayretindeki her bir taş, tahtanın kurallarına uymak zorunda olduğu sürece gerçekten özgür müdür? Aynı soruyu insan için de sormak mümkün: Yaşamın kuralları ve zorunlulukları altında hareket eden insan, özgürlüğünü ne kadar elde tutabilir? Bu yüzden satranç tahtasında her taşın bir rolü vardır ama bu rollerin tamamı bir şekilde trajediyle sonuçlanır.
Vezir, oyundaki en geniş hareket alanını kullanacak kadar güçlüdür. Ancak bu güç, onu aynı zamanda en büyük tehlikelere de açık hâle getirir. “şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu” dediği yerde şair, insanın hırslarının ve arzularının nasıl kendi felaketine yol açtığını ima eder. Evet, vezir, en güçlü taş olarak sürekli tehdit altındadır. Şahı almak için yapılan her hamlede aynı zamanda veziri de bu yaşamdan koparmayı amaç edinilmiştir. Diğer taşlardan farklı olarak onun oyundan atılışı zaferi kuvvetlendirecektir. Hayatta da böyle değil midir? Güç, aynı zamanda bir yalnızlık getirir ve bu yalnızlık, insanı sürekli korunma içgüdüsüyle hareket etmeye zorlar kişiyi. Şair, bu gerilimi, insanın kendi iç dünyasındaki çelişkilerin bir yansıması olarak sunar. Buna karşılık piyonlar, oyunun daha sıradan ama vazgeçilmez unsurlarıdır. Onlar, tahtada doğrusal bir çizgide ilerleyen ama her zaman daha büyük bir amacın hizmetinde olan piyonlardır. “yerine göre piyon da bir tufandır” dizesi, bu taşların basit görünen varlığının bile büyük sonuçlar doğurabileceğini vurgular. Ancak piyonların hikâyesi, aynı zamanda insanın kendi kaderine bağlılığını ve bu bağlılık içinde sıkışmışlığını da anlatır. Onların vezir olma hayali, bir yükselme arzusunu ifade eder. Bu arzunun gerçekleşmesi bile oyunun sonunu getirmez. İnsan, kendi hayatında ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, satranç tahtasında olduğu gibi, her zaman başka bir sınır çıkar karşısına.
Satranç tahtasının merkezinde yer alan şah ise, insanın kendi özünü, ruhunu ve varoluşunun anlamını temsil eder. Ancak şah, oyunun en güçsüz figürlerinden biridir; yalnızca bir kare hareket edebilir ve sürekli korunmaya muhtaçtır. Şair, bu zayıflığı bir trajedi olarak görmez. “Bırak oyunu / artık / öyle bir ıssızlık düşle ki içinde / yeryüzünü kişnesin bizim atlar” dizeleri, bu gerçekliğe bir isyan çağrısıdır. Hemen şu soru akla gelebilir: İnsan, oyunun kurallarını reddedip kendi anlamını bulabilir mi? Bu oyunda, ya da hissettirilmeye çalışıldığı gibi hayatta, yalnızca strateji ve mantık mı geçerlidir? İnsanın yaşamı, bu kadar keskin hatlarla çizilmiş bir düzeni kabul edebilir mi? Hayatın duygusal, kaotik ve çoğu zaman mantıksız doğası, satranç tahtasının matematiksel düzenine nasıl uyum sağlar? Şair, bu soruları doğrudan yanıtlayamaz ama dizelerindeki melankoli, bu çatışmanın çözülmez bir gerilim olduğunu hissettirir.
Bu yüzden “her zaman / öğretidir zaman” ifadesi, şiirin en temel temalarından birini ortaya koyar: Zamanın kaçınılmazlığı. İnsan, her seçiminde bir başka zamanı feda eder ve bu döngü, hayatın anlamını arayışın bir parçası hâline getirir. Şair, bu tamamlanmamışlığı bir eksiklik gibi görmez. Bunu, insanın kendini anlamasının ve yeniden inşa etmesinin bir yolu olarak değerlendirir.
Sessizlik ve Taşların Konuşması
Taşlar, oyunda sürülürken tahtada bir ses işitmeyiz. Hareket eden bir piyondan, ileri sıçrayan bir atın zarif çizgisinden ya da şahın sükûnetli hâliyle çapraz giden bir fili katledişinden bir çığlık duymayız. Satranç, bu nedenle, sessizce oynanan bir oyundur. Ancak oyunda, taşların gerisindeki insanın içsel çatışmalarını duyarız. Şairin gözünde, taşların hareketi bir arayışı da temsil eder. Şiir, bu arayışın hiçbir zaman tamamlanmayacağını, çünkü her taşın başka bir taşla ilişkisinin kırılgan bir zincir oluşturduğunu hissettirir. “demek ki bütündür sallantıda” ifadesi, bu zincirin doğasını açıklar. İnsan hayatı gibi, tahtadaki düzen de bir belirsizlikten ibarettir; bütün, yalnızca parçalardan oluşur.
Gerçek bir oyuncu satrançta, aynı anda hem kaosun hem de düzenin olduğunu görür. Şair belki de bu yüzden “iyi bir oyuncu atları sever” diye seslenir. Tüm taşlar arasında belki de düzene en çok başkaldıran taş olarak onun varlığı daha da önem kazanır. Çiçek, “cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır / aşk ve umut dağılmıştır” derken bu paradoksun altını çizer. Çünkü insan, düzen kurmaya çalışırken farkında olmadan o düzenin çatlaklarını büyütür. Şair için bu çatlaklar, bir felaket değildir. Onlar, insanın yaratıcı enerjisinin bir sonucudur. Hermeneutik bir okumayla, bu dizelerde insanın kendi elleriyle kurduğu hayatın sınırlı ama anlamlı bir yapısı olduğunu anlayabiliriz.
Bir taşın sürülmesi; bir eylem, bir karar, bir irade beyanıdır. Ancak Çiçek’in satranç tahtasında, irade her zaman tam bir özgürlük ilanı değildir. Şair, “taşlar sürüldüğünde / kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi” dediğinde, özgürlüğün sınırlarını sorgular. Kale, en güçlü savunma noktalarından biridir ama onun varlığı bir başka güç tarafından tehdit edilir. İnsan, kalelerini kurarken, onların yıkılacağını bilmezden gelmeyi seçer. Bu, hem bireysel bir hikâye hem de insanlık tarihinin anlatısıdır. Kuleler inşa edilir, surlar yükseltilir, ama her kale elinde sonunda bir gün yıkılır. Çiçek’in dizeleri, bize bu gerçeği hatırlatır. Bu melankolide, ne tamamen karamsarlık ne de tamamen umut vardır. Burada olsa olsa, insanın varoluşuna dair bir kabulleniş gözler önüne serilir.
Şairin satranç tahtasında, taşların sessizliği kadar arkalarında bıraktıkları boşluklar da önemlidir. O boşluk yeni bir hamlenin doğacağı yerdir aslında. “Ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyorsundur” dizeleri, bu boşlukların insan ruhundaki karşılığını ifade eder. Yukarıda değindiğimiz gibi insan; hayatını doldurmaya, onu zenginleştirmeye çalışırken sürekli olarak yeni bir eksiklik yaratır. Çiçek’in şiirinde çokça geçer bu durum. Bu döngüyü bir çıkmaz gibi göremeyiz. İnsan, bu eksiklikler içinde kendini arar, kendini bulur ve her şeyi tekrar kaybeder.
“artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur”
Şair, oyunun en büyük gerçeğini ortaya koyar bu dizelerle. Bu, kazanmanın ya da kaybetmenin ötesinde, oyunun kendisinin ne anlama geldiğini sorgulatan bir ifadedir. Satranç tahtasında taşlar hareket eder, ama her hareket bir yerde nihayete erer. Hayat da böyledir: Eylemler devam eder, ama her hareketin sonunda bir sükûnet beklenir. Şair, bu sükûnetin insanın ölümle yüzleşmesinden doğan bir bilgelik olduğunu ima eder. Bu bilgelik, korkutucu görünmez insana. Hiçbir zaman tamamlanmamış ve her zaman yarım kalmış bir hikâye… Şiirin bütününde hissedilen bu yarımlık, insanın asıl gücü olarak görülebilir. Çünkü tamamlanmış bir hikâyenin kahramanı, artık yeni bir anlam üretemez. Taşlar sürüldükçe tahtada yeni boşluklar, yeni çatışmalar ve yeni anlamlar doğmalı ki yaşam kendini kanıtlasın.
“Onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı”
Cenin; bildiğimiz gibi hayatın başlangıcını, saf bir potansiyeli temsil eder. Ancak gözsüzlük, neden? Gerçeği görememenin bu ilanı mıdır bu? Hayata adım atmaya ödevli bir insanın dünyaya geldiğinde yaşayacağı anlamsızlığa dair bir serzeniş dile getirilmiştir adeta. Çünkü bu varlık, kendi anlamını henüz bulamamıştır. Dünyaya gelen insan, belki bir hikâye anlatma arzusundadır ya da suskunluğun içinde kendini saklama. Şairin, “diye sormadım çünkü ben / ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak” dizeleriyle kurduğu ilişki, bu eksikliğe karşı şefkatli bir yaklaşımdır. Gözsüz bir cenin ya da ıssız bir kapı tokmağı, anlamı böylece kuvvetlendirir. Bu hikâyede, ağlamanın kendisi bir zayıflık olamaz. Hem neden ağlamak zayıfların işi olsun? Bu, olsa olsa derin bir farkındalığın işaretidir. Çünkü peygamberin de bu yönde tavsiyeleri vardır ve ağlamak ancak kalbi güzelleştirir. “İnsan en çok ağlarken güzeldir” ifadesi ise belki de bu yüzden en çarpıcı dizelerdendir. Şair, gözyaşlarını bir savunmasızlık olarak görmez. Onlar, insanın kendi varoluşuna açılan bir penceredir adeta. Ağlamak, insanın kendi duygularına ve yaralarına dürüstçe bakabilmesidir.
Tahtanın Gizemi: Kayıplar ve Kırılmalar”
“Yok ayrı bir düşman falan” diyor şair, taşların arasındaki sessiz gerilimi başka bir düzleme taşıyarak. Nerede o zaman bu düşman? Kendimiz dışında bir düşman aramanın anlamı ne? İşte satranç, burada bir meydan okumaya dönüşüyor ama bu meydan okuma dışsal bir düşmana karşı değil de kendimize yöneliyor. Taşların hareket edişinde bulmaya çalıştığımız gibi, kendi sınırlarımızı keşfetmemizi salık veriyor. O taşlardan biri, bize “genç çeri”yi hatırlatıyor: taze, aceleci ve çoğu zaman yetersiz o askeri…
“hüzün öylece orta yerdedir” ifadesi, oyuna bir duygu katmanı ekler. Şair, hüznü insanın varoluşunun merkezinde duran bir gerçeklik olarak işler. Taşların hareketi, bu hüzünle örülür. “bir oyuna rast geldim / her taşı Yakup hüznü” dizeleri de satranç taşlarının tekil anlamlarını genişletir. Açıkça, Yakup’un hüznü, bir bekleyişin ve umudun hikâyesi olur. Piyonlar, atlar, vezirler ve filler… hepsi bu hikâyede bir rol oynar. Yakup’un hüznüyle boyanmış bir taş, bir dönemin travmasını ve bir başka dönemin umudunu aynı anda taşır. “bu hüznün mesnevisi yazılmadı” dizesiyle de yaşamın, yeniden yazılan bir metin olduğunu hatırlarız. Böylelikle her taş gibi insan da, yeryüzünde bir iz bırakır. Şair, hüznün yazılamazlığı üzerinden taşların sürekli bir hareket içinde olduğunu ve bu hareketin hiçbir zaman bir tamamlanmaya ulaşmadığını açıkça ifade eder.
“ve sabır olmasaydı / yeryüzünde bir gün kalınabilir miydi?” sorusuna odaklanalım. Bu soru, tahtanın yüzeyinde sessizce dolaşır. Her kareyi yoklar. Her taşa dokunur. Hepimizin görmezden geldiği sabır… En sabırlı nedir veya kimdir diye soramadan edemeyiz burada? Yakup ve diğerleri bu yüzden mi dile getirilmiştir? Halk ve cüzzam… Bir zamanların sessiz yıkımı, unutulmuş hikâyelerin günümüze ulaşan yankısı. “halk ve cüzzam ne yürüdü” dizesi, insanlığın kendi içinde taşıdığı yara izlerini de gösterir bizlere. Bu, fiziksel bir yıkımdan çok, kolektif bir geçmişin sessiz ama derin yarasıdır. Cüzzam, bedeni çürüten bir hastalıktır bilindiği gibi. Şair, halk ile cüzam arasındaki bu ortak ilişkiyi çağlar buyunca devam ediyormuşçasına göstermek ister. Peki, insanın bedeni dışında ruhunu da yoran ve onu içten içe kemiren şey ne olabilir? Bunu “ve hep bir yaprak değil miyiz ki / bir zaman yarıp çıkmak serüveninde” dizelerinde aramak gerekir. İnsan yaşamı, narin bir yaprağın döngüsüne benzetilir: Bir yaprak gibi, insan da doğar, büyür, yaşar ve dökülür. Ama yaprak olmak, kaderin önünde savrulmak anlamına gelmez.İnsan, bu serüvende ne kadar kısa bir süre var olursa olsun, bu süreyi doldurduğu izlerle değerli kılar. Belki de cüzzam burada devreye girer. Belki de cüzzamlılık, anlamamaktır.
“Müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız hepimiz de” ifadesi ise insanı bir sahneye yerleştirir. Ama hiçbirimizin bu sahnede, başrol olmadığı ancak figüran olduğu bir sahne… Figüran olmak, genelde önemsiz bir rol gibi algılanır. Ancak şair, figüranlığın bile büyük bir sahnede yer almak olduğunu, sonbaharın zengin renkleri arasında küçük ama anlamlı bir yer edinmek olduğunu söyler. İnsan, sonbaharın kısa ömründe bir yaprak gibi, bu sahnede bir süre parıldar, sonra sahneden çekilir. O kısa süre bile bir hikâye, bir güzellik barındırır. Bu yüzden “değil mi ki ebabil / adil bir infazın adıdır” mısralarında, adalet ve onun sınırları sorgulanır. Ebabil kuşları, Kuran’daki bir hikâyede taş atan kuşlar olarak bilinir; ilahi adaletin temsilcisidir onlar. Ancak şair, bu adaletin ne kadar adil olduğunu sorgular sanki. İnsan, adaleti tanımlamaya çalışırken, onun tarafsızlığını ya da sertliğini gerçekten kavrayabilir mi, bilinmez. Ama bu mısralar, ölümün şaşaasına duyduğumuz hayranlığı gözler önüne serer. Bir figüran olsak da hepimiz büyük ölümleri de arzularız. Böylece “yerine göre piyon da bir tufandır” dememiş miydi şair?
Şair, pek çok kez sorular sorar bu şiirde. Çokça yargı dağıtır. Bu sorular arasında insanı derinden sarsanı şu olacaktır: “ve insan / -ne şu ne bu iyi oyunundan / sorulmayacak mıdır”. Bu, insanın hayatı boyunca oynadığı rolleri sorgulatır cinstendir. İnsan, doğru ve yanlış arasındaki ince çizgide yürürken, gerçekten neyi temsil ettiğini anlamaya çalışır. Hayat bir oyunsa, bu oyunun kuralları nedir ve insan bu oyunun neresindedir? Şair, bu mısralarla insanı yüzleşmeye davet eder. Hayatın ona yüklediği rolleri sorgulamasını, seçimlerinin sorumluluğunu almasını ister. Fakat bu soruların kesin bir cevabı yoktur. Çoğumuz, hesaba çekileceğimiz biliriz. Bu hesabın da çoğu zaman yasaklar üzerinden olacağına kendimizi inandırırız. Şairin dediği gibi, kim iyi şeylerden ya da onun söylediği gibi iyi oyundan hesaba çekileceğini düşünür? Yazının başından beri tamamlanmamışlık üzerine söylenen en önemli meselelerden biri de budur. Gerçekte eksik bir anlam, varoluşun gerçek sorgusunu ıskalayan bir yaşayış, burada kendini gösterir. Bir oyunun daha iyisini oynayabilmek meselesi, insanı iliklerine kadar titretir.
Şair şiirini “dili faldır aşkın ey taş” dizesiyle tamamlar. Ya da biz öyle zannederiz. Taşların suskunluğunda gizlenen anlamın peşine düşen bir söyleyiştir bu. Taş, ilk bakışta sert görünür, suskun ve hareketsizdir. Ama onun zamana direnen bir varlık olduğunu unutmamamız da gerekir. Yukarıda, şairin sorduğu gibi biz de soralım: Peki neden taş? Ve neden fal? Şair burada taşın dilini fal ile, yani geleceğe dair belirsiz ama anlam yüklü bir işaretle özdeşleştiriyor. Taş, yüzeyde sessizdir; ama içindeki çatlaklar, aşınmalar ve gölgeler, varoluşun hiç bitmeyen bir yankısını taşır. Bu dil, insanın her adımında yankılanan, ancak asla tam olarak çözülemeyen bir sır gibi görünür. Bir büyülenmeden ibarettir her şey… Aşkın taşla ilişkilendirilmesi, onun hem kırılganlığını hem acımasızlığını ima eder. Aşk, taş gibi; dışarıdan sert ve ulaşılmaz görünebilir. Şair, bu dizeyle bize şunu hatırlatır: Aşkın dili, konuşmaz. İnsan, bu dili çözmeye çalışırken, aslında kendi yaralarını, kendi kırılganlığını anlamaya çabalar. Taşların sessizliği, aşkın dili olur. Bu yüzden, taşın dili bir fal gibi belirsiz ama derin, sessiz ve soğuktur.
Yorum Yaz