
Asaf Hâlet Çelebi
İlk gençliğini işgal yıllarında idrak eden edipler neslindendir. Çocukluğunu Cihangir’deki büyük bir konakta; geniş bir aile içinde; kalfalar, halayıklar, dadılarla çevrelenmiş masalsı bir ortamda geçirmiştir. Şiir ve musiki ile müzeyyen Mevlevîlik âlemine çocukluktan aşinadır. Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi ona Batı sanatını ve edebiyatını tanımanın anahtarını vermiştir. Doğu ve Batı dünyasını doğru okuyabileceği imkânları erkence elde etmesi sayesinde, hayatı kendi bütünlüğü içinde görebilecek perspektife kavuşmuş, böylece Tanzimat sonrası Türk aydınının çoğunda görülen bölünmüş zihin yapısından kendini korumuştur. Mevlana, Molla Cami, Ömer Hayyam gibi büyük mutasavvıf şairlerin hayatı, sanatı ve eserleri hakkında eserler neşretmiştir. Eşrefoğlu Rumi divanına eğilmiş, klasik Türk şiirini çeşitli yönleriyle etüt edip bunları özgün bir bakışla kaleme almıştır. Uzak Doğu yaşamını şekillendiren mistik anlayış onu cezbetmiş, Budizmin kaynaklarını derinlemesine inceleyip yazmıştır. Fikrî plandaki çalışmaları yanında o, klasik şiirin anlam dünyası ile modern şiirin söyleyiş özelliklerini kendine özgü bir tarzda birleştirerek insan muhayyilesinin zirvelerinden seslenen şiirler kaleme almış büyük bir şairdir. Hatta, bütün sıfatlarının önünde şairliği vardır. Bir musikişinastır aynı zamanda. Mizacı ve yaşayışı da sanatkârlara özgü özellikler gösterir. Nezaket ehli, ince zevkler sahibi bir insandır. Dikkatini gündelik işlere, sıkıcı mecburiyetlere veremez pek; esrik, dalgın, hülyalıdır. Muziptir de. Hâkim sanat ve edebiyat çevrelerinin dayattığı dil ve kültür kodlarının sınırları içine hapsolmayı reddetmesinin bedeli olarak bu çevrelerin etki alanları içinde karikatürize edilir, istihza malzemesi olarak sunulur sıkça. Şairin bunlara aldırdığı söylenemez. O, yaşadığı sürece, şiirleriyle olduğu gibi giyimiyle ve tavrıyla da kendine özgü olmayı korur. Eski tabirleri kullanmaktan ve kadim İstanbul kültürüne özgü teşrifatı sürdürmekten hoşlanır. Mesela, yanında daima küçük bir kutu içinde hoş kokulu kakule tohumları taşır ve fırsat buldukça ikram eder, “İkbal buyurmaz mısınız efendim, zihne küşayiş verir.” diyerek. Mütevazı, zarif ve güzel yaşar Asaf Halet Çelebi. Modern Türk şiirindeki imgelerle zenginleşmiş söyleyişin kurucuları arasındadır “sırt üstü uzanıp tavansız göğe düşen” bu şair. Derinliğin, inceliğin, geçmişe saygının ve kendi tarzını yaratmanın ödülü olarak Türk şiirinin yıldızları arasındaki yerini alır. Onu daima hayret ve şevk ile okuyacağız.
Om Mani Padme Hum
Asaf Halet Çelebi’nin üçüncü şiir kitabıdır. Şair, 1953’te He (1942) ve Lamelif (1945) adlarını taşıyan ilk iki şiir kitabını birleştirmiş, bunlar içindeki şiirlerden dokuzunu kapsam dışı bırakıp sekiz yeni şiir ekleyerek Om Mani Padme Hum adıyla yayımlamıştır. Kitaba ad olan bu ibare, Budist gelenekteki en sevilen mantralardan biridir. Sanskrit dilinde söylenmiş bu söz, mazmun niteliğindeki kelimelerden meydana geldiği için tefsire açıktır; en basit haliyle “Merhamet, bilgeliğin içindedir.” anlamını verir. Kitabın ismi, muhtevasındaki havayı yansıtır niteliktedir. Şairin muhayyilesi, tasavvufun ve Budist felsefenin varlık, mekân ve zaman anlayışının kesiştiği noktalarda gezinir. Budizm’in tekâmül ve tenasüh anlayışını sembolik bir dille şiirlerine yansıtarak illüzyonik bir etki alanı kurar. Şiirlerinin büyük kahramanları Hz. İbrahim, Cüneyd-i Bağdadî, Hallâc-ı Mansur, Mevlana Celâleddîn gibi o da ihata edilemez teklik, yani “tevhid” peşindedir. Bu birlik ve bütünlük arayışı eserin yapısında da temasında da kendini gösterir. Om Mani Padme Hum, bütün başlıklarıyla tek bir şiir gibidir. Masallara özgü unsurların cömertçe kullanılmasıyla dekore edilmiş bu şiirlerin mana evreninde cansız bildiğimiz her şey, hakikatte canlıdır. Her şey ona bakanın iç âleminin uzantısıdır. Dış, içtir; iç ise dış… Sonsuzluk bir zerreye sığabilir. Şair, yaşadığı zamandan kaçmak istermiş gibi eski medeniyetlerin ikliminde dolaşır çoklukla. Babil, Asur, Eski Çin, Hint… Mezmurların, Süryanice duaların, Kur’an’dan ayetlerin sesini duyarız bu şiirlerde. Selim-i salis’in köşkünde sebepsiz hüzün hocası olur; annesi sûzidilâra, babası tamburdur. Bu şiirlerde zaman, helezonik bir derinliği andırır; dün, bugündür; bugün ise yarın. Çünkü şair, zamansız bahçeler kucaklamıştır. Yaşamak, maddenin sınırlarına hapsolmaktır, bu yüzden “serâpâ ıstırap”tır. Düşünen her baş ıstırap çeker. Her şey muallaktadır bu şiirlerde, bildiğimiz bütün tanımlardan ve kayıtlardan âzâde… Ve “he’nin iki gözü iki çeşme”…
“Mistik Sembolizm“
İçinde bulunduğumuz âlemde, algımızın sınırlarına giren her şeyin sonsuza uzanan, yani “aşkın” olan bir tarafı vardır. Kalben ve fikren tekâmül edip aşkın hakikatlerin farkına varan, yani mistik tecrübeler yaşayan kimseler, bu tecrübelerini ve hayallerini yansıtmak için sembollerle örülmüş, mecazlı bir dil kurma ve kullanma yoluna gitmişlerdir. Bu yönelimde, hakikati açıklamak ile ehli olmayandan saklamak çabası bir aradadır. Yani semboller, hem açığa vurmaya hem de gizlemeye yardım eder. Bu paradoks, sembolik dili daha renkli, zengin ve çok katmanlı hâle getirir. İşte bu sebeple, akıldan çok kalp ile, duyudan çok sezgi ile kavranan “mistik” gerçekleri anlatan şiirlerde mazmunlara veya şairin kendi diline özgü sembollere sıkça yer verilir. Böylece, bilhassa tasavvuf edebiyatında karşılaştığımız, İbn-i Arabî’nin dilinde zirveye ulaşmış “mistik sembolizm” kavramı ortaya çıkar. Asaf Hâlet Çelebi, modern Türk edebiyatında, şiirlerine mistik sembolizmi taşıyan şairlerin başında gelir.
Yorum Yaz