Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Kale Arkasında Kendini Unutturan Forvet: İblis Kurtdüşüren” – Salih Erayabakan
BERHAVAKİTAP

“Kale Arkasında Kendini Unutturan Forvet: İblis Kurtdüşüren” – Salih Erayabakan

Paylaş

“Şeytanın en büyük numarası/hilesi, dünyayı/insanları yokluğuna (var olmadığına) inandırmasıdır”[1]

İnsanın doğasında bilmek ve bilinmek arzuları birbirine yapışık hâlde bulunurlar. Bebeklik günlerinden başlayarak insan; yaşamı süresince hep bir şeyleri tanımak, bilmek ister. Bilmek insanı güvenli bir alana taşır. Bu güvenli alanın dışında kalanlar ise bir şekilde ehlîleştirilmeye çalışılır. Çünkü bilinemeyen, anlaşılamayan şey(ler) tekinsizliği besleyip büyütür. Bilinmek isteği ise güvenli alanın diğer boyutunu oluşturur. Bilen ve bilinen kendini daha fazla emniyette hisseder. En başa dönecek olursak –ki dönmek mecburiyetindeyiz– Hz. Adem’e eşyanın dilinin/eşyayı adlandırma yeteneğinin bahşedilmesi, bu güvenlik alanının temelini oluşturur. Yine bu sayede, diğer yaratılmışlar tarafından bilinen Adem (as)’ın artık daha farklı bir bilinme evresine geçtiğini söyleyebiliriz. Hz. Adem’in şahsında Allah’ın üstünlüğünü kabul ederek secdeye kapanan meleklerin şahitliği de bunu gösterir. Ancak bu kabul korosuna bir kişi katılmaz. Devamı herkesin malumudur. İsyanın argümanı olarak söylenen sözü hatırlayalım: “Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.”

Peki bu itiraz/isyan yolunu seçerek ilahi huzurdan sonsuza dek kovulan İblis’in kendisi bilinmek, tanınmak ister mi? Bir ekleme daha yapacak olursak, güvenli alanını “bile bile” inşa eden insan nesli; kendisine ilelebet düşman ilan edilen İblis’e dair malumat sahibi olmaya ne kadar isteklidir?

Ömer Faruk Dönmez, yakın zamanda çıkan ve birbirinin devamı sayılabilecek üç kitaplık serisinde[2], şeytanın varlık sahnesindeki rolünü ele alıyor. Şeytanların üstadı, piri olarak kabul edilen Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in, bir mezuniyet gecesinde stajyer şeytanlara yaptığı mezuniyet konuşmasıyla başlayan üçlemenin ilk kitabını, sırasıyla İblis Kurtdüşüren’le yapılan röportaj ve İblis Kurtdüşüren’in not defterindeki püf noktalar izliyor. Seri boyunca anlatıcı ve kahramanın özdeşleştiğini görüyoruz. Ömer Faruk Dönmez’in bu üçlemesini ilginç kılan şeylerin belki de en önemlisi, anlatıcının bizzat şeytanın kendisi olmasıdır. Dönmez’in bu konuda ilham aldığı yapıt, C. S. Lewis’in Şeytanın Mektupları (The Screwtape Letters) isimli eseridir. 1942’de yayımlanan eser, tecrübeli bir iblis olan Screwtape’in, insanları yoldan çıkarma konusunda deneyimsiz yeğeni Wormwood’a yazdığı otuz bir mektuptan oluşan hicivsel bir romandır. Bir hiciv ustası olduğunu çok iyi bildiğimiz Ömer Faruk Dönmez de, günümüz penceresinden hikmetli bir bakışla “şeytanlığın son sürümü”nü anlatır. Baştan belirtmek gerekirse, Ömer Faruk Dönmez okumalarına uzun bir ara veren okuyucular açısından bu metinler birer sürpriz sayılabilir. Dönmez bu üçlemesinde; Hep Aynı Hikâye, Bir Kitap Bir Balta, Hamza ve diğer çalışmalarına kıyasla –içerik bakımından değilse de– biçimsel açıdan oldukça farklı bir anlatımı tercih eder. Bu ayrımı oluşturan en temel noktanın Dönmez’in “mesaj verme kaygısı”ndaki dönüşümden ziyade, bunu ifade etme biçimindeki değişen tercihleri olduğu kanaatindeyim. Sanat eserinin doğrudan mesaj vermemesi gerektiğini düşünenler açısından belki birer hayal kırıklığı bile olabilir bu metinler. Ancak Dönmez, tam da bu noktada İblis Kurtdüşüren’in ağzından: “İyi ki sanatın hiçbir mesaj taşımaması gerektiği konusunda yazarları ikna etmişiz. Düşünsenize, şurada deminden beri konuştuğumuz meseleleri içeren bir kitap yazdığını! Tanrım, ne acayip şey olurdu kim bilir!” sözleriyle, sanat eserinin mesaj içermeme anlayışının, şeytani bir düşünceye bizzat dayanak olabileceğinden söz eder. Serinin son kitabında ise Dönmez’in bu konu bağlamında, çağdaşı olan yazarlara/okurlara olan siteminin izini sürmek mümkündür: “Mesela başımızın püsküllü belası Ö. F. Dönmez var. Allah’tan kardeşleri onu ‘görmezden gelme’ kuyusuna attılar da eve dönüp ‘kurt yedi’ yalanını uydurdular: ‘edebiyatı bıraktı’ dediler.”

Ömer Faruk Dönmez, her üç kitabında da –birbirini tekrar etme pahasına– bazı temaları diğerlerinden daha fazla öne çıkarmaktadır. Aslında tekrar gibi görünen bu kısımların birbirini biraz daha açtığı, daha anlaşılır bir yerde konumlandırdığı görülecektir. Merhamet-merhametsizlik, sanayi devrimi, rasyonalitenin esir aldığı insan, dijital devrim, zahir-batın dengesi, kadın-erkek ilişkileri, ideolojiler gibi mevzular, İblis Kurtdüşüren’in ağzından hiç düşürmediği konulardır. Stajyer şeytanlara “ayartma taktikleri” veren Kurtdüşüren’in, öte yandan da insanoğlunun bu ayartmalardan nasıl korunabileceğine ilişkin yorumlarda bulunması da dikkate değerdir. Anlatı boyunca Dönmez’in teşhir ettiği karamsar tabloya rağmen, bizzat İblis Kurtdüşüren’in ağzından insanın çıkış ve kurtuluş yollarını da ele alması, korku ve umudun birlikte yürümesine bilinçli bir atıftır.

Şeytan’ın o meşhur repliğine, Adem’in topraktan, kendisinin ise ateşten yaratıldığı itirazına tekrar dönecek olursak; Dönmez, bu bakış açısının şeytani düşüncenin temelini oluşturduğunu dile getirir. “KİK” kısaltmasıyla adlandırılan üçlü kıskaç (karşılaştırma, iddia, kıskançlık) bu bağlamda derinlemesine işlenir. İblis Kurtdüşüren:

“Kabil’de neyi başardığımızı ve Habil’de neyi başaramadığımızı görebiliyor musunuz?

Biz şeytanlar, bir taraf diğerine düşmanlık ettiğinde değil; ancak iki taraf da birbirine düşmanlık ettiğinde işimizi gerçek anlamda başarmış sayılabiliriz. (…)

Şeytan ne demektir, anlıyor musunuz?

Şeytan; karşılaştırma yapmak, farklılığı görmek, üstünlük ve hak iddiasında bulunmak, kıskançlık ve düşmanlık üretmek demektir. Gökyüzünde işlenen günah da kıskançlıktır; yeryüzünde işlenen ilk günah da!” ifadeleriyle bu üçlemenin başarıya ulaşmasının, şeytani plan açısından ne denli önemli olduğunu aktarır. Burada dikkat çeken ve kanaatimce öne çıkarılması gereken şey, Dönmez’in de pek çok yerde dile getirdiği merhametin varlığıdır. Habil’de İblis’in başaramadığı şey, onun merhamet duygusunu mağlup edememesidir. Burada hatırımıza, nefs-i müdafaa dediğimiz şey gelebilir. Habil’in eli armut toplamıyorsa en azından kendisini savunabilirdi diye düşünebiliriz. Zaten böyle bir tavır da meşruiyetini bizzat vahiyden alır. Ancak burada Habil’in Kabil karşısındaki duruşunun nedeni, onun gibi cana kıyan biri olarak anılmak istememesidir. Nitekim Habil, “Âlemlerin Rabbinden korkarım” derken, yalnızca kendisini değil, kardeşi Kabil’i de düşünmektedir. Çünkü bu eylemi gerçekleştiren kişi, masum bir canı katletme günahını yüklenecektir. Habil ise kardeşinin böyle bir akıbete sürüklenmesini istemez. Şeytanların üstadının en sevmediği şey, karşısındaki insanın akıbetini düşünerek ona bile merhamet edebilen ve kötü bir hâl içine düşen muhatabını yargılamadan evvel, içinde bulunduğu şartları düşünen, hatta o şartları ortadan kaldırmak için mücadele eden insandır. Böyle bir durumda bile karşısındaki insanı düşünen birisi “şeytani düzen”e çomak sokmaktadır. Oysa birbirini sürekli suçlayan, ortak bir çıkış noktası aramak yerine kutuplaştıran ve durmadan eleştiren insan, “şeytani düzen”in ekmeğine en çok yağ sürenlerdir. Keza Hz. Yusuf da Habil gibi davranarak, kendisine binbir eza ve cefada bulunan kardeşlerini affetmiştir. Bu nedenle Yusuf (as) da İblis Kurtdüşüren’in hayal kırıklığı galerisinde yer alan isimlerden birisidir.

Kurtdüşüren, şeytani paradigmayı anlatırken sanayi devrimi ve dijital devrime ayrı bir parantez açar. Sanayi Devrimi sayesinde insanlık kentlere taşınmaya başlayarak doğadan ve doğal hayattan uzaklaşmanın önemli adımlarını atmıştır. Öyle ki Kavimler Göçü’nün bile bu dönemin yarattığı etki ve oluşturduğu zihinsel dönüşüm bakımından Sanayi Devrimi’nin yanında bir karikatür gibi durduğuna işaret edilir. Tarım ve hayvancılığa dayalı yaşamın yerini, metropol ve fabrikalarda işçi veya devlet kurumlarında memur olarak çalışan “modern köleler”in oluşturduğu yeni bir yaşam biçimi almıştır.

İblis Kurtdüşüren, “şanlı iblislik hayatı” boyunca Dijital Devrim kadar kendisini mutlu eden ikinci bir olayın olmadığından dem vurur. Dijital Devrim sayesinde dünyayı doğu ve batı olarak ikiye bölmek, hatta ulus devletleri milliyetçilik temelinde birbirine düşürmek bile eskisi kadar kullanışlı olmaktan çıkmıştır. Kurtdüşüren bu sevincin sebebini: “Bunun yerine şimdi internet imparatorluğu sayesinde dünyayı küresel bir köye çevirdik ve dinlerin ve ulusların bir öneminin kalmadığı bu son evrede, insanlığın ulaştığı bu son ve mükemmel kafaya, yani bir düşünme ve yaşama biçimi olarak neoliberal Amerikan kafasına global çapta yaygınlık kazandırdık. Kısaca YCG olarak adlandırdığımız, yemek, cinsellik ve gezmek üzerine kurulu bu yeni yaşam tarzı sayesinde dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, dini ve ırkı ne olursa olsun insan denen bu mahlûk üzerinde, tarih boyunca elde edemediğimiz çapta büyük ve muhteşem bir egemenlik kurmuş olduk. Yeme içme, cinsellik ve gezme tozma konusunda sınır tanımayan ve bu haltları yapabilmek için kaçınılmaz biçimde para ve kariyer putlarına tapmak zorunda olan bu yeni kafa ayrıca her ne yaparsa yapsın, yaptığını başkalarına gösteremezse sanki hiç yaşamamış gibi hissediyor şu anda kendisini. Yani artık ‘göstermek’ bir var olma biçimine dönüştü.” biçiminde dile getirir.

Dijital Devrim gerçekleşirken, zahir-batın dengesi, aile kavramı, kadın-erkek ilişkilerinde de büyük çözülmeler ve yozlaşmalar yaşanmaktadır. Her birine ayrı birer parantez açılması gereken bu konu başlıkları, Kurtdüşüren üçlemesinde enine boyuna ele alınmaktadır. Keza Kurtdüşüren’i dinlerken; psikoloji, sosyoloji, matematik gibi bilimin farklı disiplinlerine dair kıymete haiz tespitlere rastlamak da mümkün olacaktır.

Baştaki konuya dönecek olursak, “bilme ve bilinme” aracılığıyla kendini daha emniyetli bir alanda hisseden insan için, düşmanını tanımak ve ona karşı tedbirli olmak gereklidir. İnsanların arasındaki düşmanlıklar sona erebilir, hiç umulmayan dostluklara dönüşebilir. Şeytanın insan nesline düşmanlığı ise kıyamete kadar sürecektir. Böyle bir düşmandan gafil olmak; insanı, onun çekim alanına daha fazla yaklaştıracaktır. Nitekim İblis Kurtdüşüren, stajyer şeytanlara: “En yetenekli şeytan, varlığını hissettirmeyen şeytandır. En yetenekli şeytan, sanatıyla var olan şeytandır.” şeklinde hitap ederken buna dikkati çeker.

Dönmez, Ömer Faruk (2024), Mezuniyet Gecesi Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in Stajyer Şeytanlara Yaptığı Son Konuşma, İz Yayıncılık, İstanbul.

Dönmez, Ömer Faruk (2025), Deniz Kenarındaki Yazlığında Emekliliğin Tadını Çıkaran Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’le Son Röportaj, İz Yayıncılık, İstanbul.

Dönmez, Ömer Faruk (2025), Yeni Nesil Şeytanlar Tarafından Temel Başvuru ve Kült Bir Eser Kabul Edilen Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in Not Defteri Son Ekspres, İz Yayıncılık, İstanbul.


[1]  Söz, Fransız şair ve yazar Charles Baudelaire’in (1821-1867) Paris Sıkıntısı (Le Spleen de Paris) adlı eserindeki “Üretici” (Le Joueur généreux) başlıklı kısa hikayesine dayanır.

[2]  Seriyi oluşturan kitaplar kaynakça kısmında basım yılına göre sıralı olarak verilmiştir. Bir diğer husus, Ömer Faruk Dönmez bir söyleşisinde, niyetinin başlangıçta bir üçleme yazmak olmadığını ama ilk kitaptan sonra diğerlerinin de doğduğunu söylemişti.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük VIII: “asaf hâlet çelebi, om mani padme hum, mistik sembolizm” – Esma Polat 

Asaf Hâlet Çelebi İlk gençliğini işgal yıllarında idrak eden edipler neslindendir. Çocukluğunu Cihangir’deki büyük bir konakta; geniş bir aile içinde; kalfalar, halayıklar, dadılarla...

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi? Sandor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”