Ana Sayfa SÖYLEŞİ 2010 Kuşağı Öykü Kanonu Soruşturması
SÖYLEŞİ

2010 Kuşağı Öykü Kanonu Soruşturması

Paylaş

2010 Kuşağı Öykücülerinin Penceresinden Sanat, Edebiyat ve Hayat Soruşturması

Söyleşi: Eyüp Tekin, Homoscripter

Metinlerinizi var eden dil olan Türkçeye bir gün minnet borcunuzu ödemek için ne yapmak istersiniz?

Yazmayı ciddiye aldığım ilk zamanlarda sık sık gelirdi aklıma. “İçinde yoğrulduğum dile kendimden ne katabilirim” derdim. Dil, var olmayı mümkün kılan bir araç. Dolayısıyla dile karşı borcumuz bitmeyecek. “Bitmeyecek” derken bile ondan borç almaya devam ediyoruz, nasıl ödeyebiliriz? Zannediyorum ki öyküye layıkıyla emek verdiğimde başım daha dik çıkabilirim dilin karşısına.  

Türkçede öykünün şimdiki ve gelecekteki hâli nasıldır?

Öykü de her sanat eseri gibi çağının tanığı ve yankısıdır. Dünün imkânları ve mahiyeti öyküyü nasıl şekillendirdi ise şimdi ve yarın da öyle şekillenecektir. Şairlerin dergisinde öykü yayımlanıyordu; şimdi dergiler, künyesinde öykü editörü bulundurmaya özen gösteriyor; öykü dergileri edebiyat ortamında başrol oynuyor. Başka vesilelerle de söyledim, öykü hiç olmadığı kadar görünür bir tür artık. Çünkü öykü, ustaların gölgesinde bugün. Ustaların etrafındaki gençler ilk olarak öyküyle tanışıyor. Dergilerin posta kutusunda yüzlerce öykü var. Bu, iyi bir şey mi, değil mi, zaman gösterecek. Kâğıt bulunamayan bir devirde dergiler yayımlanıyor, kitaplar raflarda yerini alıyordu. Ama nasıl? Ama ne kadar? Örneğin word programının yaygınlık kazanması bile edebiyat dünyasında taşları yerinden oynattı. İnternet de öykünün yarınını belirleyecek. Teknolojik aletler ve aplikasyonlar, öyküyü çabuk yazılan ve okunan (tüketilen) bir şeye dönüştürecek. Bu, iyi bir şey mi, değil mi, zaman gösterecek.  İnsanın özne olduğu gelişmeleri son tahlilde geleneğe eklemleyebiliyoruz. Yapay zekâya öykü yazdırılıyor artık. Bunu da ayrıca okumaya tabi tutmak lazım lakin endişeli olmadığımı da söylemek isterim. Bilhassa öyküyü 1950’lerden sonra yazılan, tahkiyeden nispeten uzak bir tür olarak kabul eden anlayışa hak verecek olursak eğer zaten öykü, teknolojiyle ve yenidünya ile neredeyse akran. Değişimlere ayak uydurmada en mahir tür olarak öyküyü göreceğiz belki de. Siyasî ve toplumsal değişimleri, tarihteki kırılma noktalarını mevzubahis edip sözü uzatmak istemem lakin öykünün geleceği ile insanın geleceği aynı kalemden çıkıyor ve çıkacak.

Öykü, hayatın neresindedir?

Öykü hayatın içinde ve hayat öykünün içinde. Fakat biz yaşarken bu ikisinin arasını açıyoruz. Hayat ile öykünün arasındaki mesafeyi kısaltmak iyi öykünün ilk şartıdır diyebiliriz. Fakat hayat derken gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı kalmaktan bahsetmediğimi de eklemek isterim.

Öykünün penceresinden Türk şiiri nasıl görünüyor?

Orhan Veli’nin şiirde yaptığı ile Sait Faik’in hikâyede yaptığını birlikte anlama taraftarıyım. 1950 sonrası yazılan şiir ve öykü arasında da bir bağ kurmak mümkündür. Ben penceremden baktığımda şiiri karlı ve heybetli bir dağ olarak görürüm. Öykümün penceresinden görünen manzara da böyledir. Zannediyorum Türk öyküsünün penceresinden görünen de çok farklı değildir. 

Yeni medya, edebiyat ve sanata nasıl katkılar veriyor?

Sanat, insanın tabiatına bitişik olsa da yeme, içme, barınma gibi aslî ihtiyaçlarının dışında kalan her şeyde sanattan bir iz aranabilir. Vita kutusunda çiçek yetiştirişiniz. Demek istediğim böyle bir şey.  Bu anlamda medya da sanata dâhildir. Sanatın en ilkel medya biçimi olduğunu göz ardı etmeyelim. Bu ikisi birbirini besliyor. İyi medya çalışması ile iyi sanat eseri aynı şeydir bir bakıma. Kötüsü de öyle.

Türk edebiyatındaki eleştirinin icrası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk edebiyatında eleştiri var demenin güçlüğü ile yok demenin dayanılmaz hafifliği at başı gidiyor. Eleştiriyi nerede aradık da bulamadık mesela?  Eleştiriyi twitter’da arayanlar elbet bulamayanlardır. Saç ağartan, dirsek çürüten çalışmaları takip edenler bir parça ümitlenebilir. Müşterisiz meta zayidir, derler. Eleştirinin bizde müşterisi yok evvela; neye yaradığını bilmiyoruz çünkü. “İşaret parmağı” yetiyor bize. Bu iyi, bu kötü, bu bizden, bu öteki…

Yeryüzüne dayanabilmek, özgürlüğe kaçmak için ne/ler yapıyorsunuz?

Ne yeryüzüne dayanabiliyorum ne de özgürlüğe kaçabilen bahtiyar kullardan biriyim. “Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım.” Varsa bir yolu, bir çaresi, siz söyleyin lütfen. Hatırlayınız, Waldo Sen Neden Burada Değilsin’in ilk cümlesi şöyleydi: “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır.” Daha ümitvar olmak, hiç değilse bir parça avunmak isterdim ama İsmet Özel şöyle devam ediyor ki hak vermemek mümkün değil: “Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.”

Politik düşünceniz bu ülkeye neler söylüyor?

Yazmak benim politik eylemim. Çünkü yapabileceğime inandığım en tesirli mücadele biçimi bu.

Sanat muhalif midir?

Sanat taraftır. Muhalif olmak edilgen bir tutum gibi gelir bana. Oysa sanat belirleyicidir. Sanatın dışındakiler sanatın muhalifi olabilir belki. Sanat, iyinin doğrunun güzelin ve fıtrata dair olanın tarafıdır. Bu çizginin dışına çıkanlar sanatın hilafına düşmüş demektir.

Bu sözcükler hakkında ne düşünüyorsunuz: Kader, gelecek, günah, ölüm, rüya, kayıp, zaman.

Upuzun bir öykünün ilk kelimeleriymişçesine muhkem ve derinler.

Kader, hikâyeyle iç içe.

Gelecek bende ürperti uyandırır.

Günah, bizi âdem kılan yolun kapkara parke taşı.

Ölüm, parke taşlarının bitip toprak yolun başladığı sınır.

Rüya, bütün sınırların berhava edildiği namütenahi bir ülke.

Kayıp, celladıma gülümserken çektirdiğim son resmin arkasındaki not.

Zaman, olmuş olandan ziyade olmamış olanı bir tehdit mektubu gibi masamıza bırakan el. 

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi...

SÖYLEŞİ

M. Fatih Kutlubay ile “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Üzerine

berhava söyleşi “Günlerin Bin Yıllık Mezarı” Öncelikle şunu söylemeliyim: Her türlü cefasına...

SÖYLEŞİ

Bozdünya Üzerine – Hece Öykü

Hüseyin Ahmet Çelik ile Bozdünya Üzerine “İnsanın, hayatın ve eşyanın hem kendisi...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”