Ana Sayfa ÖYKÜ “Siyah Beyaz Denizler” – Abdullah Yıldırım
ÖYKÜ

“Siyah Beyaz Denizler” – Abdullah Yıldırım

Paylaş

“O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. (Ama) aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar.” Rahman 19-20

Çarşaf Deniz

Rektörlük binasının üçüncü katındaydı. Düşün düşün sıyırmak üzereydi. Aslında kukumav kuşu gibi düşünüp duracağı yerde Efendi hazretlerinin buyurduğu gibi “la ilahe illallah” zikrini dilinden düşürmeseydi belki daha güzel bir gün olabilirdi onun için. Yaşadığı stresin yoğunluğundan olacak bunu akıl edemedi.  Odaya giren herkesin ya ağlama sesiyle ya kireç gibi suratıyla çıktığını görmekten yorulmuştu.  Ne yapacağını bilmiyordu. İçeridekilerin ne söyleyeceğini aşağı yukarı biliyordu oysa. Geronimo geldi aklına, Yeni Meksika’nın kuzeyindeki bereketli toprakların bilge yüzü. Hey Geronimo demek geldi içinden! Sevgili dostum Geronimo sen olsan ne yapardın? Sana harfleri okumayı teklif ettiklerinde ben ağaçları, toprağı, canlıları okuyorum sizin harflerinize ihtiyacım yok, deme yürekliliğini gösteren çatal yürek Geronimo sen olsan ne yapardın, demeyi ne çok isterdi oysa.

Kapı açıldı. Ekranlardan tanıdığı o kadın, rektör yardımcısı ve benzerleri oval masanın etrafına kurulmuş, nehirdeki piranalar gibi avlarını bekliyorlardı. Buz gibi soğuk ve mesafeli bir profesyonellikle ‘Mezun olamazsın, ödül törenine bu şekilde çıkmana asla müsaade etmeyiz, bizim hakkımızda yanlış düşüncelere kapılmanı istemeyiz, kimin neye inandığı bizi ilgilendirmez ama devletin kuralları vardır, devletin kurulları, kurumları vardır’ mavalları beyninde yankılandı durdu. Koridorda öylece durup yerinerek benim burada ne işim var, demek yerine bir protesto biçimi düşünüp dursaydın ya akılsız Betül, dedi kendi kendine.  Ama aklı durmuştu. Evet bozuk, köstekli bir saat gibi aklı öylece durmuştu. Oysa okkalı sorulara fizikten, matematikten şerbetliydi. Hadi kızım Betül saksıyı çalıştırmanın tam zamanı, diye geçirdi içinden. Her söylenene, her söyleyenin yüzüne hatta gözlerinin içine bakarak ne düşündüğünüzü ne istediğinizi, neler söyleyeceğinizi bilmek de düşünmek de anlamak da istemiyorum, diye haykırmak istiyordu. Ayak tırnaklarımdan saçımın en ücrasına kadar bütün hücrelerimle sizin karşınızda, size karşı bir anıt gibi dimdik durmak bana verilen avazla çıktığı kadar haykırmak istiyorum, diye geçirdi aklından. Kendine geldiğinde hâlâ bir protesto biçimi lazım bana bir protesto şekli, diye fısıldayıveriyordu kendi kendine. Oysa düşünmek yeterli değildi karşıdakilerin bir cevap beklediği ortadaydı.

Hocam her zaman okula gelip gittiğimiz gibi bereyle çıksam ödül törenine veya şapkayla üniversitenin imajı açısından hani modern bir şey de olur yeter ki bu anlamsız kargaşayı daha fazla büyütmesek, diyebildi içine sinmese de. Oysa ettiği bu laflar ağırına gidiyordu. Lise yıllarından beri militan, dişi bir ruhu vardı zaten. Gösterilere katılmak, pankart açmak, broşürler hazırlayıp dağıtmak, hayatının şimdiye kadarki kısmı nerdeyse böyle geçmişti. Betül İyibilir denildiğinde onu tanıyanların aklına şehrin bir yerinde sürekli gösterilere, yürüyüşlere katılan, bir duruşu olan, çalışkan, becerikli, duyarlı, kıpır kıpır bir kız geliyordu. Biber gazına mı maruz kalmamıştı, göz yaşartıcı gaza mı? Hem de defalarca. Bir keresinde sol kulağına yakın bir yere gelen cop darbesi onda yüzde yetmiş duyu kaybına neden olmuştu. Yakınları onunla konuşurken sağına doğru konuşuyordu bu yüzden. İkizi, abla ben senin sol kulağın olurum kız gerekirse deyince gözleri dolmuştu. Onu anımsadı. Kardeşinden sadece birkaç saat erken doğmuş olmasına rağmen kardeşi kendisine hep abla der, saygıda kusur etmezdi. İçi içini yiyordu. Biraz teskin olurum umuduyla dua etmeye başladı: Biliyorsun ya Rabbim ben bu sözlerde samimi değilim dedi içinden. Biliyorsun, elbette ki bilirsin benim gibileri bu hale getiren bu şartlardan razı değilim Rabbim. Biliyorsun, elbette ki bilirsin senin istediğin gibi kul olmama aşılmaz bir dağ gibi engel olan bu insanlardan razı değilim. Biraz olsun ferahlamıştı ki masa başındakiler birbirine bakarak gülüşmeye başladılar. Ekranlardan tanıdığı prof: Ne beresi ne şapkası kızım yorulduk, yıldık sizden yahu! Ödülünü almak istiyorsan kurallar ortadadır. Ayrıca diğer kızlarımıza kötü örnek oluyorsunuz. Hem beyninize oksijen gider biraz fena mı? Gülüşmeler yerini alaya bırakmaya başlamıştı artık. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz hocam? Ekranlardan tanıdığı kadın, kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bakışlarını ona odaklayarak atladı hemen, haddini bil, çık dışarı! Kapıyı çarpıp bir hışımla çıktı.

Odadan uzaklaştıkça gittikçe kısılan seslerle laftan anlamaz hocam bunlar, ne muhatap oluyorsun Allah aşkına şunlarla, cümleleri duyuluyordu. Ne de olsa körler sağırlar birbirini ağırlardı.  O ödül benim hakkım, kimseye yedirmem, diyerek hızlı hızlı yürümeye başladı. Hocaların ödül törenine onu çıkarmayacakları gün gibi ortadaydı. Bir yandan da bir protesto biçimi, bir protesto biçimi diye sayıklıyordu. Evet bir protesto biçimi…

Dalgalı Deniz

Otobüs sonunda otogarda durmuştu. On üç saatlik yolculuk bütün bedenini turşuya çevirmişti. Kulaklığını, sırt çantasını alır almaz aşağıya indi. Valizini de alınca bir hışımla lavabonun yolunu tuttu. Mert, Donanma’nın ordaki kafede bekliyorum, bugün sana çok önemli bir şeyi açıklamam gerekiyor, diye mesaj atmıştı en son. Yanakları pembe pembe, gözlerinin içi gülüyordu. Ne açıklayacak bu çocuk acaba, diye içi içine sığmıyor, etekleri çalpara çalıyordu. Üzerindeki hâkî pardösüyü hemen çıkardı. Aynanın karşısında başörtüsünü çekip aldı. Tokayı da çıkarır çıkarmaz saçlarını salıp sağa sola savurdu. Rujunu sürdü, sürmesini çekti. Allığı halletti. Pardösünün içine krop bluzunu dünden giymişti zaten. Babasının bayram hediyesi olarak aldığı ayakkabıları ve çıkardığı her şeyi valizine tıkıştırdı. Baba hediyesi ayakkabıları tıkıştırırken biraz duraladı. Şimdi hiç zamanı değil Münteha, dedi. Yoksa Su mu demeliydi? Trençkotunu sırtına geçirip siyah mat çizmelerini giydi. Demircioğlu’ndan Kordon’un yolunu tuttu. Oldum olası bir rock grubunun solisti gibi giyinmeyi severdi zaten. Bir tek bunu emekli vaiz babasına diyemiyordu. Bir an önce eve gidip valizi bırakmak istiyordu. Oradan da tabi ki Donanma’ya yetişecekti. Tek düşündüğü Mert’ti.  Hem onu bir haftadır görmemiş hem de ne açıklayacak bu çocuk diye meraktan ölüyordu. Bu esnada telefonu çaldı. Ablası arıyordu. Şimdi seni hiç çekemem diyerek, aramayı reddetti. Koşar adımlarla ilerlerken bazı tiplerin kendisinin içine düşecekmiş gibi baktığını biliyor ama bu gibi durumlarda bunun hiç farkında değilmiş gibi davranmayı yeğliyordu.

Dörtyol’da fakülteden kızların kendisine doğru pişmiş kelle misali sırıtarak geldiğini fark etti. Bu dörtlüyü hiç sevmiyordu zaten. Hele hele çok bilmiş Azra’ya iyiden iyiye ayar oluyordu. Bu grubun sözcüsü de o oluyordu genelde. Ne o Münteha Hanım, Münteha’dan Su’ya metamorfoz mu var gene? Kahkahalar gırla gidiyordu. Ay ne komik ne komik! Hepsini sen mi düşündün bu esprinin? Hiç sizle uğraşamayacağım hanımlar çünkü çok ööö-zel bir görüşmem var bugün. Özel derken? Zoraki gülümseyerek adı üzerinde özel canım, dedi.  Yüzük parmağını Azra’nın gözlerinin içine sokacaktı neredeyse. Dörtlü çete bir anda dut yemiş bülbüle döndü. Sus pus hemen uzaklaştılar ondan. Onları böylesine alı al moru mor sepetlemek bütün keyfini yerine getirmişti. Eve geldi. Valizi girişte rastgele bıraktı. Makyajını tamamlamak için lavabonun yolunu tutmuştu ki arka arkaya birkaç mesaj geldi. Mert, Donanma’ya gelemeyeceğini, akşama yemeğe gelmek istediğini, ablasının da evde olmasını rica ediyordu. Bu çocuk kafayı üşüttü herhâlde, diye düşündü ilkin. Bunun imkânsız olduğunu, ablasının kendisini henüz onaylamadığını defalarca Mert’e izah etmişti. Ablası Mert’i çarşı pazarda görse dahi ona fena sinir oluyordu. Mert ise bu sinir olmayı sırıtarak karşılıyordu hep. Üst üste üç beş kez aramasına rağmen Mert her seferinde meşgule alıyordu. Son mesaj, özür dilerim şu an açamam akşama geliyorum, şeklindeydi. Aynada kendine baktı bir müddet. Gerçekliği idrak eder etmez eli ayağına dolandı. Bari bir şeyler hazırlamalı, dedi kendi kendine.

Çarşaf Deniz

Oturduğu bankta etrafı seyre durmuşken aniden tabii ya, diye sıçradı. Hemen fakültenin yolunu tuttu. Kendinden sonra ortalaması en iyi olan Ebru’ydu. Ebru tam bir inek ama bir o kadar iyi kalpli ve biraz da safça bir kızdı. Tam düşündüğü gibi Ebru’yu kütüphanede buldu. Tam düşündüğü gibi Ebru’ya ödül töreninde fakülte birincisi olarak konuşma yapacağı haber verilmişti. Ebru’nun Betül’ü görür görmez rengi attı çünkü Ebru, Betül’den oldum olası çekinirdi. Gerçi bir tek o değil, fakültedeki neredeyse bütün kızlar Betül’den çekinirdi. Böylesine dişi bir kaplanla kimse karşı karşıya gelmek istemezdi. Betül valla ben bir şey yapmadım, inan bana da şimdi haber verildi konuşma mevzusu, diyebildi Ebru. Olur mu hiç canım arkadaşım, diye onu teskin etmeye çalıştı Betül. Eğer dilersen konuşma metni hazırlamana yardım edebilirim. Malum ben antrenmanlıyım bu konuda. Ebru’ya doğru gülümsedi. O da ona haklısın, diye gülümsedi. Ebru Betül’ün samimiyetine inanmış görünüyordu.

Beraber metni hazırlamaya koyuldular. Girizgahta öncelikle Ebru’nun üzerinde emeği olan bütün hocalara teşekkür edildi. Sonra kendisine destek olan ailesi unutulmadı. Son olarak değerli haziruna teşekkür edildi. Klasik teşekkür metniydi sonuçta. Ortalara doğru gelecek hedeflerinden bahis açıldı. Sözgelimi yurtdışında eğitime devam edilebileceği, yabancı dilin daha da kuvvetlendirilebileceği, sahada çalışmalara donanımlı olarak çıkmanın önemi gibi beklendik cümleler sıralandı. Bir yandan ise Ebru metne çalışmış oluyordu böylelikle. Metin en son Betül’ün elinden geçmişti. Kâğıdı katladığı gibi canım arkadaşım başarılarının devamını dilerim, diye Ebru’nun eline tutuşturdu.

Beklenildiği gibi ödül töreni alanı bayram yeri gibiydi. Herkes iki dirhem bir çekirdekti. Dört yılın anlatıldığı görseller, video kayıtları, canlandırmalar arka arkaya sıralanmıştı. Sıkıcı konuşmalar falan bitince kepler havada uçuştu. Herkesin keyfi yerindeydi. Son olarak fakülte birincisi olarak Ebru Destan anons edildi. Ebru bukle bukle saçlarıyla çalımlı çalımlı, bir o kadar da heyecanlı yürüyordu. Yüzünde güller açıyordu doğal olarak. Yüzünde güller açan biri daha varsa enteresan bir şekilde o da Betül’den başkası değildi. Ebru mikrofonu ayarladı. Malum teşekkür konuşmasına başladı. Bir ara sesi titrese de hemen vaziyeti toparlayabildi. İki de bir metne bakarak konuşma yapmayı ilk kez tecrübe ediyordu sonuçta. Hocalara, aileye teşekkürden sonra paragraf başındaki, benden daha fazla bu konuşmayı yapmayı hak eden sevgili arkadaşım Betül İyibilir’i de yeri gelmişken anmalıyım cümlesi bir çırpıda ağzından çıkıverdi. Bu cümleden sonra salonda önce derin bir sessizlik oldu. Sonra bravo bravo, diye bütün arkadaşları tempo tutunca hocalar da alkışla eşlik etmek zorunda kaldılar. Vaziyet tatlıya bağlansa da bazı hocaların yüzü hâlâ sirke satıyordu. Betül ise bütün o seslerin, kargaşanın ortasında tebessümle bir protesto biçimi, diye kendi kendine fısıldadı.

Dalgalı Deniz

Mert’in akşam yemeği için eve geleceği mevzusunu ablasına açmanın bir yolunu düşünüp duruyordu. Ablasının en hassas olduğu ve bir o kadar taviz vermeyeceği konu erkekler konusuydu, bunu adı gibi biliyordu sonuçta. Ablası onaylamasa da kardeşinin yaşam biçimine müdahil olmuyordu en azından. Kara kara düşünüp tırnaklarını yerken kapı çaldı. Neredeyse düşüp bayılacaktı. Sonra kilidin içinde anahtarın dönme sesini duyunca gelenin ablası olduğunu anladı. Hemen kapıya koştu. Kapıda ablasına sarıldı. Ablasının ağzı kulaklarındaydı. İçinden iyi keyfi yerinde en azından, diye geçirdi. Ablası odasına doğru yönelirken sana anlatmam gereken öyle haberlerim var ki şaşar kalırsın, dedi. Öf be ne gündü ama, diye ekledi. Öyle mi, ödül töreniyle mi ilgili? Ablası odadan başını uzatıp okey işareti yaparak aynen, dedi. Benim de sana açmam gereken çok önemli bir konu var abla, diye karşılık verdi. Ablası merakla göz kırparak hayırdır kız, dedi. Tam o ara kapı çaldı. Münteha’nın dizlerinin bağı çözülecekti neredeyse. Ahan da kıyamet bu olsa gerek, diye geçirdi içinden. Hemen kapıya seğirtti. Kapının deliğinden baktı. Evet, gelen Mert’ti Mert olmasına ama içerdeki deli fişek ablaya bunu nasıl anlatacaktı ki. Allah’tan ablası odasında hararetli hararetli telefonla bir görüşme yapıyordu. Kapıyı açıp Mert’i salona alelacele aldı. Mert şaşkın şaşkın onu izliyordu. Dairede Münteha kimmiş gelen, diye bir ses yankılandı. Şeeyy abla bir misafirimiz var, diyebildi. Hemen ablasının odasına seğirtti. Abla pardösünü giyip şalını takar mısın lütfen, dedi. Betül, kardeşinin suratından bir şeyler döndüğünü anladı. Hemen denileni yaptı. Göz ucuyla bakınca salondaki Mert’i gördü. Bir hışımla kardeşine dönüp bunun ne işi var burda, dedi. Münteha, abla birazcık hatrım varsa arıza çıkarma ne olur, on beş dakika oturup gidecek zaten deyiverdi. Betül bir kardeşinin hâline bir eve gelip yerleşen ağır atmosfere bakıp en kısa sürede sepetle şunu, dedi. Betül ne yapması gerektiğini bir türlü kestiremiyordu. Kardeşiyle bu çocuğu yalnız bırakmayı da doğru bulmuyordu. Kardeşine o kadar kızıyordu ki! En iyisi üç medeni insan gibi salonda oturmak, diye içinden geçirdi. Odadan başını uzatıp yarım ağız ve çekine çekine hoş geldin, dedi. Münteha, ablasını daha önce hiç böyle görmemişti. Mert sırıtarak hoş buldum, teşekkür ederim, dedi.

Salonda oturdular. Mert grantuvaletti. Münteha, Mert’in bu kadar şık olduğunu yaşananların şokundan ancak yeni idrak edebilmişti. Bir tek çiçek ve çikolatası eksikti hani. Mert hiç söze başlamadan, bir taraftan da gözünü Betül’den alamayarak cebinden çıkardığı alyansı onun önüne koydu. Salonda aniden buz gibi bir hava esti. İki kız kardeş göz göze geldiler hemen. Mert ise sessiz fakat kendinden emin, biraz da utanarak yere bakıyordu.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”