
Sir Christopher Edward Nolan’ın Odyssey uyarlamasının gösterime girmesiyle beraber kahir ekseriyeti lehte olmak üzere onlarca yüzlerce binlerce görüş bilgi değerlendirme sağımızdan solumuzdan bir sel oldu aktı, öteki önemsiz meselelerimizi de -şimdilik- yuttu.
Nolan’ın hemen her filmi gibi görkemli, Odyssey. Bir yanıyla konforlu ve şaşaalı bir günah çıkarma… Zülfüyâre dokunmadan, tarihin derinliklerinde cereyan eden, tecime elverişli bir vicdan muhasebesi… Öyle ki suçluluk, Batılar tarafından Batılılar için kabaran bir duygu âdeta. 1942’nin Şubat ayında Brezilya’nın Petrópolis kasabasında karısı Lotte ile birlikte intihar eden Stefan Zweig’ın da tek kaygısı vardı, ve o kaygı, maalesef, dünyanın tamamına ait gibi görünmüyordu: “Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın başladı.”
Neyse ki Odyssey büyüleyici bir uyarlama ve benzer projelerde olduğu gibi, günün sonunda ehlini kitaba, okumaya, zemin metinlere, “klasikleri niçin okumalı” ya da “neden klasiklerimiz yok” gibi mühim sorulara sevk eder, İthaka kralı Odyssey gibi eve döneriz.
Sinema teknikleri, çekim formatı, casting dedikoduları, adaptasyon problemleri, mitoloji, kayıp ve kadim şehirler, meşhur uyarlamalar, şerhler, şârihler… deli kızın çeyizi gibi… birbiriyle uyumlu uyumsuz, herkes için gerekli gereksiz ayrıntı deryasında, bu curcunada, Ömer Seyfettin’in Homeros’a hayranlığı geldi hatırıma. Böylece ben de koroya dahil oldum. Nerede okuduğumu düşündüm bir an. Tabi ya! Genç Kızlar İçin Altı Derste Tabiî Yazmak Sanatı[1] adıyla yayıma hazırladığımız kitapta yer alıyordu.

Türk Kadını[2] dergisi için tasarlanan lakin tamamlanamayan malûm dizinin “Yazmaya Heves Etmeden Okumak” başlıklı ikinci dersine[3] şöyle başlıyor Ömer Seyfettin:
Ekmeden biçmek ne kadar imkânsızsa okumadan yazmak da öyledir. Hayalimiz tıpkı çorak bir tarlaya benzer. Oraya hayaller fikirler, hisler, nükteler sonradan ekilecektir. Bunun için alet yalnız “okumak”tır.
Fakat siz diyeceksiniz:
“Pekâlâ! Ne okuyalım?
“…”
İşte Türkçe bahsolunurken en cevapsız kalacak bir sual… Ne okuyacaksınız? Eski Divanları mı? Şinasi’den sonra başlayan edebiyatın mahsullerini mi? Yoksa en yenileri mi?
Birdenbire “Bunlardan hiç birisi size yazmak öğretemez!” demek biraz hükm-i karakuşîyi andırır. Öyleyse acele etmeyiniz. Evvela edebiyatımızın bu üç nevi mahsulünü iyice bir hatırlayalım. Bakalım işimize yarar mı?
Cevaplarına aşinayız Ömer Seyfettin’in. Edebiyat-i atika yani eski püskü edebiyat olarak tanımladığı Divan edebiyatının sunî olduğunu, zevkimizi bozduğunu, manevi bir müzeye benzediğini iddia eder. Divan edebiyatı; lafızcılığı ve geçmiş modasıyla bizi millî, asrî ve tabiî olmaktan uzaklaştırır.
“Şinasi’den sonraki edebiyat da bize tabii yazmasını öğretmez.” der ve Namık Kemal’i, Abdülhak Hâmid’i, Tevfik Fikret’i, Cenab Şehabeddin’i, Halid Ziya’yı, Mehmet Rauf’u neden ve nasıl okumak gerektiğini izah eder. “Tabiî lisan”ı ihmal ettiğini düşündüğü bu kadroda aykırı bulduğu yönleri de sıralamayı ihmal etmez. Bilgi için, mana için, meraktan okumalı ama onlar gibi yazmamalıdır: “Hepsinde tek tük, oldukça Türkçeye yaklaşmış sade sahifeler görebiliriz. Fakat esas itibariyle iskolastik lisanı Türkçe zannetmeleri onları ebedi bir ömürden mahrum bırakmıştır. Eğer Edebiyat-ı Cedideciler tabii lisanla yazabilselerdi bugün bizim klasiklerimiz olurlardı.”
Yenilerden umutludur Ömer Seyfettin. Refik Halid’i, Yakup Kadri’yi, Falih Rıfkı’yı, Yusuf Ziya’yı, Faruk Nafiz’i ve nihayet en çok Orhan Seyfi’yi beğenir. Aşık Garip, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Aşık Kerem, Şahmaran gibi millî hikayeleri okumamayı büyük bir noksanlık sayar.
Fakat halk edebiyatını da yeterli görmez. Okunmasını salık verdiği eserler de besleyici olmaktan uzaktır. Yazmak sanatının mihrabı, kabesi bellidir Ömer Seyfettin’e göre: “Biz artık mutlaka Garp medeniyetinin içine gireceğiz.”
Ya Fransızca ya Almanca ya İngilizce… Yazar olmak isteyenler, bu üç lisandan birini bilmelidir. Çünkü nesrin, nazmın tekniği Batı’dadır. Modeller Batı’dadır. En büyük şaheserler Batı’dadır. Bu üç lisandan birisine vakıf olmayanlar cihanın ölmez şaheserlerini okumak saadetinden mahrum kalır.
Ve büyük sırrı açıklar Ömer Seyfettin. Olduğu gibi aktarıyorum:
Sanatın sırrı Yunan-Latin klasiklerindedir. Sadelik, saflık, samimilik, vuzuh bu büyük eserlerin esasıdır.
Okunacak klasik muharrirlerin başına Homer’i koymalı. Homer her devrin, her yerin en büyük muharriridir! Edebiyat muallimlerinden Albalat “Tasvir içinde hayatın ilk modeli ancak Homer’de bulunur! Eğer Homer’i okumamışsanız hakiki realizmin, yazmak sanatının ne olduğunu asla anlayamayacaksınız!” der. Homer, Türkçeden başka hemen her lisana tercüme olunmuştur. Hatta Arapçaya bile… Ermeniler bu şaheseri yarım asır evvel manzum olarak lisanlarına geçirmişlerdir. Ben üstatlarımızın gayretsizliklerinden müteessir olarak İlyada’yı[4] geçen sene tercüme ettim. Yarısından ziyadesini Yeni Mecmua’ya bastırdım. Müsait bir zamanda Odise’yi[5] de tercüme ederek kitap halinde çıkaracağım. Çünkü Homer en faydalı bir “edebi kıraat”tir. Her edebi mektebin tohumu ondadır. Onda heyecan, belagat, insanilik, müşahede, resim, renk, tasvir, hareket o kadar canlıdır ki… Eseri hiç şüphesiz dünyada “yazmak sanatının” ezeli bir modeli halinde kalacaktır. Homer’den bir sahife okuduktan sonra en beğendiğiniz muharriri alınız. Hemen onun zaaflarını, acemiliklerini, beceriksizliğini, madunluğunu göreceksiniz.
Yazı yazmaya, hususuyla matbuat için yazmaya başlamadan evvel derin derin, ders gibi, mukaddes bir kitap gibi Homer’i okumalısınız. Hayatın “olduğu gibi” satırlara nasıl nakledildiğini görmeli, hissetmelisiniz.
Ancak o vakit okunacak birkaç satır yazı yazabilirsiniz…
[1] Kadir Daniş, Merve Bağcivan, Regaib Albayrak, Veysel Altuntaş, Zeliha Kaya ve Gülşen Funda’nın katkılarıyla…
[2] Türk Kadını, 1918-1919 arasında 21 sayı yayımlanmıştır.
[3] Ömer Seyfettin (9 Kânûn-ı Sânî 1335 / 9 Ocak 1919). “Genç Kızlarımız İçin Tabiî Yazmak Sanatı- İkinci Ders: Yazmaya Heves Etmeden Okumak”. Türk Kadını, C. 1, Y. 1, S. 16, s. 247-250.
[4] Ömer Seyfettin İlyada’nın 1-12. ve 21. bölümlerini 1918’de Yeni Mecmua’da tercüme ve tefrika eder. Destan, Yunanca aslından değil Fransızcadan çevrilmiştir. Ömer Seyfettin’in bu çevirinde yer alan bazı kısımlar 1927 yılında Maarif Vekâleti tarafından kitapçık hâlinde neşredilmiştir.
[5] Ömer Seyfettin’in Odise’yi çevirip çevirmediği bilinmiyor fakat 9 Ocak 1919 tarihli dergi nüshasında ilan edilen bu niyet, muhtemeldir ki gerçekleşmedi. Çünkü Ömer Seyfettin’in git gide bozulan sağlığı 23 Şubat 1920’de ciddileşti; Ömer Seyfettin 4 Mart’ta hastaneye kaldırıldı, 6 Mart’ta vefat etti.
Yorum Yaz